Yazar: Editör

  • Psikolojik Bilgiye Dayalı Organizasyonlar ve Servisler (17. Bölüm) ???

    Bu metin Cambridge Guide to Psychodynamic Psychotherapy‘nin [Cambridge Psikodinamik Psikoterapi Rehberi] 17. bölümünün çevirisidir. Kitabın çevirisinin tamamı için şuraya bakabilirsiniz.

    Giriş

    “Psikolojik bilgiye dayalı” hizmet kavramına duyulan gereksinim, bir kısım insanın psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarının standart sağlık ve sosyal hizmet tasarımları ve ulaştırması bünyesinde karşılanmamasından doğar. Daha önce tartışıldığı gibi (15. Bölüm), bakım arayışı, insanın en ilkel ve erken ilişkisel dinamiklerden biridir. Gelişimsel travma, ihmal ve diğer kötü muamele deneyimleri, insan ilişkileri içinde meydana gelir; çoğu zaman bu ilişkiler, güvenlik, korunma ve huzur sağlaması beklenen ilişkilerdir. Pek çok vakada, erken ilişkisel sıkıntıların en kalıcı sonuçlarından biri, başkalarına duyulan güvenin kaybıdır. Bu [kayıp], bakım veren kişiler ve hizmetler ile karmaşık ilişkiler kurulmasına sebep olabilir. Bu bağlamda, bir hizmeti psikolojik açıdan bilgilendirilmiş hale getirmek, en yüksek düzeyde psikolojik gereksinimleri olan bireyler için gerekli bir düzenleme olarak anlaşılabilir.

                Sağlık hizmetleri, sosyal hizmetler ve eğitim hizmetleri – diğerleriyle birlikte –, bakım ilişkilerinde güvenin gelişmesinde kilit bir rol oynayabilir. Bu, istikrarlı ve kapsayıcı bir ilişkisel deneyim sunarak ve eski kalıpları tekrarlama eğilimine karşı durularak gerçekleşebilir (bkz. 15. Bölüm, “Bakım ile Karmaşık İlişkileri Olan Hastalara Personel Yanıtları” kesiti). Ancak, personelin hizmet sunmaya çalıştığı ortam, kurumun yapıları ve politikaları dahilinde, bu düzenlemeyi kolaylaştırmaz ve, hatta, bunun gerçekleştirilmesini engeller.

                Psikolojik bilgiye dayalı hizmet kavramı, genel olarak, bir hizmet tasarımının, uygulaması ve ilkelerinin, o hizmetin sunulacağı bireylerin psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarına ilişkin bir yaklaşım olarak anlaşılabilir. Bu anlayış, hizmeti kolayca kullanmakta zorluk çeken bireyleri de özellikle dikkate alır. Johnson ve Haigh’e göre, psikolojik temelli bir hizmetin göstergesi, “birimin neden şu ya da bu şekilde yürütüldüğü sorulduğunda, personelin yanıtlarını lojistik veya pratik gerekçelere değil, hizmetten yararlananların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarına dayandırması”dır. [1] Bu bölüm, psikodinamik çerçeve ilkelerinden (5. Bölüm) yararlanır ve bu ilkeleri, birebir terapi veya grup odasının dışına da uyarlayarak genişletir. Dikkat, bir hizmetin nasıl yürütüldüğüne yöneltilir. Hizmetin politikaları ve prosedürleri ise, bakım sağlanan kimselerin psikolojik anlayışına göre sorgulanır. Yeni bir hizmet, başlangıçtan itibaren psikolojik farkındalıkla tasarlanmış olarak tasarlanabilir; ya da mevcut bir hizmet uyarlanabilir ya da daha köklü biçimde yeniden tasarlanabilir. Burada, bakımla daha karmaşık ilişkileri olan bireyler için her zaman ayrı hizmetler kurulması gerektiği ima edilmemektedir. Bazen uzmanlaşmış hizmetlere ihtiyaç duyulsa da, burada kastedilen, mevcut hizmetlerin uyarlanması ya da yeniden tasarlanmasıdır.

                Hapishaneler, yüksek güvenlikli hastaneler ve çocuk evleri, işlerin sağlıklı şekilde yürüyebilmesi için psikolojik bilgiye dayalı bir yaklaşımın esas alınacağı aşikar uzmanlaşmış ortamlardır. Bu ortamlarda, çoğunluğun, hatta belki herkesin, bakımla ilişkili olağanüstü ihtiyaçları ve zorlukları vardır. Daha genel ortamlarda, örneğin aile hekimi, toplum psikiyatri hizmetleri ve okullar, bazı kullanıcıların ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve istemeden onların durumunu daha da kötüleştirmekten kaçınmak için psikolojik temelli bir yaklaşıma ihtiyaç duyulur. Hizmetin doğasına bağlı olarak, bu gibi tesislerden faydalanmakta güçlük çeken bireylerin oranı değişiklik gösterir. Ancak bu kişiler azınlıkta olsalar bile, bu azınlık en yüksek düzeyde ihtiyaçlara sahip bireyleri barındırabilir. Bu sebepten, bu bireyleri dikkate almak büyük önem taşır (bkz. 15. Bölüm, “Ters Bakım Yasası” kesitinde).

                Terminolojiyi netleştirmek gerekirse, “Psikolojik İlkelerle Yapılandırılmış Çevre” terimi, bazen daha özel olarak evsiz bireylere yönelik barınma hizmetlerinin, örneğin hostellerin ve sığınakların[2], işleyişinde terapötik ve ilişkisel bir yaklaşıma atıfta bulunacaktır. “Psikolojik İlkelerle Planlanmış Çevreler” terimi ise, hapishanelerde uygulanan terapötik bir yaklaşıma dayanır[3]. Ancak bu fikirler, yalnızca barınma temelli değil[1], bakımla karmaşık ilişkileri olan bireylerle çalışmayı amaçlayan her hizmet için daha geniş bir uygulanabilirliğe sahiptir. Bu bölüm, söz konusu geniş çerçeveyi ele almaktadır.

                Psikolojik temelli bir yaklaşım, bakım ve düzenin ilişkisel yönleri konusunda personelin eğitilmesine ve hizmetin içine yerleştirilmiş, düzenli ve iyi katılım sağlanan yansıtmacı uygulama gruplarına dayanır (bkz. 18. Bölüm). Buradaki bazı düşünceler kağıt üzerinde basit dursa da, içerdiği ilişkisel dinamikler nedeniyle uygulamada o kadar da kolay değildir. Yansıtmacı bir uyguşlama grubunda rol almak, personelin içinde yer aldığı ilişkisel dinamikleri işleyip üzerine düşünmesi açısından esastır. Aynı zamanda, hizmetin temel meseleleri ve tıkanma noktalarını anlamayı da destekler. Hizmet ortamına psikolojik temelli bir bakış açısı, yansıtmacı uygulama gruplarında ele alınmış pratik alanlara odaklanabilir. Ancak bu alanlar, bu gruplar içinde, gerekli sınırları ve kısıtlamaları nedeniyle doğrudan etkilenmesi zor konulardır.

    Araştırma Süreci

    Psikolojik bilgiye dayalı bir hizmet tasarlamanın en önemli yönlerinden biri, hangi ihtiyaçların karşılanması gerektiğine dair bir araştırma süreci yürütmektir. Bu sürecin merkezinde, hizmetin hedeflendiği kişilerle yapılan görüşmeler yer alır. Böylece, hizmetin sunumuna yararlı ya da yararsız olan unsurlar anlaşılabilir. Unutmamak gerekir ki, bu araştırma sürecine yalnızca en önce konuşan ya da en “yetkin” kişiler değil, farklı geçmişlerden gelen hizmet kullanıcıları da dahil edilmelidir. Aksi takdirde, görüşlerinin anlamsız olduğunu düşünen ya da başkalarına güvenmeyen ve bu nedenle katılımdan çekine kişilerin sesleri duyulmaz. Kapsayıcılığa verilen bu önem, sadece göstermelik bir ilgi değildir. Bu yaklaşım, sağlık hizmetlerini tasarlayan ve yöneten bizlerin genellikle nispeten sağlıklı bireyler olduğumuzun ve dolayısıyla bazı psikolojik ya da duygusal ihtiyaçları her zaman fark edemeyebileceğimizin kabulünden doğar. Bakımla karmaşık ilişkileri olan bireylerle gerçek bir duygusal bağ kurulmadığında, hizmeti istemeden kendi imajımıza göre şekillendirme riski ortaya çıkar. Bu risk çoğunlukla, bizim bir sağlık hizmetinde neler görmek istediğimiz veya sıradan bir bireyin neye gereksinim duyabileceğine dair varsayımlarımıza dayanır.

                Bu araştırma süreci, bir psikoterapist veya kuruluş dışı danışman tarafından desteklenebilir ya da durumun gerektirdiği şekilde hizmetin kendi bünyesinden yürütülebilir. Hangi yöntemin tercih edileceği, ele alınan durumun karmaşıklığına ve personelin eğitim ile deneyim düzeyine bağlıdır. Detaylı ve işbirlikçi bir ilişkisel analiz yoluyla, hizmet, hedef kitlenin çeşitli duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını dikkate alan bir hizmet yürütme yaklaşımı geliştirmeyi amaçlamalıdır. Bu araştırma ve analiz süreci genellikle yansıtmacı uygulama oturumları ile desteklenir. Psikolojik bilgiye dayalı bir hizmet, personel ekibi içinde yürütülen yansıtmacı uygulama ve paylaşımlı eylem öğrenimi sayesinde, çalışanların işlerinin duygusal talepleriyle başa çıkmayı öğrenmeleriyle birlikte gelişir.

                Hizmet tasarımı ve sunumunun, psikolojik bilgi temelli bir bakış açısı ile analiz edilebilecek ve değiştirilebilecek pek çok yönü vardır. Takip eden bölümlerde, hizmet ilkeleri ve tasarımıyla ilgili ortaya çıkan ortak temalar ele alınacak ve psikolojik bilgi temelli fikirlerin günlük uygulamada nasıl uygulanabileceğine dair düşünceler paylaşılacaktıor (bu fikirler, “Uygulamada” başlıklı alt kesitlerinde öne çıkarılmıştır). Bölüm, pratik ve anlaşılır bir yaklaşım sunmayı amaçlamakta olup, farklı hizmetlerde çalışan psikoterapist olmayan personele ve hizmeti desteklemeye davet edilen psikoterapistlere faydalı olacağı umulmaktadır.

    Dilin Önemi

    Dil, düşünce ve anlamanın merkezidir. Psikolojik temelli bir hizmette, kullanılan her dil, gözden geçirilir ve sorgulanabilir olmalıdır. Böylece anlamlı olup olmadığı, durumu olabildiğince doğru tanımlayıp tanımlamadığı ve hizmetin amacına uygun şekilde katkı sağlayıp sağlamadığı değerlendirilebilir.

                Hizmet kullanıcılarının olumsuz ilişkisel deneyimlerinin ve iç dünyaları, personal tarafından kullanılan dile farkında olmadan yayılabilir (bkz. 2. Bölüm, yansıtmalı özdeşim üzerine). Örneğin, “manipülatif”, “ilgi çekme meraklısı”, “sadece davranışsal”, “morali düşüren” ya da “zaman kaybı” gibi terimler. Bu tip terimlerin otomatik olarak benimsenmesi, bazı hastalarla ilişkilerimiz aracılığıyla ortaya çıkan işlenmemiş duygusal tepkilerimizin düşüncelerimizi şekillendirmesine yol açabilir. Bu terimler, bazı personel için sorgusuz sualsiz kabul edilebilir ve bu da, ilişkilerde zorluk yaşayanlara bakım sunma anlayışıyla uyumsuzdur.

                Örneğin, bir bireyin davranışlarının sürekli olarak “kişilik bozukluğu”ve “manipülasyon” ile ilişkilendirildiği bir döngüsel bir durum ortaya çıkabilir. Bu döngüsel durumda, bireyin belirli davranışlar sergilediği için bu “kişilik bozukluğuna sahip olduğu” varsayılır. Bu gibi “tam anlayış” döngüleri, davranışın olası diğer anlam ve işlevlerini düşünmeyi ve keşfetmeyi sınırlar ve ilişkide bizim de bir rol oynadığımızı, analiz ve üzerine düşünmekten fayda sağlayabilecek şekilde, unutmamıza yol açabilir.

    Uygulamada

    Üzerine düşünüldüğü takdirde, bu gibi terimleri kullanmak bilgilendirici olabilir. Bir hizmet belirli bir dili kullanmaya yönelmişse, bu durum oynanan ilişki türleri hakkında ne söylüyor? Bu tür bir dil, günümüz ilişkilerinde ortaya çıkması anlaşılabilir bir olgu olabilir. Özellikle de böyle bir dilin tarihsel versiyonları hastanın yaşam deneyimlerinde yaygınsa, yani, personelin bu terimleri kullanması, hizmet kullanıcısının başkalarına dair içsel algısıyla özdeşim kurma sürecinin bir parçası olabilir. Bu durum fark edildiğinde, hizmet kullanıcısının ilişkilerdeki deneyimleri hakkında içgörü sağlayabilir. Bu tür yansıtmacı çalışma, personelin içinde bulunduğu ilişkisel dinamikleri daha iyi görmesini sağlayabilir ve bu terimlerin işlenmemiş şekilde kullanılmasından doğan dinamiği yeniden canlandırma eğilimini azaltabilir.

                Birine bakım arayışı içinde olduğunu açıklamak için “manipülatif” demek uygun olabilir, ancak bunu takip eden ciddi bir sorgulama yapılmalıdır. Kimi veya neyi manipüle ediyor? Manipülasyon hangi işlevi görüyor? Manipülasyon bizde nasıl bir his bırakıyor? Ve manipülasyon, kişi için hangi problemi çözüyor? Özetle, psikolojik temelli bir yaklaşım, “davranış, potensiyel olarak yıkıcı olsa dahi, anlamlı görülür ve anlaşılması gereken bir iletişim olarak değerlendirilir” [4].

    Başlangıçlar

    Şimdi, bir hizmete çeşitli hedef kitlelerin nasıl erişebildiği meselesine dönüyoruz. Erişim, herhangi bir hizmetin kilit unsurlarından biridir; çünkü eğer bir kişi ya da bir grup hizmete ulaşamıyorsa, o hizmetin sunduğu tedavilerin niteliği ve etkinliği bu kişiler için fiilen yok demektir.

                Çoğu zaman, bir kişinin yardım arama nedenine yönelik bir ilişkiye gerçekten temas edebilmesi için bir dizi aşamadan geçmesi gerekir. Bunlar arasında telefon menüleri ve bekleme sıraları yer alabilir. Randevu mektuplarını okumak, belirlenmiş zaman aralıklarında yabancı binalara gitmek ve çoğu zaman kapıları kapalı odalara girmek gerekebilir. Ancak belki de en önemlisi, genellikle tanışılması ve iletişim kurulması gereken çok sayıda yeni insanın bulunmasıdır. Bu kişilerin iş unvanları bazıları için kafa karıştırıcı olabilir ve otorite, bilgi ve statü açısından güç dengesizliklerini beraberinde getirebilir.

                Çoğumuz bu adımların farkına bile varmayız ya da bunları yalnızca küçük birer talihsizlik olarak deneyimleriz. Oysa psikolojik bilgiye dayalı bir yaklaşımın gerekli olmasının nedeni, bazı bireylerin bu adımları anlamlı ve aşılması güç engeller olarak deneyimlemesidir. Hatta kimi kişiler için bu deneyimler, olanaklar ölçüsünde, neredeyse aşılmaz duvarlar gibi hissedilebilir.

                Örneğin, klasik müzik eşliğinde bekletilen telefon hatları, bilgisayar tarafından üretilmiş sesler ve çok sayıda alt menü düşünüldüğünde doktora telefon etmeye cesaretini ancak iki ya da üç saat içinde toplayabilmiş bir kişi için bu hızlı ve ardışık seçenekler bunaltıcı olabilir ve zaten yüksek olan kaygıyı daha da artırabilir. Beklemeden görüşmeye, bir kişiden diğerine yönlendirilmek ve zaman zaman kişisel olmayan yanıtlarla görüşmenin sonlanması, kişinin bağlantıyı koparıp telefonu kapatması için fazlasıyla yeterli olabilir. Daha da kötüsü, görüşme sırasında kişinin kaygısının öfke ve saldırganlık olarak dışavurulması mümkündür. Bu durum hem anlık bir krize hem de yüksek kaygıya yol açarak, ileride bakım arayan ile bakım veren arasındaki ilişkiyi zedeleyebilir.

    Uygulamada

    Buradaki temel mesele, ilişkisel kaygıların erişimi zorlaştırdığı ya da diğer kaygıların bireyi yardım ararken savunmasız bıraktığı noktalarda, duygusal ve psikolojik ihtiyaçları olan kişiler için hizmete erişimin nasıl geliştirileceğidir. Bu tür bir düzenleme, hizmete erişimin daha geniş bir kitle için gelişimsel ve ilişkisel açıdan mümkün hale getirilmesini içerebilir.

                Burada, ilişkisel zorluklar yaşayan bireyler için yararlı bir hizmet sunmanın bazı temel unsurlarını düşünüyoruz: bireyle çalışan personelin sürekliliği ve güvenin gelişmesine imkân tanıyacak tutarlı bir yaklaşım; iletişimde açıklık ve tutarlılık; [5] kişinin kaygısı artmadan görüşmeye katılabilmesini engelleyen gereksiz bariyerlerin kaldırılması; ve bakım talebinde bulunan biriyle nasıl temas kurulacağı konusunda, uygun sınırlar ve çerçeveler içinde esnek olabilen personelin varlığı. [6] Bunların hiçbirini hayata geçirmek kolay değildir. Bu süreçler, örneğin aşırı cezalandırıcı ya da aşırı hoşgörülü olma yönündeki ilişkisel baskıları da beraberinde getirir ve psikolojik olarak bilgilendirilmiş bir yaklaşımı destekleyen yansıtmacı uygulamalı alanların varlığını gerektirir. Finansal sınırlılıklar, personelin kapasitesi ve zaman kısıtları da bu zorluklara eklenir.

    Zaman

    Zaman, bakımın birçok unsurunda yer alan bir değişkendir: seansların günün hangi saatlerinde sunulduğundan, seansların süresine; oradan da bu seansların ne kadar süreyle devam edeceğine kadar uzanır. Genellikle bu zaman düzenlemeleri, bakım sağlayanlar ile bakım arayanlar arasında yürütülen bir görüşme sonucunda belirlenmez. Daha çok, kaynakların kullanılabilirliği, beklem listesinin uzunluğu ve söz konusu sürecin ortalama ne kadar zaman alacağının öngörülmesi gibi pratik etkenler dikkate alınır.

                Fakat zaman görecelidir ve farklı insanlar tarafından farklı deneyimlenir. [7] Yüksek düzeyde kaygı yaşayan kişiler için, ihtiyaç, savunmasızlık ve yardım istemenin ön planda olduğu durumlarda zaman adeta esnekleşir. Zaman algısı yavaşlayabilir ya da bir saat çok hızlı geçmiş gibi hissedilebilir. Yoğun kaygı, bireyin çevresinde olup bitene, kendisine söylenenlere ya da yöneltilen sorulara dikkatini vermesini zorlaştırabilir. Örneğin, geçmişinde travmatik deneyimler yaşamış bireyler için psikolojik olarak düzenlenmiş bir duruma ulaşmak kayda değer bir zaman alabilir ve bu süre, kendilerine ayrılan seans süresinden daha uzun olabilir. Bu da şu anlama gelir: kişi, psikolojik ihtiyacı doğrultusunda gerçekten seansa katılmış, konuşmuş, sürece dahil olmuş ve onaylayıcı tepkiler vermiş olsa bile, seans sırasında neler yaşadığını sonrasında hatırlamayabilir. Bu durum, her seansın katı zaman sınırlamaları nedeniyle bireyin psikolojik durumunu düzenleyebilmesine hiç fırsat tanımayan bir tedavi sürecinde, takip eden seanslarda da tekrar edebilir. Eğer tedaviyi uygulayan kişi (konut, sağlık ya da eğitim alanında olsun) hastayla üzerinde anlaştığını düşündüğü ve danışanın sonrasında gerçekleştirmesini beklediği faaliyetlerden sonuç bekliyorsa, bu durum ilerleyen aşamalarda ek karışıklıklara yol açabilir. Aşağıda ‘Ambivalans’ başlığı altında da tartışıldığı üzere, hizmetin ‘etkileşimsiz’ bir senaryoyla karşılık vermesi gibi bir riski vardır. Esasında, bireyin kendisinden talep edilenleri içselleştirememesinin, danışma sürecindeki psikolojik durumuyla ilişkili olmasıdır.

                Seans sayısının önceden belirlenmesini gerektiren bazı tedavilerde (örneğin, psikolojik terapilerde), gereksinilen zaman kişiler arasında önemli ölçüde değişkenlik gösterir. Pek çok psikoterapi yaklaşımı, yardım arayan bireyin kendisine tanınan zaman çerçevesi içinde, seanslarda ele alınan içerik ve yürütülen tartışmalar aracılığıyla yeterli düzeyde epistemik güven geliştirebileceğini varsayar. Epistemik güven, bir kişinin ‘başka birinden gelen yeni bilgiyi güvenilir ve kendisiyle ilgili görmesi ve gerekirse bunu kendi yaşamına dahil etmeye değer bulması[8]. Bu varsayım birçok kişi için geçerli olsa da, bazı bireyler kendilerine ayrılan haftalar ya da aylar içinde bu güveni geliştiremeyebilir; hatta bu kapasiteyi bir başkasıyla keşfedebilmeleri yıllar alabilir.

    Uygulamada

    Sağlık hizmetleri alanında, her iki taraf da seansların ya da tedavi sürecinin daha uzun zamana yayılmasının gerekli olduğu konusunda hemfikir olsa bile, bu tür bir zaman ihtiyacını karşılamak her zaman mümkün olmayabilir. Bununla birlikte, zamanın herkes için sabit bir değişken olmadığını kabul etmek mümkündür. Amerikan hukukçu ve insan hakları aktivisti Kimberlé Crenshaw’un da ifade ettiği gibi, “Farklı şeylere aynı muameleyi etmek, aynı şeylere farklı muamele etmek kadar eşitsizlik üretir.” [9]

    Ambivalans

    Psikodinamik bakış, bakım arama sürecine eşlik eden derin ambivalansa özellikle duyarlıdır; zira bazı bireylerin zihninde şefkatli ilişkiler, kötü muamele, ihmal, eleştiri veya reddedilme ile özdeşleşmiş bir şema içinde örgütlenmiştir. Örneğin, erken dönem ilişkilerinde istismara maruz kalmış bir kişi için, bugünkü yaşamında bir yönü bakım ihtiyacını karşılamak üzere yardım aramaya yönelirken, bir diğer yönü yardım istemenin tehlikeli olduğunu düşünebilir; savunmasız kalmanın yeniden istismara yol açacağına inanabilir.

                Bu mercekten bakıldığında, bazı durumlarda yardım almaya davet ettiğimiz kişiler; erken deneyimlerinde istismara yaşamış bireylere benzer biçimde, henüz hiçbir şey gerçekleşmeden dahi yüksek düzeyde stres yaşayabilirler. Profesyonellerle kurulan bakım ilişkileri sık sık kapalı kapılar ardında, tek tarafın yetki ve kontrolünün daha belirgin olduğu özel odalarda gerçekleşir ve insanlardan burada en savunmasız anlarını ayrıntılarıyla ortaya çıkarmaları beklenir. Bu koşullar, travmanın yaşandığı bağlamları ve talepleri çağrıştırabilir; farkına bile varılmadan, geçmişteki sahnelere eşlik eden stres, korku ve zulümle bağlantılı duygu ve tepkiler yeniden canlanabilir. Bunun sonuncuda kişiler sonraki seanslara gelmeyebilir ya da geldiklerinde yoğun stres ve kaygılı içinde olup sunulan bakımı reddedebilirler.


                Görüşmenin diğer tarafında ise, imkanları dahilinde süreci planlamış ve kendi zamanında yer açmış olan sağlık çalışanları, randevuya gelinmeyeceğinin önceden bildirilmemesi durumunda, kendilerini görmezden gelinmiş ya da kullanılmış hissedebilirler. 15. Bölümde de tartışıldığı üzere, bu duygular personel ya da hizmet düzeyinde ele alınmaz ve üzerine düşünülmezse, ‘iletişim kurmayan’ olarak görülen kişinin taburcu edilmesi ya da herhangi bir takip girişiminde bulunulmamasıyla sonuçlanabilir (bkz. Şekil 17.1).

    Figure 17.1: Hizmet kullanıcısından gelen ambivalansı, hissedilebilir bir şekilde profesyonelin ambivalansına yansıtılabilir. Görüldüğü üzere, hizmet kullanıcısının yardım talebi başlangıçta profesyonel tarafından sıcaklıkla karşılanır. Ancak kullanıcının bilinçli veya bilinçdışı iletişimi ‘defol git’ yönüne kaydığında, profesyonel hastasının ‘iletişim kurmadığını’ hisseder. Bu noktada her iki taraf da, bakım arayanın hem yardım istediğini hem de bundan korktuğunu fark etmekte zorlanır.

    Çizim: Robert Bangham

    Uygulamada

    Psikolojik bilgilere dayandırılmış yaklaşım, seansların neden kaçırıldığına ve bireyin sorunlarının anlaşılması için bu kadar zaman ve emek harcanmışken, potansiyel olarak yardım edici bir sürecin neden randevuya gelinmemesiyle sonuçlandığına dair düşünmeyi mümkün kılar. Bu konu 20. Bölümde, evsizlere yönelik hizmetleri de kapsayacak şekilde daha ayrıntılı ele alınmıştır; burada ise genel hizmetler bağlamında duruyoruz. Örneğin, bir kanser araştırma kliniğine gelinmemesi, bir fizyoterapi merkezine veya eğitim psikoloğuna başvurunun sürdürülmemesi, bireyin psikolojik ve duygusal gereksinimleri gözetildiğinde, sunulan hizmeti idare edilemez kılan bir durum olarak okunabilir. Bu noktada, ‘çıkagelmemenin’ o kişinin içsel çatışmalarının ve zorluklarının yansıması olup olmadığı sorulabilir. Bu durum, terk edilme, hayal kırıklığı veya başka bir kaygının iletişimi olabilir mi? Elbette bu tür sorular, iki veya üç kaçırılmış seanstan sonra hastanın taburcu edilmesiyle yanıtlanamaz. Ancak yaşananların niteliği üzerine düşünmek, zamanla bireyin sağlığı ve esenliği üzerinde yararlı etkiler yaratabilecek yeni anlayış ve bilgiler ortaya çıkarabilir (Bkz. Şekil 17.2).

    Şekil 17.2 Psikolojik bilgilere dayandırılmış bir hizmette, hizmetin örgütlenme biçimi profesyonelleri hizmet kullanıcısının iletişimi üzerine düşünmeye davet eder. Görüldüğü gibi, profesyonel karşısındaki bireyin içsel bölünmesini, hem yardım isteyen yönünü hem de şefkatli ilişkilerden korkan ve karşısındakinin ‘uzaklaşmasını’ arzulayan yönünü, merakla ele alır.

    Çizim: Robert Bangham

    Tedavi

    Kanıta dayalı, bilgilendirici tedaviler dikkate alındığında, birçok kişinin klinik deneylerin dışında bırakıldığı görüşür. Randomize kontrollü araştırma (RKA) metodolojisi, sıklıkla katı dahil etme ve hariç tutma ölçütleri içerir. Bu durum, deney gruplarının birbirine daha benzer olmasını sağlayarak daha net karşılaştırmalar yapılmasına, önyargının ve etki karışımının azaltılmasına yardımcı olur. Bunun bedeli ise, bir deneyin içsel geçerliliği sağlanırken, çoğu zaman dışsal geçerliliğin (genellenebilirliğin) azalmasıdır; zira RKA’larda incelenen popülasyonlar, gerçek yaşam koşullarındaki popülasyonlardan sıklıklıkla farklıdır.[10] Örneğin bire bir yürütülen psikolojik terapi çalışmalarında, geniş bir semptom yelpazesine sahip olanlar, yoğun madde kullanımı olan bireyler ya da çoğu deneyde öngörülen yapılandırılmış seans düzenine uyamayacak kişiler sıklıkla dışlama ölçütleri kapsamında yer alır. Klinik deneylerden elde edilen kanıtlar ile gerçek yaşam uygulamaları arasındaki bu boşluk, bakım ile ilişkilerinde zorluk yaşayan kişiler için özellikle belirgindir. Bu bağlamda, bu gruplar için sunulan tedaviler, ‘onlar için tasarlanmamış’ oldukları ölçüde etkisiz kalabilir. Bununla birlikte, gelişimsel gerekçelerle yapılan bir dışlama her zaman hatalı bir varsayımı önlemez; klinik deneylere dahil edilmemiş bireyler, daha sonra bu tedavilerden fayda görebilirler.  Minne uzun süredir devam eden zorlukları olan bir hastası, istismardan kurtulmaya yönelik bir müdahaleye yönlendirildiğinde şu itirazda bulunur: ‘Eğer daha önce hiç korunmadıysam, şimdi kendimi nasıl koruyacağım?’ [11]

                Buna ek olarak, bireyin ihtiyaçlarına uygun olmayan bir tedavinin uygulamasının beklendiğinde durumlarda, tedaviyi yürüten kişi de yetersizlik ve hayal kırıklığı duygularıyla baş başa kalabilir. Bu durum yeterince ele alınmadığında, pratisyenleri ve yönlendirici ekipleri daha ihlalci müdahalelelere sürükleyebilir. Bu tür uygunsuz girişimler, çoğu zaman yetersizlik hissinden veya terapötik bir ‘başarısızlık’ algısından kaçınma çabasıyla ilişkilidir; yeni müdahalelere önerilebilir ya da mevcut müdahaleler zorlayıcı biçimde sürdürülür. [12] Bazı durumlarda ise, görüşmeler sırasında pratisyende ortaya çıkan zorlayıcı duygular, ‘tedaviye dirençli’ veya iletişim kurmayan olarak etiketlenen hastalara yansıtılabilir.

    Uygulamada

    Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, psikolojik bilgilere dayanan bir yaklaşım, bakım ihtiyacı olan ve bakım süreçleriyle en karmaşık ilişkilerle yaşayan bireylerle çalışırken, pratisyenin sunduğu tedavi çerçevesinde belirli bir esneklik içermelidir. Devamındaysa, her hasta için gerekli becerileri tanımlayacak ve bireysel formülasyonlar geliştirecek pratisyenlerin, hizmet sunulduğu kurumlarda ekip liderleri ve yöneticiler tarafından desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi önemlidir. Araştırma alanında da, daha dar dahil etme kriterlerini tamamlayacak biçimde, daha geniş kapsayıcılığa sahip tanımlamalar ve ölçütler yönünde bir hareketlenme gözlenmektedir.

    Sonlandırmalar

    Terapinin aşamalarında olduğu gibi (bkz. Bölüm 8), diğer tüm ilişkilerin de başlangıçları, ortaları ve sonları vardır. Profesyonellerle kurulan ilişkilerin sonlandırılması, terapötik açıdan önemli kazanımların elde edilebileceği bir dönem olabilir. Birçok kişi için bu geçiş bir zorluk oluşturmaz; özellikle de sağlık hizmeti sunan kimse ayrılığın önceden haber vermiş ve süreci şeffaf biçimde paylaşmışsa. Ancak sonlandırmalar, süreci sona erdirilen kişilerin psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarını dikkate almadan yürütüldüğünde, aynı zamanda ciddi zararların ortaya çıkabileceği zamanlardır.

    Planlanmamış, öngörülmemiş ve istenmeyen sonlanmalar ile ayrılıklar, bakımla karmaşık ilişkileri olan bireylerin erken yaşam öykülerinde sıklıkla yer alır. Buna rağmen, sağlık hizmetlerinde uzun süreli ilişkilerin haber verilmeden ya da çok kısa bir zaman dilimi içinde, üzerine konuşmaya ve birlikte işlemeye olanak tanınmadan sonlandırılması ve bireyin fiilen terk edilmesi alışılmadık bir durum değildir. Böylesi geçişler hizmet sağlayıcısının gözünden kaçmış olabilir; fakat pratisyenle kurduğu ilişkiye güvenmiş ve önceki yaşamlarında yaşadıkları stresi yeniden tetiklenen hastalar için bu deneyimler son derece yoğun ve sarsıcı biçimce hissedilir.

    Örneğin Michael, Bay X ile sekiz yıldır çalışıyordu ve zaman içinde (belki Bay X’in farkında olmadığı bir biçimde) onun görüşlerine ve önerilerine güvenmiş, kendisine değer verdiğine inanmıştı. Michael’ın geçmişinde çeşitli travmatik yaşantılar ve gelişimsel süreçlerinde ilişkisel güvensizlikler bulunmaktaydı. Michael, Bay X ile olan ilişkisinde, onun kendisi için taşıdığı değeri açıkça ifade edememişti; bu durum, ilişkilerinde güvensizlik yaşayan bireyler için oldukça yaygındır (bkz. Bölüm 2, Kutu 2.5, Bowlby ve Bağlanma Kuramı üzerine). Sekiz yılın ardından, kliniğin yönetim ekibinden Michael’a bir mektup ulaştı. Mektupta, Bay X’in emekli olduğu ve Michael’ın artık onunla görüşemeyeceği, dilerse Bayan Y ile çalışmaya devam edebileceği belirtiliyordu. İlişkinin anlamı fark edilmeden ve değeri tanınmadan gerçekleşen bu geçiş, ne yazık ki Michael için tanıdık bir belirsizliği yeniden sahneye koydu.

                Bu tür ani sonlandırma deneyimleri, bu geçmişe sahip hastalarda yalnızca yoğun bir stres yaratmakla kalmaz; aynı zamanda gelecekte başka birine duyabilecekleri güveni de zedeler. Michael’ın Bayan Y’ye güvenmeyi düşünebilmesi için, onun ne kadar süreyle istikrarlı ve erişilebilir olması gerekecekti?

    Uygulamada

    Psikolojik olarak bilgilendirilmiş bir yaklaşım, tüm ilişkilerin sınırları, kısıtları ve sonları olduğunu kabul eder. Aynı zamanda, bazı bireyler, psikolojik ve duygusal ihtiyacı en yoğun olanlar, bakım süreçlerindeki geçişler ve ilişkilerin sonlandırılması sırasında daha fazla dikkat, özen ve düşünsel işleme gerektirir.

     Son Sözler

    Psikolojik temellerle güçlendirilmiş bir yaklaşım, bir hizmetin yalnızca açıkça görülen ihtiyaçlar üzerine değil, çoğu zaman fark edilmeyen ya da göz ardı edilen süreçler üzerine de dikkatle düşünmesini sağlar. Bu yaklaşım, en çok ihtiyaç duyan ancak hizmeti kullanmakta zorlanan bireyler için uygulamaya dönük yollar geliştirmeyi amaçlar. Bu doğrultuda, personel, yardım arayışında sürekli olarak başarısız olan bireylere sunulan hizmetlerin nasıl yapılandırıldığı üzerine düşünebilir. Bir hizmetin psikolojik olarak bilgilendirilmiş bir yaklaşımı benimsememesi, çoğu zaman bilinçli ya da kasıtlı bir ihmalden kaynaklanmaz; daha çok insan ilişkilerinin karmaşıklığından ve bu ilişkilerin üzerimizdeki etkilerinin yeterince fark edilmemesinden doğar (bkz. Bölüm 15’teki “Görünmez İlişki”).

                Duyarlı bir şekilde taburcu etmeme; iletişim kalınabileceğini ifade etmek; ve karşı tarafın katılımı zorlayıcı bulabileceğini anlayabilmek – bunların her biri, yardım arayan bireylerin yaşadığı zorlukları istemeden de olsa artırabilecek örneklerdir. Buna karşılık, hizmet kullanıcı ile profestonelin, aralarında neyin en yararlı olabileceğini birlikte tartışarak ilişkiyi sürdürmeleri, standart yaklaşımlar bunu öngörmese bile, iki taraf arasında anlamlı ve destekleyici bir bağ kurulmasını sağlayabilir. Buradaki temel varsayım şudur: psikolojik unsurlar dikkate alındığında, seansları kaçıran ya da gelmeyerek iletişimi kesen bireylerin, zaman içinde hem hizmete erişimleri hem de hizmetten faydalanma düzeyleri artabilir – gerek geleneksel klinik temelli bakımda gerekse uzmanlık hizmetlerinde.

  • Kısa Dinamik Terapilerin Karşılaştırılması (12. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Handbook of Short-Term Dynamic Psychotherapy’nin [Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi El Kitabı] 12. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Jacques P. Barber and Paul Crits-Christoph

    Çok sayıdaki kısa dinamik psikoterapi türü, uygulayıcılar ve araştırmacılar için bu yaklaşımların nasıl ayırt edileceği, hangi biçimin hangi amaç için seçileceği konusunda bir yük oluşturmaktadır. Bu bölümde çeşitli yaklaşımları karşılaştırmakta ve aralarındaki farklılıkların klinik sonuçlarını ana hatlarıyla sunmaktayız.

    Bölüm, kısa dinamik psikoterapiyi tanımlayan temel sorunlar ve parametrelere göre yapılandırılmıştır. Önce, çeşitli kuramcıların kendi özgün tedavi türleri için hasta seçimine ilişkin sundukları ölçütleri gözden geçiriyoruz. Ardından tedavi süresine ilişkin konuyu tartışıyoruz. Daha sonra terapötik süreçlerin çeşitli aşamalarını inceliyoruz.

    Bölümün ikinci kısmında kuramcıların terapötik değişimi nasıl kavramsallaştırdıklarına odaklanıyoruz. Bu betimlemelerin içine, kısa dinamik psikoterapinin çeşitli biçimlerinde yer alan psikolojik süreçleri açıklamaya yönelik bir çaba da içkindir. Tedavi sırasında nelerin değiştiğini, değişimi ortaya çıkarmak için kullanılan özgül teknikleri ve değişimin nasıl meydana geldiğini ele alıyoruz. İçgörü ve aktarım gibi temel kavramlara ilişkin konular ayrıntılı biçimde tartışılmaktadır.

    Bu incelemede yalnızca bu kitabın bölümlerinde sunulan materyali değil, aynı yazarların başka yazılarını ve burada temsil edilmeyen diğer kuramcıların çalışmalarını da kullanıyoruz. Ayrıca, yaklaşımlarının belirli yönleri her ne kadar bölüm 4’te Michael Laikin, Arnold Winston ve Leigh McCullough tarafından sunulmuş olsa da, David Malan ve Habib Davanloo gibi önemli kısa dinamik kuramcıların özgün yazılarında ortaya koydukları görüşleri de inceliyoruz.

    HASTALARIN SEÇİMİ

    Kısa süreli terapide, ister dinamik yönelimli olsun ister olmasın, hastanın sorunlarına ilişkin eksiksiz ve ayrıntılı bir değerlendirme ile formülasyon yapmak, bu zorlu yolculuk için en uygun adayları seçmede kritik öneme sahiptir. İlk birkaç seans içinde böyle bir değerlendirme ya da formülasyon yapamayan bir terapistin, tedaviyi yeterince odaklayabilmesi ve kısa dinamik terapi uygulayabilmesi olası değildir. Buna karşılık psikanalizde analistin hastanın formülasyonunu tanımlamak ve ayrıntılandırmak için bolca zamanı vardır. Dolayısıyla kısa terapide ilk seanslar, uygun hastaların seçilmesi ve tedavinin odağının belirlenmesi gibi çift yönlü bir amaca sahiptir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapistler, tekniklerinin uygulanabilirliği konusunda geniş bir yelpaze önermişlerdir. Bazıları yöntemlerinin sınırlı bir hasta grubuna uygun olduğunu savunurken, diğerleri bu yöntemlerin geniş bir patoloji aralığında kullanılabileceğine inanmaktadır. Örneğin James Mann’in terapisi (2. bölüm), iyi işlevselliğe sahip nevrotik hastalar gibi belirli bir hasta grubu için tasarlanmıştır; ancak elbette kullanılan bazı teknikler başka tür hastalara da uygulanabilir. Horowitz’in Stres Tepki Sendromları için Kısa Süreli Dinamik Terapisi (STS-KSDT) [Short-Term Dynamic Therapy for Stress Response Syndromes, STDP-SRS], (7. bölüm), belirli bir tanısal kategori, yani büyük streslerle karşılaşmış hastaları tedavi etmek üzere geliştirilmiştir. Kısa Süreli Adaptif Psikoterapi veya (KSAP) [Brief Adaptive Psychotherapy or BAP]; (Jerome Pollack, Walter Flegenheimer ve Arnold Winston tarafından hazırlanan 8. bölüm), hafif nevrotikler ile Kümek C kişilik bozuklukları bulunan (çekingen, bağımlı, obsesif-kompulsif ve pasif-agresif kişilik bozuklukları) belirli popülasyonlar için geliştirilmiştir. Pollack, Flegenheimer ve Winston’ın araştırma amaçlı olarak dahil edilme ölçütlerini sınırladıkları ve şu anda nispeten daha ciddi sorunları olan hastaların KSAP’den yararlanıp yararlanamayacaklarını incelemekte oldukları da belirtilmeye değer görünmektedir. Buna karşılık Laikin, Winston ve McCullough (Yoğun Kısa Süreli Dinamik Terapi veya YKSDT) [Intensive Short-Term Dynamic Therapy or ISTDP], 4. bölüm; Davanloo, 1985), Lorna Smith Benjamin (10. bölüm) ile Lester Luborsky ve David Mark (Destekleyici-Dışavurumcu (DD) Psikoterapilerinin, 5. bölüm, Luborsky, 1984 [Supportive-Expressive, (SE) Psychotherapy, chapter 5; Luborsky, 1984] onların terapilerinin geniş bir hasta yelpazesinde başarıyla kullanılabileceğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte YKSDT veya DD psikoterapi kullanan terapistler, psikotik bozukluklar ve borderline kişilik bozukluklarını dışlamaktadır. Luborsky (1984) başlangıçta bu tür hastaları dışlamamıştır. Ayrıca Luborsky, psikiyatrik şiddete dayalı özgül bir kural da ortaya koyar: Hastanın durumu ne kadar ağırsa psikoterapi o kadar destekleyici [support] ve o kadar az dışavurumcu [expressive] olmalıdır.

    Luborsky’nin DD Psikoterapi [SE Psychotherapy] terapisi zorlu bir hasta popülasyonu olan bir Gazi Hastanesi’ndeki opiyat bağımlılarıyla incelenmiştir. DD’nin ilaç danışmanlığına ek olarak uygulanmasının, opiyat kötüye kullananların tedavisinde bilişsel terapi kadar etkili olduğu gösterilmiştir (Woody ve diğerleri, 1983). Woody ve çalışma arkadaşları ayrıca, eşzamanlı majör depresyonu bulunmayan antisosyal kişilik bozukluğuna sahip hastaların psikoterapiden yarar görmediğini de ortaya koymuşlardır.

    Kısa süreli dinamik terapiler için belirlenen seçim ölçütleri, psikodinamik ve kişilikle ilgili etmenlerin en az özgül tanı kadar önemli görülmesi nedeniyle DSM-III tanı kategorilerini zorunlu olarak takip etmez. Yazarlar, formel tanıyı hasta seçiminde yeterli görmezler; çünkü tedavinin amaçları çoğu zaman kişilerarası ya da intrapsişik işlevselliğin (ya da her ikisinin) iyileştirilmesini içerir. Horowitz’in (7. bölüm) stres tepki sendromlarına odaklanması bile DSM tanı sınıflandırmasını izlememektedir; çünkü stres tepki sendromları başlığı altında çok çeşitli tanılar yer almaktadır.

    555. sayfadan devam edecek.

    Tablo 1

    Hasta seçimi için ölçütler

    Teorisyen/TerapiDahil Etme KriterleriHariç Bırakma Kriterleri
    Malan* Katı psikiyatrik ve dinamik ölçütler
    * Açık ve uyumlu (responsive) olabilme kapasitesi
    * Deneme yorumlarına olumlu yanıt.
    * Bağımlılıklar, ciddi intihar girişimleri, ağır majör depresyon, ağır eyleme dökme davranışları.
    Nielsen &
    Barth/STAPP
    * Zeka, psikolojik kavrayış
    * Anlamlı ilişkiler öyküsü
    * Görüşme sırasında uygun duygulanım
    (duygusal ifade edebilirlik ve esneklik)
    * Tek bir temel ve özgül yakınma
    * Belirti gideriminin ötesinde değişim için motivasyon
    * Psikoz, majör duygulanımsal sendromlar, bağımlılıklar, intihara yönelim ve eyleme dökme, ağır karakter patolojisi
    Mann/TLP* İyi ego gücü: hızlı duygulanımsal angajman ve geri çekilme kapasitesi
    * Tanımlanabilir merkezi odak
    * Etkili nevrotik savunmalara sahip borderline olgular dâhil, hafif nevroz ve kişilik bozuklukları
    * Psikoz, şizoid ve ağır obsesyonel kişilik bozuklukları, ağır psikosomatik bozukluklar
    Laikin, Winston, &
    McCullough/ISTDP
    * Geniş yelpaze
    * Deneme niteliğindeki terapiden geçmek
    * Psikoz, ağır majör depresyon, beyin işlev bozukluğu, belirgin intihar ve eyleme dökme eğilimleri, bağımlılıklar
    * Deneme niteliğindeki terapi sırasında ya da sonrasında “dekompansasyon [decompensation]”
    Pollack,
    Flegenheimer, & Winston/BAP
    * Deneme yorumlarına olumlu yanıt* Ağır kişilik bozuklukları, psikotik durumlar, madde kötüye kullanımı, ilaç tedavisi, organik beyin bozukluğu ve hafif ya da orta düzeyde anksiyete ve/veya duygudurum bozuklukları dışındaki herhangi bir Eksen I tanısı.
    * Değerlendirme görüşmesi sırasında ortaya çıktığı üzere yüzleştirici psikoterapiyi tolere edemeyen hastalar
    Pinsker, Rosenthal,
    McCullough/Dynamic supportive
    * Psikoz dâhil geniş bir yelpaze
    * Terapinin hastaların işlevsellik düzeyine göre uyarlanması
    * Dışavurumcu tedavi için kontrendikasyon
    Luborsky & Mark/
    Supportive-Expressive
    Psikotik hastalar, borderline kişilik bozuklukları, intihara yönelik eyleme dökme, duygulanım bozukluklarının eşlik etmediği antisosyal kişilik bozukluğu
    Binder & Strupp/
    Vanderbilt TLDP
    * Tutarlı ve tanımlanabilir kişilerarası temalar
    * Kendilik ile ötekiler arasında ayrım yapabilme
    * İnsan ilişkileri kurma kapasitesi
    * Terapistle işbirlikçi bir ilişki oluşturabilme yetisi
    Benjamin/SASB-RCL* Öğrenmeye ve kendine odaklanmaya istekli olma* İşbirliği yapma kapasitesinin olmaması
    * Güçlenmeye isteksizlik; örneğin bağımlılıklar
    * Terapistle değer çatışması
    * Normatif yaşam krizi
    * Eyleme dayalı davranışı tedavinin ilk üç ayında kontrol altında tutamama
    * Psikotik olup varsanıları kontrol edememe
    * Beyin işlev bozukluğu
    Baker/Kendilik Psikolojisi* Değişim için motivasyon
    * Etkin bir kendilik yapısı
    * Olumlu geçmiş kişilerarası ilişkiler
    * Zekâ
    * Kendini anlamaya ilgi
    * Ağır kendilik patolojisi, psikoz, bağımlılıklar, ağır kişilik bozuklukları
    Horowitz/STDP-SRS* Bir ya da birkaç yakın dönem travmatik olay*Aşırı çatışmalı ya da yetersiz kişilik; psikoz; borderline kişilik bozuklukları; hukuki süreçlere dâhil olma
  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi El Kitabı

    Bu sayfada Handbook of Short-Term Dynamic Psychotherapy‘nin [Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi El Kitabı] bölümlerinin çevirilerinin linkleri yer almaktadır.

    1 Giriş ve Tarihsel Arka Plan

    2 Süre Sınırlı Psikoterapi

    3 Kısa Süreli Anksiyete Tetikleyici Psikoterapi

    4 Yoğunlaştırılmış Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    5 Kısa Süreli Destekleyici-Dışavurumcu Psikanalitik Psikoterapi

    6 Süre Sınırlı Dinamik Psikoterapiye Vanderbilt Yaklaşımı

    7 Stres Tepki Sendromlarının Kısa Süreli Dinamik Terapisi

    8 Kısa Adaptif Psikoterapi

    9 Dinamik Destekleyici Psikoterapi

    10 Kısa SASB [Structural Analysis of Social Behavior] Yönelimli Rekonstrüktif Öğrenme Terapisi

    11 Daha Kısa Süreli Psikoterapi: Bir Kendilik Psikolojisi Yaklaşımı

    12 Kısa Dinamik Terapilerin Karşılaştırılması

  • Giriş ve Tarihsel Arka Plan (1. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Handbook of Short-Term Dynamic Psychotherapy’nin [Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi El Kitabı] 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Paul Crits-Christoph, Jacques P. Barber, and Julie S. Kurcias

    Son yıllarda kısa süreli psikoterapi [brief psychotherapy] konusu üzerine çok şey yazılmıştır (Budman & Gurman, 1988). Farklı yönelimlerden klinisyenler ile terapi araştırmacıları, uzun süreli terapinin istisna hâline geldiği ve kısa süreli terapi modelinin standart hâline geldiği bir yönelime doğru kaymaktadır. Birçok gözlemci (örneğin Koss & Butcher, 1986), yardım arayan hastaların çoğu için kısa süreli psikoterapinin artık tercih edilen tedavi olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir.

    Kısa süreli terapilere yönelik bu eğilimi açıklayan bir dizi etken vardır (Garfield & Bergin, 1986; Koss & Butcher, 1986). Söz konusu etkenler şunları içerir: (1) toplum ruh sağlığı hareketinden doğan kriz odaklı terapilerin gelişmesi; (2) başlangıçta kısa süreli tedaviler olarak tanımlanan bilişsel ve davranışçı tedavilerin ortaya çıkışı; (3) araştırma çalışmalarında, çoğu hastayı uzun süre izleme güçlükleri nedeniyle, kısa süreli terapiye odaklanılması; (4) çoğu hastanın kısa süreli bir tedavi istemesi; ve (5) sigorta şirketlerinden maliyetleri düşürme yönündeki baskılar.

    Maliyet, sağlık hizmeti ortamına HMO’ların [Health Maintenance Organization: Sağlık Bakım Organizasyonu] ve yönetilen bakım yaklaşımlarının hâkim olmaya başlamasıyla birlikte her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Büyük HMO’ların çoğu, ruh sağlığı tedavisi için yirmi ayakta tedavi seansı şeklinde kesin bir sınır koymuş ve hatta terapistleri hastaları mümkün olduğunca az sayıda oturumda tedavi etmeye teşvik etmiştir. Bu nedenle, özellikle bu tür HMO’larla bağlantılı klinisyenlerin, baştan sona zaman sınırlı kısa bir terapiyi a priyori [a priori] olarak belirleyen kuramsal modellere giderek daha fazla yönelmeleri şaşırtıcı değildir. Bu terapistlerin alternatifi, vakalarını kesintiye uğramış uzun süreli tedaviler olarak görmek olur ki bu da oldukça tatmin edici olmayan bir görüştür. Bununla birlikte, klinik psikoloji ya da psikiyatri alanındaki eğitim programlarının çok azı kısa süreli yöntemleri öğretmektedir; dolayısıyla bu programlar kendi öğrencilerini gerçek dünya için hazırlamamakta ve kuramsal dersler ile gerçek tedavi arasındaki uçurumu daha da genişletmektedir.

    Her ne kadar psikanaliz, kendi başına, uzun süreli ve pahalı tedavi biçiminin özü olarak görülmüş olsa da, psikodinamik yönelimli yazarlar kısa süreli tedavilere yönelik hareketin ön saflarında yer almışlardır. Bu kitabın amacı, son birkaç on yıl içinde gelişmiş olan kısa süreli dinamik tedavileri özetlemektir.

    [Bu kitapta] temsil edilen yaklaşımların birkaç tanesi, geleneksel olarak kısa süreli dinamik terapi alanıyla ilişkilendirilmektedir; James Mann, Peter Sifneos, Habib Davanloo ve David Malan’ın yaklaşımları bunlara dahildir. Psikoterapi araştırmacıları olarak, araştırma bağlamında gelişmekte olan ve klinisyenler tarafından daha az bilinen başka kısa süreli dinamik terapi yaklaşımlarının da farkına vardık. Ayrıca, psikodinamik yaklaşım içinde daha yeni klinik perspektifleri kısa süreli bir formata uygulamakla ilgilenen klinisyenleri de biliyorduk. Böylece, çok sayıda ayrı kısa süreli dinamik terapi yaklaşımının var olduğunu fark ettik. Okuyucuları yalnızca bu daha geniş tedavi yelpazesiyle tanıştırmayı değil, aynı zamanda bu yaklaşımları karşılaştırmayı da umuyoruz. Bu bölümün ilerleyen kısımlarında, her bölümün yazarından aynı bilgileri talep ederek karşılaştırmayı nasıl kolaylaştırmaya çalıştığımızı açıklayacağız.

    Genişleyen kısa süreli dinamik psikoterapi yelpazesinin bir sonucu, hangi psikoterapilerin kısa süreli dinamik psikoterapi tanımını karşıladığına ilişkin bir karışıklığın ortaya çıkmasıdır. Bu karışıklığı gidermeye yönelik bir girişimde, bir psikoterapinin kısa süreli dinamik olarak tanımlanması için aşağıdaki ölçütleri öneriyoruz:

    1) Uyumsuz davranışın kökenine ilişkin kuram psikanalitik olarak esinlenmiş olmalıdır. Bu, Freudcu, neo-Freudcu, kişilerarası, nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi gibi psikoterapi ekollerinin kuramlarını içerir. Bu yaklaşımların çoğunun kapsamı geniştir, fakat bizim görüşümüze göre bir tedavinin kısa süreli dinamik olarak tanımlanabilmesi için bu kapsamlı kuramların tüm yönlerini içermesi gerekli değildir. Bunun yerine, çatışmaların rolü, gelişimsel öykü, bilinçdışı güdülenmeler ve yinelenen kişilerarası davranış gibi merkezi kavramlardan bazılarının kısa süreli bir tedavinin temeli olarak kullanılması yeterlidir.

    2) Tedavinin teknikleri büyük ölçüde psikanalitik esinlidir. Yani terapist netleştirmelerden ve yorumlardan yararlanır, aktarım ve karşıaktarıma dikkat eder ve özellikle kişilerarası alanda görülen yinelenen, çoğu zaman uyumsuz davranış örüntülerini ele alır. Genel olarak doğrudan bir tavsiye verilmez. Serbest çağrışım, tedavinin genel bir kuralı olarak değil, belirli konular için kullanılır.

    3) Tedavi süre sınırlıdır. Hastalar, sınırlı sayıda oturum için düzenli aralıklarla görülür; ancak tedavinin etkin aşaması boyunca genel olarak haftada birden daha seyrek görülmezler. Patolojiye bağlı olmakla birlikte, tedavi çoğu durumda bir yıldan daha kısadır ve on iki oturum kadar kısa olabilir.

    4) Hastalar tedavi için seçilir. Yani her hasta kısa süreli dinamik terapi için uygun kabul edilmez.

    5) Tedavi için bir odak [focus] geliştirilir. Çoğu durumda hastalar ve terapistleri, tedavinin odaklanacağı bir ya da birden fazla temel sorun tanımlar. Odağı sürdürmek için terapistler daha etkin olma eğilimindedir. Buna karşılık psikanalistler, hastalarının düşüncelerinin dağılmasına izin verir ve onların birbirleriyle bağlantısız çeşitli konuları tartışmalarına olanak tanır.

    Her ne kadar yukarıda belirtilen ölçütlerin tümünü belirli bir psikoterapi biçimini tanımlamak için -kısa süreli dinamik psikoterapi- gerekli ve yeterli olarak görme eğiliminde olsak da, kimi zaman bu beş ölçütten yalnızca dördünün karşılanabileceğini öngörüyoruz. Bu nedenle, bu beş ölçütün prototipik bir tanım anlayışına uyduğunu öneriyoruz: Bir terapi biçimi ölçütleri ne kadar çok karşılıyorsa, kısa süreli dinamik psikoterapi olarak tanımlanması da o kadar muhtemeldir. Dahası, her bir ölçütün kendisi de prototipik bir tanım izleyecektir. Yani, tekniklerin psikodinamik ilkelere ne ölçüde uyduğu değişkendir; bu nedenle belirli bir noktaya kadar, tedavi teknikleri bu ilkelere ne kadar çok uyuyorsa tedavinin kısa süreli dinamik psikoterapi olarak tanımlanma olasılığı da o kadar artacaktır.

    BİRİNCİ KUŞAK: FREUD VE KISA DİNAMİK TERAPİNİN KÖKENLERİ

    Psychoanalizin ilk yıllarında, Freud günümüzde kısa psikoterapi olarak değerlendirilebilecek bir uygulama yürütmekteydi; pek çok hastayı sınırlı zaman dilimleri içinde başarıyla tedavi etti. Katharina vakası (Breuer ve Freud, 1895/1955) ve Gustave Mahler vakası (Jones, 1955), Freud tarafından yalnızca birkaç saat süren tek bir görüşmede gerçekleştirilen başarılı analizlere örnek olarak gösterilebilir.

    Freud’un kariyeri ilerledikçe psikodinamik kuramları hem sayıca arttı hem de daha karmaşık bir nitelik kazandı ve psikanalize ilişkin amaçları daha iddialı hale geldi. Psikanalizdeki en çarpıcı değişikliklerden biri, yıllar geçtikçe tedavi süreçlerinin giderek uzamasıydı. “Studies on Hysteria”nın (Breuer ve Freud, 1895/1955) yazıldığı dönemde Freud’un analize yaklaşımı semptomlardan başlamak ve onları tek tek ortadan kaldırmaya yönelik çalışmaktı. 1905 yılına gelindiğinde Freud, nevrozların yapısına ilişkin daha karmaşık bir formülasyon geliştirmiş ve bu görece basit [straightforward] teknikten vazgeçerek daha uzun soluklu bir sürece yönelmiştir (Freud, 1905/1956a).

    Bu dönemde Freud, sonucun olumlu olması koşuluyla kısa süreli tedavilere hâlâ olumlu bakmaktaydı. Başarılı bir tedavi için altı ay ile üç yıl arasında bir süreye ihtiyaç duyduğunu, ancak hastalarının ağır derecede hasta olduklarını belirtmiş; daha sağlıklı hastalarda tedavi sürecinin daha kısa olacağını öne sürmüştür (Freud, 1904/1953a).

    Daha sonra, “Further Recommendations in the Technique of Psychoanalysis”de Freud, kısa süreli tedavilerin etkinliğine ilişkin kuşkucu bir tutum geliştirdi. Analitik süreci kısaltmanın hâlâ “makul bir istek” olduğunu ancak zihinde derin değişimlerin ortaya çıkması için gereken sürenin bu isteği engellediğini yazdı (Freud, 1913/1963b, s. 142). Çocukluk çağı nevrozuna ilişkin bir olgu sunumunu betimlerken Freud (1918/1956b), her bir analiz yoluyla bilimsel bilgi edinmenin önemine vurgu yapmış ve bu açıdan kısa süreli analizlerin önemsiz olduğunu belirtmiştir. Daha sonraki psikanalitik kuramcılar, Freud’un bilimsel bilgiyi terapötik kazanımın önüne koyan bu önceliklendirmesini tartışmaya açacaktır. Son olarak Freud, 1937 yılında “Terapötik analize yöneltilen daha zorlu talepleri karşılamak istiyorsak, artık ne araç olarak ne de amaç olarak onun süresini kısaltacağız” diye yazmıştır (Freud, 1937/1963a, ss. 241-242).

    Dolayısıyla, Freud’un psikanalitik kariyeri boyunca kısa süreli tedaviden giderek uzaklaştığı ve sonunda bu yaklaşımı bütünüyle terk ettiği açıktır. Freud’un bazı çağdaşları, tedavi sürelerinin sürekli uzamasından rahatsızlık duymuş ve bu eğilimi tersine çevirmek için çalışmıştır. Bunlar arasında Sándor Ferenczi, Otto Rank, Franz Alexander ve Thomas French bulunmaktadır.

    Psikanalizin süresini kısaltmaya yönelik yöntemler üzerinde deney yapan ilk psikanalist Ferenczi olmuştur. 1920 yılında, Altıncı Uluslararası Psikanaliz Kongresi’nde psikanalitik sürecin nasıl kısaltılabileceğine dair görüşlerini sunmuştur. Hastanın ve analistin etkinliğinin artırılmasını, “hastanın serbest çağrışım kuralına daha başarılı bir biçimde uymasını ve böylece bilinçdışı malzemenin araştırılmasına yardımcı olunmasını ya da bunun hızlandırılmasını sağlamak” için bir araç olarak önermiştir (Ferenczi, 1926/1950, s. 198). Analistin “etkinliği” belirli davranışların yapılmasını ya da belirli davranışların durdurulmasını önermeyi içeriyor, böylece hastayı tedavinin etkin bir katılımcısı haline getiriyordu. Ferenczi, etkin terapi yönteminin Freud’un yöntemini özünde hiçbir biçimde değiştirmediğini savunmuştur. Ona göre yorumlar zaten etkin müdahalelerdir; çünkü hastanın düşüncelerinin yönünü değiştirir ve bastırılmış düşüncelerin açığa çıkarılmasına yardımcı olur.

    Ferenczi, artan etkinliğin ölçülü biçimde kullanılacağını ve analiz için “yerine geçmeye asla kalkışmaması gereken” yalnızca ek bir niteliği taşıdığını vurgulamıştır (1926/1950, s. 208). Etkin teknikler, Ferenczi tarafından özellikle fobik hastaların analizinde sıkça kullanılmıştır. Bu tür durumlarda hastalarını kaçındıkları etkinliği gerçekleştirmelerine yönlendirmiştir. Genel olarak psikanalitik bir çerçevede uygulanan bu müdahaleler, daha sonraki kısa süreli davranışçı fobi tedavileriyle belirgin bir benzerlik göstermektedir.

    Ferenczi’nin kullandığı bir diğer etkin teknik, hastaya daha önce fark edilmeyen haz verici etkinlikleri (mastürbasyon ve tik benzeri kıpırdanmalar gibi) bırakmasını söylemekti. Bunun sonucunda yeni anılar bilinçdışından bilince yükseliyor ve tedavi hızlanıyordu. Ferenczi, etkin tekniklerin etkili olmasını, yeni içsel gerilim ve çatışmalar yaratmalarına; bunun da bastırılmış düşünce ve anıları bilince taşımasına bağlıyordu. Daha incelikli bir tekniği ise, hastaların bir düşüncenin ortasında cümlelerini yarım bıraktıklarında onları tamamlamalarını talep etmekti. Bu şekilde, o ana dek bastırılmış olan malzemeyi açığa çıkarmıştır.

    Ferenczi ve Rank, psikanalistler arasındaki artan karışıklığı azaltma yönündeki ortak arzuları doğrultusunda işbirliği yapmışlardır. Bu işbirliği, The Development of Psycho-Analysis‘in (Ferenczi ve Rank, 1925/1956) yayımlanmasıyla ve günümüzde uygulanan kısa psikodinamik terapinin merkezinde yer alan çeşitli kavramların ortaya konulmasıyla sonuçlanmıştır. Söz konusu kitapta, analizin kuramsal bilgi edinmeye yaptığı aşırı vurgu nedeniyle terapinin etkinliğinin zayıfladığı ileri sürülmüştür. Ferenczi ve Rank, psikanalitik yöntemin kuramdan çok tedaviye yönelmesini istemişler; kuramın büyük ölçüde gereksiz olduğunu düşünmüşlerdir. Böylelikle doktorların psikanalitik bilgiyi daha kolay edinebileceğine ve tedaviyi kısaltıp sadeleştirebileceğine inanmışlardır. Daha iyi bir sonuç elde etmek için daha uzun bir tedavi süresi gerektiğine itiraz etmemişler; ancak gereksiz uzatmaları ortadan kaldırmaya çalışmışlardır.

    Ferenczi ve Rank, güncel yaşam olaylarının çocukluk dönemine ilişkin ayrıntılardan daha fazla dikkat hak ettiğini ileri sürmüşlerdir. Psikanalizin amacını, “deneyimin duygulanımsal etmenlerini zihinsel süreçlerin yerine geçirmek” olarak görmüşlerdir (Ferenczi ve Rank, 1925/1956, s. 62). Bu kavram, yaklaşık yirmi yıl sonra Franz Alexander’ın çalışmalarının merkezine yerleşmiştir.

    Rank, kendi başına, çağdaş kısa psikodinamik terapinin ayrılmaz bir parçası haline gelen temel fikirler geliştirmiştir. Doğum travması [trauma of birth] kuramı (Rank, 1929/1973) kabul görmemiş olsa da bu kuramdan terapinin önemli bir bileşeni ortaya çıkmıştır. Rank, bu kuram aracılığıyla terapide ayrılık konusunun önemini fark etmiştir. Bir sonlandırma tarihi belirleyerek, analistten ayrılma meselesi üzerine çalışmanın merkezde olduğu bir terapötik atmosfer yaratmıştır. Bu yaklaşım, belirli bir sonlandırma tarihi (on iki seans) koyan ve ayrılık ile kayıp temalarını vurgulayan Mann’ın (1973) terapisinin habercisi niteliğindedir (bkz. bölüm 2).

    Rank (1929/1936), terapötik süreçte hastanın “istenç”inin [will] rolünü vurgulayarak, hastanın istenci değişime yöneldiğinde analizin kısaltılabileceğini ileri sürmüştür. Böylece Rank, hastanın değişime yönelik motivasyon düzeyinin terapötik sonucu etkilediğini usulen [formally] fark eden ilk kişi olmuştur. Günümüz kısa süreli psikodinamik kuramcıları bu motivasyonel faktörü vurgulamaya devam etmektedir.

    Kısa psikodinamik terapiye ilişkin belki de en önemli çalışma 1940’larda Franz Alexander ve Thomas French tarafından gerçekleştirilmiştir. Psychoanalytic Therapy (1946) adlı eserlerinde klasik psikanalizin birçok yönünü sorgulamışlardır. Ferenczi ve Rank tarafından ortaya atılan fikirler, özellikle analizde zihinsel kavrayıştan çok duygulanımsal yaşantının vurgulanması, Alexander ve French için çıkış noktası olmuştur. Bu vurgu, analizin nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin kavramsallaştırmalarını yönlendirmiştir.

    Terapötik süreçte duygulanımsal yaşantının önceliğine ilişkin inançtan doğan en önemli kavramlardan biri düzeltici duygusal deneyim [corrective emotional experince] kavramıdır. Alexander ve French, herhangi bir ilerleme sağlanacaksa hastaların terapi içinde bir düzeltici duygusal deneyim edinmeleri gerektiğine inanmışlardır. Düzeltici duygusal deneyim, terapistin hastanın geçmiş travmatik deneyimlerinin üstesinden gelmesine yardımcı olduğunda ortaya çıkar. Terapist bu yaşantıyı, daha önce katlanılamaz olan duygusal durumları terapötik ilişkinin daha elverişli koşulları altında yeniden canlandırarak kolaylaştırır. Bu olgu hem günlük yaşamda hem de terapide ortaya çıkabilir; ancak aktarım ilişkisi, hastanın eski çatışmalarını çözmesine yardımcı olan belirli özellikler taşır. Düzeltici duygusal deneyimi teşvik edebilmek için terapist, hastaya karşı özgün çatışmadaki [ilk/asıl çatışmadaki] kişiden çok farklı bir tutum benimsemeyi bilinçli olarak üstlenir. Hasta eski örüntülerini sürdürdüğünde terapist yalnızca mevcut durumun gerektirdiği şekilde tepki verir. Böylece terapist, hastanın uygunsuz duygusal tepkilerinin akıldışılığını yalnızca zihinsel olarak kavramasına değil, daha önemlisi, bunu duygusal düzeyde hissetmesine yardımcı olabilir.

    Klasik psikanalitik kuram, terapötik sürecin esas olarak seanslar sırasında gerçekleştiğini savunur. Alexander ve French ise terapötik sürecin hastanın günlük yaşamına da uzandığını ileri sürmüş ve çeşitli nedenlerle klasik yönelime karşı çıkmıştır. Birçok tedavinin gereksiz yere uzatıldığını, haftalık seansların çoğu durumda yeterli ya da hatta geleneksel günlük seanslardan daha uygun olacağını söylemişlerdir. Bazı durumlarda günlük seanslar hastanın gerçek yaşam deneyimlerinden kaçınmasına da yol açarak olumsuz etki yaratabilir. Günlük seanslar ayrıca terapide hastanın terapiste olan bağımlılığını maskeleyerek duygusal yaşantının yoğunluğunu azaltır ve böylece terapötik süreci yavaşlatır. Seans sıklığının azaltılmasıyla birlikte hasta bu bağımlı gereksinimlerinin farkına varabilir ve bunları terapistiyle birlikte analiz edebilir.

    Klasik yönelim, analistleri, ara vermenin yararlı olabileceği durumlarda bile tedaviyi kesmekten korkar hale getirmiştir. Alexander ve French, tedavide planlı kesintilerin yararlı bir teknik olabileceğini savunmuştur. Bir ila on sekiz ay sürebilen bu kesintiler, hastanın hangi güçlüklerinin hâlen çalışılmaya ihtiyaç duyduğunu belirlemek, hastanın terapist olmadan işlev görebilme kapasitesine ilişkin güvenini artırmak ve terapistin hastanın sonlandırmaya ne zaman hazır olduğunu değerlendirmesine yardımcı olmak için kullanılabilir. Kesintiler aynı zamanda hastaların terapide öğrendiklerini gerçek yaşam durumlarına uygulayıp uygulayamadıklarını görmelerini de sağlamalıdır.

    İKİNCİ KUŞAK: MODERN DİNAMİK TERAPİLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

    Malan’ın (1963, 1976, 1979), Mann’ın (1973), Sifneos’un (1972, 1979) ve Davanloo’nun (1978, 1980) yazılarıyla birlikte kısa dinamik terapi önemli bir tedavi seçeneği olarak sahneye çıkmıştır. Bu dört yazar kısa dinamik psikoterapi alanının başlıca katkı sağlayıcıları olarak görülmektedir. Katkıları, başkaları tarafından da ayrıntılı biçimde incelenmiştir (Bauer ve Kobos, 1987; Burke, White ve Havens, 1979; Gustafson, 1986; Horowitz ve diğerleri, 1984; Marmor, 1979). Yaklaşımların üçü bu kitapta temsil edilmektedir: 2. bölüm Mann tarafından; 3. bölüm Sifneos’un yaklaşımı üzerine Nielson ve Barth tarafından; 4. bölüm ise Laikin, Winston ve McCullough tarafından Davanloo yaklaşımının kendi uyarlamaları üzerinden sunulmaktadır. Bu bölümlerin her biri ilgili yaklaşımın gelişimine ilişkin bir anlatım ortaya koymaktadır.

    Yöntemi bu kitapta doğrudan temsil edilmese de Malan, daha sonraki kısa dinamik terapi modellerini etkileyen önemli katkılar yapmıştır. Malan (1976), kısa dinamik terapi için hastaların dikkatle seçilmesine güçlü bir vurgu yapmıştır. Bu seçme süreci, hem uygun olmayan yönlendirmelerin (madde kötüye kullananlar, intihar eğilimli hastalar, belirgin ölçüde kendine zarar verici ya da eyleme dökücü hastalar gibi) elenmesiyle hem de bir psikodinamik değerlendirme yoluyla gerçekleştirilir. Malan değerlendirme sırasında yalnızca tarihsel ayrıntılara dikkat etmekle kalmamış, aynı zamanda hastanın tedaviye uygunluğunu değerlendirmek amacıyla deneme niteliğinde yorumlar kullanmayı da başlatmıştır. Kısa dinamik terapinin bu yönü daha sonra Davanloo (1980) tarafından genişletilmiştir.

    Malan’ın (1976) Balint’in, yani kendi hocasının çalışmalarını temel alarak yaptığı diğer bir katkı (bkz. Balint, Ornstein ve Balint, 1972), tedavi için sınırlandırılmış bir odak alanının belirlenmesidir. Bir odak belirleme süreci değerlendirme aşamasının temel bir bileşeni haline gelir; genel başvuru psikopatolojisinden ayrıştırılabilir açık bir odak ortaya konulamıyorsa hasta kısa süreli dinamik terapi için uygun kabul edilmez. Tedavinin ilerleyebilmesi için hasta ve terapistin bir odak üzerinde uzlaşmaları gerekir. Bu odak, terapistin çalışmasını yapılandırır ve en önemli meselelerin seçilmesini sağlar; yorumlar belirlenmiş problem alanına göre yapılır, diğer konular ise daha düşük önceliğe sahip olur ya da hiç ele alınmaz. Terapötik odak kavramı, kısa dinamik terapi yöntemlerinin belki de vazgeçilmez öğesi haline gelmiştir.

    ÜÇÜNCÜ KUŞAK: ARAŞTIRMA VE YENİ KISA DİNAMİK TERAPİLER

    1980’ler boyunca kısa dinamik terapinin popülaritesi arttıkça, “geleneksel” dört yaklaşıma bir dizi yeni katkı ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yeni yaklaşımlar çoğu zaman araştırma ortamlarından doğmuştur. 1980’lerin başındaki psikoterapi araştırmaları, özellikle tedavi sonuçlarını inceleyen araştırmacıların inceledikleri psikoterapileri standartlaştırmalarını gerektiren bir düzeye ulaşmıştı. Bu standartlaştırma, terapistlerin eğitimi ve süpervizyonu için hazırlanan tedavi kılavuzları veya kitapçıkları biçiminde gerçekleşmekteydi. Lester Luborsky ve Robert DeRubeis’in (1984) sözleriyle, tedavi kılavuzlarının uygulanması psikoterapi araştırmalarının doğasında “küçük bir devrim” olarak görülebilirdi. Psikoterapi üzerine yazılmış önceki kitaplardan farklı olarak tedavi kılavuzları, terapinin gerçekte nasıl yürütülmesi gerektiğini ayrıntılı biçimde belirtiyordu. Kılavuzlar çoğu zaman tedavi için hasta seçimi, tedavinin hedefleri, psikopatoloji kuramı, kullanılacak teknikler ve bazı durumlarda terapistlerin kılavuzda önerilen tekniklere ne ölçüde bağlı kaldıklarını değerlendirmeye yönelik bir ölçek içeriyordu.

    Kılavuzlar ilk olarak bilişsel-davranışçı tedaviler için geliştirilmiştir (örneğin Beck, Rush, Shaw ve Emery, 1979). Psikodinamik yaklaşım içinde ise ilk tedavi kılavuzlarını ortaya koyanlar Luborsky (1984) ile Hans H. Strupp ve Jeffrey L. Binder (1984) olmuştur. Luborsky’nin (1984) destekleyici-dışavurumcu tedavisi [supportive-expressive treatment], hem süre sınırlı hem süre sınırsız formatlarda sunulmuş olup aslında psikanalitik terapinin temel ilkelerinin (Freud, 1912/1958a; 1913/1958b; 1914/1958c; Bibring, 1954; Fenichel, 1941 gibi çeşitli yazılarda yer alan) kodifiye edilmiş halidir [Kodifikasyon: Belirli bir alanda dağınık halde bulunan ilke, kural, yöntem veya bilgilerin sistematik, düzenli ve tutarlı bir biçimde tek bir yapı altında toplanması, sınıflandırılması ve standartlaştırılması]. Strupp ve Binder’ın (1984) süre sınırlı dinamik terapi yaklaşımı [time-limited dynamic therapy approach] ise kısa süreli dinamik terapi kapsamında kişilerarası (Sullivan’cı) perspektifi temsil eden ilk modeldir. Formel bir tedavi kılavuzu üretmemiş olmakla birlikte Mardi J. Horowitz (1976), stres tepki sendromu gösteren hastalarla çalışırken Mann’ın (1973) tedavisine benzer biçimde on iki seanslık kendi kısa süreli dinamik terapi modelini geliştirmiştir. Psikoterapi araştırmacılarından gelen bu üç katkının tümü bu kitapta temsil edilmektedir (5., 6. ve 7. bölümler).

    Yaklaşık son on yıl içinde New York City’deki Beth Israel Hospital’daki araştırmacılar kısa süreli yaklaşımların etkililiğine ilişkin çalışmalar yürütmede oldukça etkin olmuşlardır (Winston ve diğerleri, baskıda). Bu çalışmalardan biri, daha yüzleştirici ve duygulanım odaklı Davanloo tipi yaklaşımı, daha az yüzleştirici ve daha bilişsel yönelimli bir dinamik terapiyle karşılaştırmaktadır; bu tedaviler burada 4. ve 8. bölümde betimlenmektedir. Beth Israel grubunun yürüttüğü devam eden diğer bir çalışmaya ise tamamen destekleyici (ancak dinamik yönelimli) bir tedavi modeli dahildir. Destekleyici psikodinamik terapi son yıllarda artan bir ilgi görmüş (bkz. Rockland, 1989) ve klinik ortamlarda her zaman yaygın biçimde uygulanmıştır. Destekleyici terapiye ayrılan bir bölümün (9. bölüm) dahil edilmesiyle dinamik araştırmacı ve klinisyenin erişebileceği tüm tedavi seçeneklerinin geniş bir yelpazesini ortaya koymayı amaçlıyoruz.

    Kısa dinamik terapi alanındaki güncel araştırmalarla bağlantılı olmamızın yanı sıra, kişilerarası davranışı kodlamak için kavramsal bir sistem (Sosyal Davranışın Yapısal Analizi, SDYA [Structural Analysis of Social Behavior, SASB]) geliştirmedeki zarif çabalarıyla Lorna Smith Benjamin’in çalışmalarının farkındaydık (Benjamin, 1974; McLemore ve Benjamin, 1979); bu sistem psikoterapi verilerine de uygulanmıştır (Benjamin, 1977, 1979, 1986; Henry, Schacht ve Strupp, 1986). Benjamin tarafından yazılan 10. bölüm, SDYA modeli tarafından yönlendirilen kısa dinamik terapinin ilk tam tanımını sunmaktadır. Bu terapi, tutarlı bir kişilerarası davranış taksonomisinden doğrudan geliştirilmiş olduğundan, Benjamin’in bölümü burada sunulan ve terapötik tekniğe ağırlık veren diğer klinik yaklaşımlardan bir ölçüde ayrılmaktadır.

    Gelişmekte olan kısa dinamik terapi literatürü ve tedavi kılavuzlarının ortaya çıkışıyla eşzamanlı olarak, kendilik psikolojisi [self psychology] yönelimi (Kohut, 1971, 1984) psikanaliz içinde önemli bir yeni perspektif haline gelmekteydi. Kendilik psikologlarının, diğer klinisyenleri etkileyen kısa formatta tedavi sunma yönündeki benzer baskılarla karşı karşıya kalmış olmaları muhtemeldir. Kendilik psikolojisinin daha kısa süreli terapiye uygulanmasına ilişkin birkaç çalışma ortaya çıkmıştır (örneğin Ornstein ve Ornstein, 1972; Deitz, 1988). Bölüm 11’de Howard J. Baker, bu konuya ilişkin önceki yazıları genişletmektedir.

    Bu kitapta kısa dinamik terapiye ilişkin çeşitli yaklaşımlar yer almamaktadır. Malan’ın kendi tedavi modeline yer vermedik; çünkü Malan kendi perspektifini, Davanloo’nunkini kendisininkine tercih ederek (ya da bu kitap planlandığı sırada etmiş olarak), terk etmiştir (Malan, 1980). Mount Zion psikoterapi araştırma grubunun (Weiss ve Sampson, 1986) kendine özgü psikanalitik modeli de kısa süreli terapiye uygulanmıştır; bu yaklaşıma ilişkin kuram ve araştırmalar başka kaynaklarda ayrıntılı biçimde tanımlanmıştır (Silbershatz ve Curtis, 1986). Ayrıca burada mevcut modellerin çeşitli entegrasyonlarına dayanan bazı yaklaşımlar da yer almamaktadır (örneğin Gustafson, 1986; Bauer ve Kobos, 1987).

    Bu kitabın son bölümü, kısa süreli dinamik terapiye ilişkin çeşitli yaklaşımları karşılaştırmaktadır. Yöntemler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar; seçim ölçütleri, tedavi süresi, terapötik sürecin aşamaları, değişim kuramları ve kullanılan teknikler bağlamında sunulmaktadır. Bölüm, kısa dinamik terapi alanında artık var olan ve potansiyel olarak kafa karıştırıcı olabilen tedavi yöntemleri dizgesini ayırt etmeye yönelik bazı kılavuz ilkelerle sona ermektedir.

    BÖLÜMLERİN ANA ÇERÇEÇVESİ

    Bu el kitabı yöntemlerin karşılaştırılmasını kolaylaştırmak üzere tasarlandığından, katkıda bulunan yazarlardan şu başlıkları ele almalarını istedik: (1) yöntemin kökenleri ve gelişimi, (2) tedavi için hasta seçimi, (3) yöntemin belirli popülasyonlara uygulanması, (4) tedavinin hedefleri, (5) değişim kuramı, (6) teknikler, (7) vaka örnekleri ve (8) ampirik destek. Ancak yönergelerimiz çerçevesinde, katkı sunanların kendi yaklaşımları açısından en gelişmiş veya en temel konuları ele almada esnekliklerine olanak tanıdık.

    Bölümler aşağıdaki biçimde ayrıntılandırılmaktadır.

    Kökenler ve Gelişim

    Bu seksiyon, yaklaşımın kökenlerini, tedavi modelinin şekillenmesinde en etkili olan önceki yazıları ve zaman içinde ortaya çıkan temel değişiklikleri açıklar.

    Hastaların Seçimi

    Bu seksiyon, hangi tür hastaların söz konusu tedavi için en uygun olduğunu ve hangi tür hastaların bu yaklaşımla tedavi edilmemesi gerektiğini belirtir. Uygun olduğunda, hastaların nasıl seçildiğine ilişkin bir tartışma da sunulur.

    Belirli Popülasyonlara Uygulamalar

    Dahil edilme ölçütlerini karşılayan hasta yelpazesi içinde, yazarların belirli alt gruplarla (örneğin tanı, kişilik tipleri veya yaş açısından) deneyimleri olup olmadığı sorulmuştur. Yazarlar ayrıca bu farklı alt gruplarla ilgili özel konuları ya da yaklaşımda yapılması gereken uyarlamaları da ele almaktadır.

    Tedavinin Amaçları

    Burada, tedavinin hedefleri hastanın bakış açısından ortaya konur ve bu hedeflerin tedavinin başlangıcında nasıl belirlenip ortaya konduğu açıklanır.

    Değişim Kuramı

    Bu seksiyonun amacı, tedavi sürecinde nelerin değiştiğini ve değişimden hangi klinik etmenlerin sorumlu olduğunu betimlemektir. Yaklaşım, psikodinamik çatışmaların, savunmaların ve benzeri süreçlerin semptom değişimine yol açması açısından özgünlüğüne göre, bu kuramsal yapılar ayrıntılandırılabilir. Psikodinamiğin, hastaya ve terapiste ilişkin değişkenlerin göreli önemi değişim sürecine katkıları bakımından tartışılır.

    Teknikler

    Bölümün bu seksiyonu, ilgili bölümün ana seksiyonu olup yaklaşımda kullanılan tekniklerin ve müdahalelerin seçimi ile uygulanmasını yönlendiren ilkelerin ayrıntılı olarak betimlendiği seksiyondur. Müdahalelerin başarısı nasıl değerlendirilmelidir? Tedavinin farklı aşamalarında teknik değişiklik olur mu?

    Vaka Örnekleri

    Her yöntemin özü, bir vaka örneği ve buna eşlik eden tartışma aracılığıyla gösterilir. Bu bölümde gerçek görüşme dökümleri ya da birkaç kısa örnek yer alır ve hasta-terapist etkileşiminin temel unsurları tartışılır.

    Ampirik Destek

    Bu seksiyon, yaklaşım üzerine yapılmış araştırmaların, özellikle de etkililik [efficacy] araştırmalarının sonuçlarına ilişkin bir özet içerir. Yazarlar ayrıca süreç çalışmaları, öngörü çalışmaları ya da tek vaka çalışmaları gibi diğer ilgili araştırmaları da tanımlayabilirler. Ayrıca araştırmanın yaklaşımın geçerliliği ve uygulanabilirliğiyle nasıl ilişkili olduğuna dair bir açıklama da yapılır.

    Bu el kitabının, dinamik çerçeve altında yer alan tedavi seçeneklerinin çeşitliliği konusunda klinisyenleri ve araştırmacıları bilgilendirmesini ve bu modeller arasındaki benzerlikler ile farklılıkları netleştirmeye yardımcı olmasını umuyoruz. Bu kitap çok çeşitli tedavi modellerini bir araya getirse de alanın kesin ve nihai bir özeti olduğunu düşünmüyoruz. Alan, genişleme ve değişim dönemindedir; Avrupa ve Kuzey Amerika’daki çok sayıda klinisyen-araştırmacı kısa süreli dinamik terapinin süreç ve sonuçlarına ilişkin veriler toplamaktadır. Bu kitap, bu evrimsel sürecin yalnızca bir kesitini yansıtmakta olup, mevcut kuramların ötesine geçme çabalarını ve düşünsel örgütlenmeyi desteklemesini umuyoruz. Örneğin, kısa süreli dinamik terapilerin bir sonraki kuşağının belirli hasta türlerine göre tasarlanacağını öngörüyoruz; bu türlerin DSM-IV kategorileriyle mi, psikodinamik formülasyonlarla mı, yoksa hastaların sorunlarını sınıflandırmanın başka bir yolu ile mi en iyi tanımlanabileceği ise araştırma gündeminde yer almaya devam etmektedir.

  • Borderline Zihin Durumlarının Dinamikleri (13. Bölüm)

    Bu metin Cambridge Guide to Psychodynamic Psychotherapy‘nin [Cambridge Psikodinamik Psikoterapi Rehberi] 13. bölümünün çevirisidir. Kitabın çevirisinin tamamı için şuraya bakabilirsiniz.

    Giriş

    Bazen klinisyenler için en zorlayıcı hastalar bizde güçlü ya da rahatsız edici duygular uyandıranlardır. Bu duygular arasında kaygı, huzursuzluk, çaresizlik, korku ya da başarısızlık hissi yer alabilir. Bu tür duygular, özellikle ilişkisel güçlükler yaşayan ve psikolojik yapılanmaları ağırlıklı olarak sınır düzeydeki hastalarla çalışırken klinisyenlerde sıklıkla ortaya çıkar (nörotik–sınırda–psikotik sürekliliği hakkında daha fazla bilgi için bkz. Bölüm 9). Bu hastalarla etkili bir şekilde çalışabilmemiz için, söz konusu duyguların nereden kaynaklandığını tanımamız ve anlamamız hayati önem taşır.

    Adam Phillips, Becoming Freud adlı kitabında “Freud, yetişkinleri çocukluklarından kurtulamamış insanlar olarak görür…” der. Ardından şöyle devam eder: “Psikanalitik bakış açısına göre modern bireyler, hem kendi tarihlerinin hayatta kalanlarıdır hem de o tarihin yazarlarıdır. Gerçek karşısında yok olmamak için tarih inşa ederiz.”[1] Phillips burada, erken dönem yaşantılarımızın, dünyada nasıl geliştiğimizi ve “hayatta kaldığımızı” şekillendirmedeki önemine dikkat çeker. Bu bölüm, erken gelişimsel deneyimleri, hastalar ve terapistler arasındaki günümüzdeki dinamiklerle ilişkilendirmekte ve borderline zihin durumlarına belirgin bir eğilimi olan hastalara vurgu yapmaktadır.

    İlk Karşılaşma Üzerine

    Bu hasta grubu, çoğunlukla erken dönem travmalar yaşamış; çocuklukta istismar ya da ihmal edilmiştir (yakın tarihli bir derlemeye göre bu oran %30 ile %90 arasında değişmektedir).[2] Adam Phillips’in yukarıda alıntılanan sözü, bu hastaların hayatlarını saran ve sürekli etkisini sürdüren erken dönem travmaların doğasını oldukça iyi şekilde ifade eder. Aynı zamanda, bu kişiler yaşadıkları acıya doğrudan temas etmekten kaçınarak, hayatta kalabilmek adına bu acıyla yüzleşmemeyi bir başa çıkma yolu olarak benimserler.

    Burada, ihmali sadece uygun bakımın yokluğu olarak düşünmemek önemlidir. Bir bebeğin ihmal edilmesi, onda ilkel yok olma korkularını tetikler; çünkü temel ihtiyaçları karşılanmayan bir bebek hayatta kalamaz.

    Dahası, erken dönem ihmalini bebek açısından hayati bir tehdit olarak değerlendirmek yerinde olur. Bu tür erken yaşantılar genellikle çaresizlik, tehdit altında olma ve —istismar durumunda— kişisel sınırların ihlali gibi deneyimleri içerir. Bu hastalar, benzer duyguların yeniden canlandığı durumlarla karşılaştıklarında genellikle fazlasıyla huzursuz hale gelirler. Örneğin, zorlayıcı ya da derinlemesine sorular sorulduğunda, tanıdık olmayan bir ortamda sessizlikle baş başa bırakıldıklarında ya da kontrolün kendilerinde olmadığını hissettiklerinde… Nitekim tüm bunlar bir terapistle ilk karşılaşmada yaşanabilecek durumlardır. Bu tür durumlaraverdikleri tepki çoğu zaman öfke şeklinde olur; bu öfkenin bilinçdışı amacı, karşısındakini uzaklaştırmak, yani “istilacıyı” ortamdan çıkarmak ve böylece yeniden bir kontrol hissi kazanmaktır. Öfke ve saldırganlık göstermek bunu etkili bir şekilde sağlar. Ancak bu tepkilerin içinde, aynı zamanda korku, kontrol kaybı, küçük düşme ve değersizlik gibi duygular da bulunur; ki bu duygular genellikle karşı tarafa, terapi bağlamında da terapiste yansıtılır. Terapistin bu hisleri deneyimlemesi, hastayı uzaklaştırma ya da ondan kaçma isteği uyandırabilir.

    Bu noktada, borderline gelişimsel örgütlenmeye sahip bireylerin yüz ifadelerini nasıl algıladığını inceleyen bir çalışmayı hatırlamak yararlı olabilir. Bu çalışmada, katılımcıların nötr yüz ifadelerini “olumsuz” duygular (örneğin öfke ya da korku) taşıyormuş gibi yorumladıkları ve bu yüzleri güvenilmez buldukları ortaya konmuştur.[3] Bu da demektir ki, borderline özellikler taşıyan bir hasta, bir terapistle ilk karşılaştığında terapistin nötr yüz ifadesini tehditkâr ya da düşmanca algılayabilir; bu da onu savunmacı ve kuşkucu hale getirebilir. Bu durum, terapötik ittifak açısından önemli sonuçlar doğurur.

    Ogden[4], bir başkasının iç dünyasıyla karşılaşmanın her zaman bir düzeyde kaygı içerdiğini öne sürmüştür. Bu bölümde incelediğimiz hasta grubu ise hem kendi iç dünyalarıyla hem de başkalarının iç dünyalarıyla ilişkide ciddi zorluklar yaşayan bireylerdir. Bu kişiler için anlaşılmak ve içe alınmak çok sarsıcı olabilir; çünkü bu deneyim, hem alışılmadıktır hem de hasta açısından sınır ihlali ya da savunmasızlık hissi yaratabilir. Bu nedenle, psikodinamik psikoterapi süreci bu hastalarda oldukça karmaşık duygulara yol açabilir. Erken çocukluk döneminde süreklilik taşıyan, şefkatli bir bakım deneyiminin olmayışı—ve çoğu zaman tam tersi bir deneyimin yaşanmış olması—bu bireylerin terapi sürecine şüpheyle yaklaşmasını ve potansiyel bir saldırı ya da tehdit beklentisiyle tetikte olmasını anlaşılır kılar.

    Klinik Örnek Nora: Bölüm 1
    Nora, terapiye ilk kez başvuran genç bir kadındı. Büyürken annesini eleştirel ve hor gören, aşağılayan biri olarak deneyimlemişti. Yeni mezun terapist, Nora’nın dış görünüşünden oldukça etkilenmişti. Çok çekici görünüyordu; tamamen siyahlar giymişti, üzerinde kafatası desenli bir tişört vardı, ağır zımbalı botlar giymişti, saçı ve tırnakları özenle yapılmıştı ve yüzünde birden fazla piercing bulunuyordu. Seansa üç yaşındaki kızını da getirmişti ve çocuğuna bakacak birini ayarlayamadığını söyledi. Terapist, bu seanslara yalnız gelmesinin önemli olduğunu ve küçük çocuğunu terapiye getirmenin uygun olmadığını ifade etti. Bunun üzerine Nora bir anda öfkelendi ve seansa devam etmeyeceğini söyledi. Birden odadan çıkıp gitti. Daha sonra hizmet birimini arayarak bu terapistle çalışmak istemediğini bildirdi. Terapistin, terapiye başlayabilmesi için güvenilir bir çocuk bakıcısı bulmanın ne kadar önemli ve bir o kadar da zor olduğunu dikkate almamasının büyük bir saygısızlık olduğunu ifade etti.

    Nora için terapiye başlama deneyiminin oldukça kaygı verici, savunmasız ve korunmasız hissettiren bir süreç olduğunu düşünebiliriz. Bir çocuk bakıcısı ayarlamanın gerçekten zor olması mümkündür, ancak Nora’nın küçük çocuğunu seansa getirmesi, başka bir düzeyde terapiste yönelik dolaylı bir mesaj içeriyor olabilir. Kendisinde çocuksu bir kırılganlık duygusu oluşuyor ve bunları, bakıma muhtaç küçük bir çocuk olan kızına yansıtıyor, böylece kendini bu kırılganlık ve ihtiyaç duygularına karşı savunuyordu. Nora’nın dış görünüşü de bu bağlamda değerlendirilebilir: Bir tür zırh ya da kabuk gibi, onu savunmasız ve kontrolsüz hissetmekten koruyan bir savunma mekanizması işlevi görüyor olabilir. Yeni ve yabancı bir ortamda, kontrolünü kaybetme kaygısıyla başa çıkmak için böyle bir duruş benimsemiş olabilir.

    Terapistin niyeti, terapötik süreci sürdürebilmek için güvenli bir çerçeve oluşturmak ve Nora’nın kendi için kullanabileceği bir alan sağlamaktı. Bu nedenle, çocuğunu seansa getirmesinin uygun olmadığını ifade ederken sözlerinin tarafsız olduğunu düşünmüş olabilir. Ancak Nora bunu eleştirel bir tutum olarak algıladı. Büyük olasılıkla, kendini küçük düşmüş ve aşağılanmış hissetti; sanki nerede ne yapılacağını bilmeyen biriymiş gibi. Bu deneyim, onun için annesinin eleştirel ve küçümseyici tavrını hatırlatan bir aktarım durumuna dönüştü. Nora’nın tepkisi ise öfkelenip gitmek oldu; böylece hem kırılganlık ve utanç gibi zorlayıcı duygulardan uzaklaştı hem de kontrolü yeniden kazandığını hissetti.

    Terapist, sonrasında Nora’yla ilk karşılaşmasında bir miktar gözünü korkuttuğunu fark ettiğini belirtti ve kendi yetersizlik ve kontrol kaybı hislerine karşılık bir karşı-aktarım tepkisi yaşamış olabileceğini fark etti. Bu duygularla baş edebilmek için terapist, bilinçdışı düzeyde Nora’yı hor görme ve onu aşağı çekme eğilimi göstermiş ve böylece belki de kendi güçsüzlük hissinden uzaklaşarak durumu yeniden kontrol altına alma imkânı bulmuştu.

    Kendine Zarar Verme

    Klinik açıdan en zorlu durumlardan biri, kendine zarar veren hastalarla ya da kendine zarar vereceğini veya yaşamına son vermeyi planladığını söyleyen hastalarla çalışmaktır. Bu tür durumlar genellikle günün sonunda, bir cuma akşamı ya da mesai saatleri dışında karşımıza çıkar. Görüşmenin bir noktasında hasta, kendine zarar verme niyetinden ya da yaşamına son vermeyi düşündüğünden söz edebilir. Bu tür açıklamalardan sonra klinisyen çoğunlukla yoğun bir kaygı içinde ve yalnız hisseder; hastayı korumak ve durumu iyileştirmek adına bir şeyler yapmak zorunda olduğunu düşünür. Bu durumu hastanın erken dönem yaşantıları bağlamında değerlendirdiğimizde, neler olup bittiğini daha iyi anlayabiliriz. Freud, Hatırlamak, Tekrarlamak ve Derinlemesine Çalışmak’ isimli çalışmasında tekrarlama zorlantısını tanımlamıştır. Freud’a göre, özellikle travmatik olan duygular ve yaşantılar tolere edilemediğinde, zihinsel olarak düşünülüp işlenemediğinde, bu içerikler davranış olarak eyleme dökülür. Kendine zarar verme ya da intihar girişimlerinin tekrar eden biçimlerde ortaya çıkması, daha önce yaşanmış ama anlamlandırılamamış bir şiddet eyleminin bilinçdışı bir biçimde yeniden canlandırılması olarak yorumlanabilir. Bu davranışlar sayesinde hasta, travmayı bilinçli olarak hatırlamanın yarattığı acıdan kaçınırken, aynı zamanda eylem yoluyla—her ne kadar geçici de olsa—başlangıçta tamamen kontrolü dışında olan bir durumu kontrol altına alma imkânı bulur. Dolayısıyla, intihar seçeneğinden vazgeçmek, hastanın elindeki temel kontrol ve özne olma hissini yitirmesi anlamına gelebilir.

    Şöyle düşünebiliriz: Bebeklik dönemimizde erken yaşantılar karmaşıktır. Duygular yoğun, anlaşılmaz ve sanki durduk yere ya da dış bir kaynaktan geliyormuş gibi deneyimlenir ve bu da kafa karışıklığına sebep olur. 2. Bölümde de açıklandığı gibi, annenin (ya da diğer birincil bakım veren kişinin) temel görevlerinden biri, bebeğin bu yoğun duygulara dayanmasına yardımcı olmak, onları anlamlandırmasını ve bu sayede duygular hakkında bir şeyler öğrenmesini sağlamaktır.  “Bebek, rahatsız edici duyguyu anneye yansıtır; anne ise düşlemsel bir zihin durumunda (reverie) kendi zihnini ve deneyimini kullanarak bu yaşantıyı işler, sindirir ve sonra bunu bebeğe daha sindirilmiş, katlanılabilir bir biçimde geri verir. Bu sürece Bion’un tanımladığı “kapsama” adı verilir (Bkz. 2. Bölümdeki “Kapsama” başlığı)[6]. Buna bir örnek, gecenin bir yarısı kâbus görüp korkuyla uyanan bir bebektir. Annesi, bebeğin çığlığını duyduğunda, büyük ihtimalle içinde kendi korkusunu da hissederek hemen çocuğunun yanına gider. Ortamı anlamlandırdıktan sonra çocuğunu kucağına alır ve yumuşak bir sesle, “Tamam, sadece bir kâbus. Biliyorum korkutucuydu ama geçti, artık buradayım” der. Bu, yalnızca fiziksel temas ve ses tonu aracılığıyla çocuğu yatıştırmakla kalmaz; aynı zamanda annenin bu korkuyu yaşadığı ve anladığı mesajını da iletir. Bu, katlanılabilir bir deneyimdir ve geçicidir.

    Borderline işlevselliğe sahip hastalar genellikle bu tür erken deneyimlerden yoksundur. Bu nedenle, duyguları tanıma ve bu duyguların tehlikeli olmadığını, dayanılabilir olduğunu ve geçeceğini bilme kapasitesini geliştirememişlerdir. Geriye kalan ise tarif edilemeyen, ezici, tehlikeli ve katlanılmaz bir şey yaşadıkları hissidir. Bu duygunun geçici olduğuna dair hiçbir içsel güvence yoktur.

    Kendine zarar verme davranışları sıklıkla, katlanılmaz duygularla baş etme girişimi olarak ortaya çıkar. Aynı şekilde, intihar düşünceleri de bu duygulardan kurtulma isteği olarak anlaşılabilir. Bunu şöyle düşünebiliriz: Soğuk bir sabah işe gitmek üzere evden çıkan bir adam, arabasının çalışmadığını fark ettiğinde sinirle arabaya vurabilir ve “Bu hurda çöpe atılmalı!” diyebilir. Buradaki amaç aslında arabayı yok etmek değil, yalnızca onun “çalışmama hâli”nden kurtulmaktır. Ancak burada sözü edilen hastalar açısından bakıldığında, kişinin kendisinde sorunlu olarak deneyimlediği bir yönünü (örneğin “çalışmama hâli’’ni) tüm kendiliğiyle özdeşleştirmesi gibi bir zorluk söz konusudur. Sorunlu yönü ortadan kaldırma arzusu bütüne yöneltilir ve sonuç olarak kendini tamamen yok etme arzusu doğar.

    İntihar niyetinin ifade edilmesini, aynı zamanda kişinin yaşadığı dayanılmaz ruhsal durumu başkasına yansıtma biçiminde bir iletişim olarak da görebiliriz. Bu iletişime karşılık olarak klinisyen de tolere edilemeyen bir şeyin var olduğu hissiyle kaygı, tedirginlik ya da korku gibi duygular yaşar. Bu duygular, hızla bir şey yapılması gerektiği yönünde yoğun bir baskı yaratır. Bu baskı, çoğu zaman hastayı başka bir servise yönlendirme, bir kriz ekibine sevk etme, antidepresan ya da benzodiazepin reçete etme ya da bazı durumlarda hastayı psikiyatri servisine yatırma gibi eylemlerle karşılık bulur. Bu hastalar, düşünülerek verilmiş bir bakım deneyimine, yani duygusal bir süreç olarak bakım görmeye alışık değildirler. Bu nedenle, kendilerini bakım altında hissedebilmeleri için somut eylemlere ihtiyaç duyarlar. Elbette kimi zaman hastanın güvenliğini sağlamak adına harekete geçmek gerekebilir; ancak burada asıl önemli olan, hastanın ihtiyaçlarının, altta yatan dinamiklerin ve duygusal deneyimin dikkatle ve düşünülerek ele alınmasıdır.

    Klinik Örnek Nora: Bölüm 2
    İlk görüşmenin ardından Nora’nın aile hekimi, onunla daha önce görüşen terapistle iletişime geçti. Hekim, Nora’nın kendisine umutsuzluk içinde geldiğini, bunalmış hissettiğini ve intihar düşüncelerinden söz ettiğini belirtti. Ailesi, onun mutlaka yardım alması gerektiğini, artık onunla baş edemediklerini ve bir şeyler yapılması gerektiğini ısrarla dile getiriyordu. Hekim ayrıca, Nora’nın annesi ve babasının da ruh sağlığı hizmetlerinden destek aldığını belirtti. Annesi alkol bağımlısıydı, babası ise psikotik ataklar geçiriyor ve madde bağımlılığı yaşıyordu. Ailenin ruh sağlığı hizmetleriyle ilişkisi geçmişte de sorunlu olmuştu. Ancak her şeye rağmen, Nora’nın mutlaka bir psikiyatrist görmesi ve ilaç tedavisine başlaması gerektiği konusunda ısrarcıydılar.   Terapist, Nora ile yeniden bir görüşme yaptı ve haftada bir seans olacak şekilde terapiye başlamaya karar verdiler. Seanslarda Nora, duygularından bahsetmekte oldukça zorlanıyor, genellikle yaşamının pratik detaylarına odaklanıyordu. Sık sık, kendi dairesine taşınması ya da sosyal yardımlar için başvurular konusunda terapistinden yardım talep ediyordu. Destek mektupları, referans yazıları ya da başka kurumlara yönlendirme istemek gibi taleplerde bulunuyordu. Seanslar dışında Nora, sık sık alkol alıyor ve gece geç saatlerde terapistine mesajlar bırakarak intiharı düşündüğünü söylüyordu. Bazı durumlarda terapiste, Nora’nın mesai dışı saatlerde acil servise başvurduğu, kendine zarar verdiği ve intihar düşüncelerini dile getirdiği bilgisi ulaşıyordu. Ancak bu olaylardan sonraki seanslarda, Nora ile yaşananları konuşmak oldukça zordu. Genellikle hiçbir şeyin işe yaramayacağını, yardım edilemeyecek kadar kötü durumda olduğunu söylüyordu. Bir pazartesi sabahı terapist işe geldiğinde, Nora’nın hafta sonu kriz ekibini arayarak intihar etmeyi planladığını ve bu nedenle çok ciddi bir risk altında olduğunun değerlendirildiğini belirten bir mesaj buldu. Bunun sonucunda Nora, bir psikiyatri servisine yatırılmış ve ilaç tedavisine başlanmıştı.

    Nora’nın erken dönem deneyimlerine baktığımızda, onun ya ruhsal olarak ciddi biçimde zorlanan ya da alkol ve uyuşturucu kullanarak zihinlerini uyuşturmuş bakım verenlerle bir arada olduğunu görebiliriz. Bu kişiler, Nora’nın ne hissettiğini alma, işleme ya da karşılık verme kapasitesinden yoksundu. Bebeklik döneminde, Nora’nın duygularını annesine yansıtma yoluyla ifade etme yönündeki doğal girişimleri muhtemelen başarısız oldu; çünkü annesi bu duyguları alabilecek bir zihinsel durumda değildi. Bion’un çalışmalarından biliyoruz ki, böyle bir durumda bebek, bir yanıt alabilmek için duygularını nesnesine daha güçlü bir şekilde yansıtmaya başlar. Duygular artık yalnızca iletilmek istenmez, aynı zamanda bir şekilde fark edilmek için zorlanır. Nora, duygusal acısını karşısındakilere iletebilmenin yolunu, bu acıyı şiddetle yansıtmaktan geçtiğini öğrenmişti. Bu durum şöyle de düşünülebilir: Nora’ya iletilen örtük mesaj, zorlayıcı ya da acı verici duyguların tolere edilemeyeceği ve bu duyguların ancak alkol ve uyuşturucuyla bastırılması gerektiğiydi. Ailesi ise Nora’nın yaşadığı bu içsel sıkıntıyla yüzleşmek yerine kendi üzerlerinde yarattığı kaygıdan uzaklaşmaya çalıştı. Onlar için mesele, Nora’nın ne hissettiğini anlamaktan çok, onun bir an önce “daha iyi” hale gelmesiydi. Bu nedenle, ruh sağlığı hizmetlerinden Nora’yı hızla tedavi etmelerini beklediler; tedavi istedikleri şekilde ilerlemediğinde ise öfkelendiler. Bu öfke, çoğu zaman “yeterince etkili bir müdahale yapılmıyor” düşüncesine, oradan da Nora’nın ilaçla “düzeltilmesi” yönündeki taleplere dönüştü.

    Kendiliğe Yönelik Saldırıların Anlamı ve Dinamikleri

    Kendine zarar verme davranışları aracılığıyla birey, hem zarar veren hem de zarar gören rolünü aynı anda üstlenir. Bu çift yönlülük, kendine zarar verme ya da intihar eylemlerinde görülebilir; bir yandan hasta, başka birine ulaşmaya ve sıkıntısını iletmeye yönelik canlı bir girişimde bulunur, öte yandan hem kendisine hem de ötekine yönelik öfkeli ve yok edici bir saldırı söz konusudur. Kendine zarar verme eylemi, aynı anda hem bir yakınlaşma çabası hem de bağlantı ve yakınlığa yönelik yıkıcı bir saldırıdır. Tüm eylemler bir anlam taşır ve kendine zarar verme davranışlarının hem görünür hem de bilinçdışı anlamlarını dikkate almak önemlidir.

    Örneğin, genç bir kadın, arkadaşının başka kişilerle birlikte planladığı bir geceye kendisini davet etmediğini öğrendikten sonra yüksek dozda ilaç alır. İlaçları aldıktan sonra arkadaşına veda mesajı yazar. Arkadaşı ambulans çağırır ve genç kadın hastaneye kaldırılır. Sonrasında, genç kadın bu davranışını, reddedilmiş, istenmemiş ve değersiz hissetmesinin yarattığı ezici duygularla açıklar. Kendini kötü biri gibi hissettiğini ve bu yüzden insanların onunla birlikte olmak istemediğini söyler. Arkadaşı bu durum karşısında üzülür, fakat aynı zamanda gecesinin bozulmuş olmasına da öfkelenir.

    Ancak, burada arkadaşına yönelik bilinçdışı bir öfke ve ona zarar verme, onu suçluluk ve kötü ya da yıkıcı biri olma duygularına sürükleme arzusu da düşünülebilir. Arkadaşının sahip olduğu bir şeye karşı bilinçdışı bir kıskançlık ve o geceyi bozma isteği olabilir. Bu eylemde iletilen mesajın, genç kadının arkadaşının davranışlarından çok incindiği ve çaresizce dahil edilmek ve istenmek istediği olduğunu fark etmek faydalıdır. Ayrıca bu hissin onun için ne kadar acı verici olduğu da önemlidir; yaşadığı yalnızca üzücü değil, aynı zamanda dayanılmaz bir duygudur. Bu örnekte, yansıtmalı özdeşim mekanizmasının hem boşaltıcı bir işlev gördüğünü —yani genç kadın kabul edilemez öfke ve saldırganlık duygularından kurtulmaya çalışır— hem de deneyiminin bir yönünü ilettiğini görebiliriz; çünkü sonuçta arkadaşı da üzgün ve öfkeli hissetmektedir.

    Kendine Zarar Vermeye İlişkin Olarak Sağlık Ekibinin Karşı-Aktarımlarının Canlandırılması

    Kendine zarar veren ve intihar girişiminde bulunan hastalarla çalışırken, bu eylemlerin içinde barındırdığı öfke ve saldırganlığı fark etmek önemlidir. Bu, hastanın çoğu zaman bastırdığı ya da inkâr ettiği bir durumdur. Söz konusu duygular, çok tehlikeli ya da yıkıcı olarak deneyimlendikleri için kendilikten ayrıştırılır ve dışa yansıtılır. Kendine zarar verme ya da intihar girişiminde bulunan hastalar sık sık sağlık çalışanları tarafından zalimce, küçümseyici ya da umursamaz biçimde muamele gördüklerini söylerler. Bu durum, hastanın sağlık çalışanına yansıttığı saldırgan unsurlara dayalı bir bakım algısından kaynaklanabilir. Ancak bunun yanında, yansıtılan bu saldırgan ya da saldırıya yönelik duygular sağlık çalışanında da tetiklenebilir. Bu duygular, yansıtmalı özdeşim yoluyla çeşitli davranışlarla dışavurulabilir ya da canlandırılabilir: anestezik krem henüz etkisini göstermemişken yaranın dikilmesi, sert ya da küçümseyici bir ses tonuyla konuşulması ya da hastayla kendine zarar verme davranışı hakkında onu özel bir yere alıp konuşmak yerine acil servis danışma masasında konuşulması gibi. Bu tür durumlar, hastada “ben kötü, hastalıklı ya da istenmeyen biriyim” düşüncesini pekiştirebilir.

    Kendiliğin Bölünmesi

    Kendiliğin bölünmesi, intihar eyleminin temelinde yer alan bir unsurdur. Campbell ve Hale, bireyin hem kendisindeki sorunlu yönleri hem de sıklıkla bedenle ilişkilendirilen duyguları yok edeceği, hem de bu duyguların, deneyimlerin ve istenmeyen yönlerin artık var olmadığı, idealize edilmiş bir durumda hayatta kalacağına dair bir fanteziden söz ederler — “hayatta kalan kendilik”[7]. Bu durum, kalıcı bir huzur duygusu olarak tasavvur edilebilir. Aşırı dozda en sık kullanılan ilaçların ağrı kesiciler ve antidepresanlar olması dikkat çekicidir; bu ilaçlar, ruhsal acıyı ortadan kaldıran şeyler olarak düşünülebilir. Bu fantezi, hastanın bedenini ayrı, kendisine ait olmayan bir nesne olarak deneyimlemesi üzerine kuruludur. Trenlerin önüne atlayan kişilerin güvenlik kamerası görüntülerinde, ayakları perondan kesildiği anda —artık geri dönüşün mümkün olmadığı o noktada— bedenlerini geri çekmeye çalıştıkları anlar dikkat çekicidir. Bu anda, gerçekliğin bu fanteziye çarptığı ve iki durumun bir araya geldiği düşünülebilir: kişi, ne yaptığını fark eder; yani, bu son adımı atmış ve kendini öldürmüştür. Bu, kendiliğin öldürülmesi olarak da adlandırılabilir.

    Klinik Örnek Ikraam
    Ikraam’ın annesi, onun doğumundan sonra doğum sonrası depresyon geçirmişti ve hiçbir zaman tam olarak iyileşememişti. Babası, Ikraam doğduktan kısa bir süre sonra evi terk etmişti. Ikraam, ergenlik döneminde babasıyla yeniden iletişime geçmiş olsa da babasının başka bir ailesi vardı ve genellikle Ikraam’ın aramalarına yanıt vermez ya da onunla görüşemeyeceği yönünde bahaneler bulurdu. Ikraam, çocukken annesinin partnerlerinden biri tarafından cinsel istismara uğramıştı. Kendini çok kötü ve depresif hissediyordu ve genellikle kollarını ve kalçasını kesiyordu. Psikiyatri servislerinin takibindeydi ve Ikraam’ı ve klinik tabloyu daha iyi anlamak amacıyla psikodinamik bir değerlendirmeye yönlendirilmişti. Toplum ruh sağlığı hemşiresi, onun zaman zaman içgörü geliştirebilen, hoş ama sıkıntılı bir genç olduğunu ifade etmişti. Değerlendirme sırasında Ikraam sevecen ve espriliydi; terapist ona ısındı. Terapiste, zaman zaman içinde öfkeli bir sesin olduğunu ve bu sesin ona intihar etmesini söylediğini anlattı. Ikraam yaşamak istediğini, ancak bazen bu sese uymamakta zorlandığını söyledi. Terapist, kayıtlarından Ikraam’ın birçok intihar girişiminde bulunduğunu ve sık sık alkol ve madde kullandığını gördü. Ikraam, bunun sebebinin içindeki ses olduğunu ve bu sesi susturmak için bir şeyler yapmak zorunda hissettiğini açıkladı.

    Ikraam’da, bir parçasının içtenlikle kabul edilmek istediğini ve bu nedenle sevecen ve uyumlu olduğunu, diğer parçasının ise iç sesinden gelen öldürücü ve yıkıcı özellikler taşıdığını görebiliriz. Bedenini, hem zarar görmüş hem de zarar veren olarak gördüğü için, içinde ondan kurtulma isteği vardı. İstenmeyen, “kötü” kendilik yönleriyle özdeşleştirilmiş olan bedenine saldırmaktaydı; kendini kesip madde ve alkol kullanıyordu. Zihninde kendisinin bu “kötü” parçasından kurtulabileceği ve geride istenen, “iyi” bir yanının kalacağına dair bir fantezi vardı.

    Kendilik ve Ötekiyle İlişki

    Borderline yapıya sahip bireyler, çoğu zaman reddedilme ya da terk edilme tehdidine karşı kriz durumuna girerler. Bu durumu yine erken dönem deneyimleri bağlamında ele alabiliriz. Daha önce tartışıldığı gibi, bu hastalar genellikle kendilerini kapsayacak bir ötekinin yokluğunu deneyimlemişlerdir; bu nedenle içsel bir kapsayıcı nesneye dair sağlam bir duygulanım geliştirememişlerdir. Yansıtmalı özdeşim, gelişimin doğal bir parçası olarak, ancak kişinin yansıtacak bir yanıt alabileceği başka biri varsa işler. Bu olmadığında ise, dış nesne (yani bağlı oldukları kişi) ortadan kaybolursa hayatta kalamayacakları hissi doğar. Bu, bebeklerde iyi bilinen ayrılık anksiyetesidir; ancak yetişkinlerde daha az ele alınır. Fonagy, bu durumu, ötekiye dair zihinsel temsil (mental representation) kapasitesindeki bir başarısızlık olarak tanımlar ve bunun sonucunda nesne sürekliliğinde bir bozulma meydana gelir; kişi, öteki yokken onu zihninde tutamaz. Güvenilir ve kapsayıcı bir öteki olmadığında kendiliğe dair temsilde de bir eksiklik söz konusudur; birey, kim olduğunu bilemez ve duygularını ya da niyetlerini anlamlandırmakta zorlanabilir. Bu nedenle birey, büyüdükçe başka bir kişiye bağlanabilir; bu kişi geçici olarak bireye bir temsil sağlar ve bu temsil onun kimliği haline gelir. Ancak bu temsil, bireyin “gerçek” duygu ve niyetlerinin bir yansıması olmaktan çok, raftan seçilip giyilmiş bir kıyafet gibidir. Öteki kişi hayatından çıktığında, hastanın bu temsiliyeti ya da kimliği de onunla birlikte yok olur ve geriye dağılma hissi ile buna eşlik eden yok olma kaygısı kalır. Örneğin, bir hasta, birlikte olduğu kız arkadaşının sporla çok ilgili olması nedeniyle kendini tamamen spor dünyasına kaptırmıştı. Ancak ilişki sona erdiğinde, sporla aslında hiçbir gerçek bağı ya da ilgisi olmadığını fark etti ve derin bir boşluk duygusu yaşadı. Kısa sürede başka biriyle ilişki kurdu ve bu kişinin tiyatroya olan ilgisi, bu sefer onun “ilgi alanı” haline geldi.

    Bu erken dönem gelişimsel dinamikler, bireyin çocukken hayatta kalmak için bağımlı olduğu bakım verenin ya tahmin edilemez ve dengesiz ya da müdahaleci ve istismarcı olması durumunda daha da karmaşık bir hâl alır. Böyle bir durumda, birey hem bakım verene yakın olmaktan korkar hem de ondan ayrıldığında yok olacağına dair bir korku taşır. Bu durum, Henry Rey tarafından tanımlanan “klostro-agorafobik ikilem”e yol açabilir. Bu ikilemde bazı hastalar yakınlık ve temas ararlar; ancak ardından işgal edilmiş ve bunalmış hissederler (klostrofobik), bu nedenle öteki kişiyi uzaklaştırırlar. Fakat hemen sonrasında da yalnız ve çaresiz kalmaktan dehşete kapılırlar (agorafobik) ve yeniden yakınlık ararlar.[9] Borderline yapıdaki bireylerin kriz anlarındaki başvurularını değerlendirirken bu durumu akılda tutmak faydalı olabilir. Bu, Nora örneğine döndüğümüzde daha iyi anlaşılabilir (ayrıca kişinin psikolojik işleyişinde yansıtmalı özdeşim mekanizmasının daha da baskın hale geldiği durumlar için bkz. Bölüm 14).

    Klinik Örnek Nora: Bölüm 3
    Nora, kendini çok sıkıntılı hissettiği bir anda terapistiyle iletişime geçti. Partnerinden, son zamanlarda aralarındaki ilişkinin oldukça yakınlaştığını ve kendi başına kalmak için biraz alana ihtiyacı olduğunu söyleyen bir mesaj almıştı. Nora bu mesaja önce öfkeyle, ardından da yıkılmış bir şekilde tepki verdi; duyguları karmakarışıktı. Hayatın hiçbir anlamı kalmadığını hissediyor ve amitriptilinle intihar etmeyi düşünüyordu. Kendini güvende tutabileceğini hissetmiyordu ve başka bir çıkış yolu göremiyordu. Terapisti onu aradı ve kriz ekibiyle çalışmayı önerdi, ancak Nora hemen bu öneriye karşı çıkarak daha önce hiç tanımadığı o kadar çok insanla görüşmek istemediğini belirtti. Terapist bir kriz evine yatış önermeyi denedi, fakat Nora bu öneriyi de reddetti ve bunun hiçbir şeyi çözemeyeceğini söyledi. Terapistin önerilerine öfkelenerek telefonu kapattı ve gidip yüksek dozda ilaç alacağını söyledi.    Terapist durumu psikiyatristle görüştü ve sonunda Nora, Ruh Sağlığı Yasası kapsamında zorunlu yatışla akut bir psikiyatri servisine yatırıldı. Psikiyatri servisindeyken Nora içine kapanmıştı ve hemşirelik ya da tıbbi personelle düşüncelerini paylaşmıyordu. Birkaç kez, sakladığı jiletlerle kendini kestiği fark edildi. Servis ekibi bir değerlendirme yaptı ve bu yatışın herhangi bir terapötik fayda sağlamadığına karar vererek Nora’yı taburcu etme kararı aldı. Bu durum kendisine bildirildiğinde Nora çok üzüldü ve intihar edeceğini, eve gitmesinin güvenli olmadığını söyledi. Taburcu edilmeden bir gün önce kendisine refakatsiz olarak servisten çıkma izni verildi, ancak servise döndüğünde personele internetten satın aldığı morfinle yüksek dozda morfin kullandığını söyledi. İdrar testinde morfin pozitif çıktı. Tıbbi ekip, riskin çok yüksek olduğunu değerlendirerek Nora’nın taburcu edilemeyeceğine karar verdi.

    Burada Nora’nın yalnız kaldığında yoğun bir kaygı hissettiğini ve birine ulaşma ihtiyacı duyduğunu görebiliyoruz. Ancak ona yaklaşılmaya, örneğin kriz ekibi ya da servise yönlendirilerek yardım sunulmaya çalışıldığında kendini bunalmış ve sınırlarına girilmiş hissediyor; bu da onun daha çok içine kapanmasına ve ruhsal durumunun kötüleşmesine yol açıyor. Tam bu noktada, klinik ekip biraz geri çekildiğinde bu kez Nora kendini terk edilmiş, korkmuş ve yalnız hissediyor. Bu duygularla başa çıkmakta zorlandığı için de kendine zarar vererek yardım çağrısında bulunuyor ve bu şekilde tekrar bakım verenlerin ilgisini çekmeyi başarıyor.

    Borderline özellikler gösteren bireylerle yapılan bazı araştırmalar, onların reddedilme ya da dışlanma deneyimlerine çok daha yoğun olumsuz duygularla tepki verdiğini ortaya koymaktadır. Bu kişiler, deneysel ortamlarda dışlandıklarında, borderline tanısı olmayan bireylere göre daha fazla olumsuz duygular yaşıyorlardı. Dahası, sosyal olarak kabul edildikleri durumlarda bile kendilerini dışlanmış gibi hissedebiliyorlardı. Bu da gösteriyor ki, bu bireyler reddedilmeye karşı çok daha hassas ve bu tür deneyimlere verdikleri duygusal tepkiler daha yoğun olmaktadır.

    Borderline Güçlükleri Yaşayan Biriyle Terapi Sonlandırma Süreci

    Klinik Örnek Nora: Bölüm 4
    Nora, terapistiyle yaklaşık bir buçuk yıldır çalışıyordu ve terapi sürecinin planlı olarak sonuna yaklaşıyorlardı. Terapisti, Nora’nın başkalarının onu umursamadığı ya da dinlemediğine dair algısını fark etmeye başlamasından etkilenmişti. Nora, bu duygularını çocukluğunda annesiyle yaşadığı deneyimlerle ilişkilendirebilmiş ve aslında günümüzdeki insanların gerçekten ilgisiz olmayabileceğini, bunun yalnızca kendi algısı olabileceğini fark etmeye başlamıştı. Seanslar sona yaklaştıkça, terapisti Nora’nın giderek seanslara daha sık geç kaldığını ya da hiçbir haber vermeden gelmediğini fark etti. Bu sırada, Nora’nın kendisini çok kötü hissettiğini ve intihar düşüncelerinin arttığını belirttiği gerekçesiyle Nora’nın aile hekimi, terapisti arayıp endişelerini dile getirdi. Nora’nın terapi süreci boyunca azalan ve bir süre tamamen duran kendine zarar verme davranışları yeniden başlamıştı. Hekimi, terapinin bu aşamada sonlandırılmasının uygun olmadığını ve her şey yeniden daha istikrarlı bir hale gelene kadar sürenin uzatılmasını önerdi. Terapist, Nora’nın son döneme kadar oldukça iyi gittiği bir süreçte bu kötüleşmenin neden yaşandığını sorguladı. Acaba kendisi yanlış bir şey mi yapmıştı, ya da yanlış bir şey mi söylemişti?

    Terapi sürecinin sonuna yaklaşıldıkça Nora terapistini kaybedeceğini fark etmeye başladı ve bu durum ona oldukça zor geldi. Bu, onda terk edilme ve ilgisiz bırakılma duygularını tetikledi. Nora bu yoğun kaygıyla baş edebilmek için (bilinçdışı bir biçimde) bu kaygısını aile hekimine yansıttı. Aile hekimi de bu duyguları taşıyarak, rahatsız edici ve korkutucu bir durumla baş başa kaldığı hissine kapıldı ve durumu engellemek için terapinin sonlandırılmasına karşı çıktı. Terapistin kendisini bir şeyleri yanlış yapmış gibi hissetmesi ise Nora’nın iç dünyasıyla özdeşleşmesinin bir sonucu olarak görülebilir. Çünkü Nora da terapistinin onu bırakıyor olmasının altında kendi hatasının olması gerektiğine inanıyordu. Bu durum, terapi ve terapistin kaybının Nora açısından ne kadar acı verici olduğunu göstermektedir. Nora bu kayıpla başa çıkmak için, terapiyi ve terapisti değersizleştirerek bu kaybı önemsizleştirmeye çalışmaktadır. Eğer terapi ve terapist zaten “iyi” değilse, o zaman kaybedilecek bir şey de yoktur.

    Sekizinci bölümde de ele alındığı gibi, bir terapi sürecinin sona ermesi birçok karmaşık ve yoğun duyguyu beraberinde getirir. Bu durum, özellikle borderline işleyiş gösteren bireylerde daha da belirgindir. Dolayısıyla, bu duygulara terapi içerisinde yer verilmesi, üzerinde düşünülmesi ve çalışılması son derece önemlidir. Her kayıp acı vericidir; fakat bu acıya rağmen geçmişte iyi bir şeyin yaşanmış olduğunu zihinde taşıyabilmek, oldukça önemli bir deneyimdir — ki bu, borderline zorluklar yaşayan birçok bireyin hiç yaşamadığı bir durumdur.

    Tekniğin Bazı Uyarlamaları

    Eğer bu hastaların yaşadığı ilişkisel zorlukların altında yatan dinamikleri anlarsak, terapi sürecinde bunları dikkate alabiliriz. Terapide hem hasta hem de terapist tarafından ortaya çıkabilecek eyleme dökme ya da sahnelemelerin fark edilebilmesi ve terapiye taşınabilmesi için net ve tutarlı sınırların olması hayati önem taşır. Bu hastalar, nötr ifadeleri güvenilmez ya da düşmanca olarak yanlış yorumlamaya eğilimli olduklarından dolayı normalden daha açıklayıcı olmak önemlidir. Genellikle karşısındaki kişinin ne düşündüğüne (ör. “Ben bir yüküm, bana harcayacakları zamana değmem”) ya da ne hissettiğine dair  (ör. “Benden kurtulmak istiyorlar”) varsayımlar yaparlar. Nötr davranışlarda bile bu varsayımlarına kanıtlar bulabilirler (ör. “Terapist geç kaldı, bu da benimle gerçekten görüşmek istemediği anlamına gelir”). Bu nedenle, onların sizi bir terapist olarak nasıl deneyimlediğine dair bir merak içinde olmak faydalı olabilir. Terapist merkezli yorumlar sorun yaratabilir. Örneğin, “Sizi yargıladığımı düşünüyorsunuz” gibi bir yorum, muhtemelen “Evet, çünkü gerçekten öyle yapıyorsunuz” cevabını tetikleyecektir. Bu hastalar, düşündükleri ve hissettikleri şeyin tartışmasız bir şekilde gerçek olduğuna inanırlar. Bu durum “somut düşünme” (concrete thinking) ya da “-mış gibi” (as if) niteliğinin eksikliği olarak adlandırılır. Dolayısıyla, terapistin yorumunu “Beni sanki sizi yargılıyormuşum gibi deneyimliyorsunuz; çünkü bu, annenizle olan deneyiminizin bir parçasıydı” olarak anlamak yerine, hasta tarafından bir gerçeklik bildirimi olarak algılanabilir. Bu zihinselleştirme zorluğu göz önüne alındığında, klasik analitik yorumlar yerine hastanın deneyimine yönelik meraklı ve empatik bir tutum benimsemek, kesin bilgiye dayalı yorumlar yapmaktan daha faydalı olabilir. Örneğin: “Acaba X dediğimde sizi yargılıyormuşum gibi hissetmiş olabilir misiniz? Sanırım bu, kendinizi incinmiş ve bana karşı öfkeli hissetmenize yol açmış olabilir.” Terapistin bu merak ve şeffaflık içeren yaklaşımı, geçmişte travma yaşamış ve şu anda başkasının zihninde neler olabileceği üzerine derinlemesine düşünmekte zorlanan hastalar için daha yardımcı bir deneyim sağlayabilir.

    Borderline düzeyde işleyişe sahip bir hasta, terapistin ne düşündüğüne dair hızla kesin bir yargıya varır; bu yargı çoğu zaman olumsuz ya da eleştirel yöndedir ve ardından savunmacı bir pozisyona geçer. Terapistin zihninde analitik bir formülasyon ya da kuram olabilir; bu, terapiste dinamikleri, yansıtma süreçlerini ve aktarım–karşı-aktarım ilişkisini anlamada yardımcı olabilir. Ancak, bu formülasyonun hastaya doğrudan yorumlanması şart değildir. Bununla birlikte, hasta ile birlikte çalışarak hastanın o anda, aynı odada terapistle hangi duyguları hissettiğini anlamasına ve ifade etmesine yardımcı olmak önemlidir; bu duygular nefret, küçümseme ya da öfke olsa bile. Bu süreç, suçlayıcı, aşağılayıcı ya da duyguyu tekrar bastırmaya iten bir şekilde değil; özenli ve yargılayıcı olmayan bir tutumla yürütülmelidir. Amaç, hastanın duygularını ve yaşantılarını fark etmesini ve adlandırabilmesini sağlamak, böylece bunların terapötik olarak işlenebilmesidir. Daha önce de belirtildiği gibi, bölmelerin nerede ortaya çıktığını anlamak önemlidir ve bazen bölmenin her iki tarafıyla konuşmak faydalı olabilir. Örneğin, hem savunmasız ve korunmasız hissetme duyguları hem de öfke ve küçümseme duyguları. Terapist şöyle diyebilir: “Görüşmelerimizin sonuna gelirken, terapiye dair birden fazla duygunuzun olduğunu düşünüyorum. Bir yandan benimle görüşmenin faydalı olduğunu ve terapiyi özleyeceğinizi hissediyorsunuz. Ama diğer yandan, bitmesine dair öfkeli hissediyorsunuz; bu da sizi terapinin yetersiz olduğu ve size hiçbir fayda sağlamadığı sonucuna götürebiliyor.” Terapistin, hastanın bu deneyimlerini bütünleştirmeye çalışması, onları birbirine yaklaştırması ve hastanın nesnelerine yönelik ikircikli duygularını (hem sevgi ve özlem, hem de öfke ve nefret) kabul etmesi yararlı olabilir (bölme ve paranoid-şizoid konum üzerine daha fazla bilgi için bkz. Bölüm 2). Bu, hem rahatsız edici geçmişle hem de hastanın kendisine ve başkalarına verdiği zararlarla yüzleşmeyi gerektirdiği için acı verici bir süreçtir.”

    Son Sözler

    Karmaşık gelişimsel travma yaşamış kişilerle yürütülen terapötik çalışma, hem klinik hem de duygusal açıdan zorluklar barındırabilir. Ancak, bir kişinin davranışının ardındaki anlamı, bunun terapist ve diğer kişiler üzerindeki etkisini ve erken dönem ilişkilerine dair kökenlerini anlayabilirsek, bu süreç hem tatmin edici hem de faydalı hale gelebilir. Bu anlayışla şekillenen bir terapötik alan, kişinin kendini daha iyi tanımasına imkân sağlayabilir. Bu, Adam Phillips’in tanımladığı gibi, kişinin erken yaşantılarının “gerçeği” ile yüzleşmekten doğan yok olma korkusunun, onu farkında olmadan çevresinde yeniden sahnelenen ve hem acı veren hem de bir şekilde güvence sağlayan bir geçmiş yaratmaya nasıl yönlendirdiğini çözümlemeye başlamayı içerir. Bu süreç, kişinin kendi hikâyesini yeniden kurgulamasına olanak tanır. 

  • Yirmi Birinci Yüzyıla Uygun Bir Psikanaliz (1. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin [Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş]’in 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Psikanalitik düşüncenin canlılığı ve derinliği vardır. O, bana göre, zihne (mind) ilişkin en ikna edici modeldir. Psikanalitik düşüncenin içgörüleri yalnızca acı çeken insanlara yardımcı olmaya değil, aynı zamanda toplumdaki grup süreçlerini anlamaya da ilişkindir. Zihnin psikanalitik modelinin ve bilinçdışı dinamiklere titiz bir odaklanma ile analitik etkileşimin bizzat kendisinden ortaya çıkan türden bir ‘bilginin’ hasta için yararlı olacağı anlayışıyla belirgineşen psikanalitik yönelimli psikolojik müdahalelerin (psychoanalytically informed psychological interventions) güçlü bir savunucusu olmaya devam ediyorum.

    Bunlar korunmaya değer ‘kıymetli şeyler’dir (goods). ‘Koruma (protection)’ sözcüğünü bilinçli olarak kullanıyorum; çünkü dikkat kesilmemiz gereken tehditler vardır, fakat burada sanki seçkin bir azınlığın etrafında giderek daralan bir çember oluşturan korumacı bir tutumu savunmuyorum. Bu yaklaşım bize hiçbir zaman iyi hizmet etmemiştir. Ancak zihinsel acı çeken insanlara yardım etme konusunda neyi savunduğumuzu bilmek, korunmaya değer toplumsal ‘iyi bir şey’dir. Bu, diğer psikolojik terapi yöntemlerine üstünlük iddiasında bulunmayı gerektirmez; özgünlüğümüzü dile getirmeyi ve farklılığa saygı duymayı gerektirir.

    Psikanaliz, geleneksel olarak diğer terapötik modalitelere karşı kibirli bir tutum benimsemiştir. En iyi ihtimalle, bu yöntemler hoşgörüyle karşılanır. En kötü ihtimalle ise, belki de ‘öteki’ne yönelik bir korkuyu maskeleyen bir kuşkuyla değerlendirilirler. Bir meslektaşım, psikanalizin bilişsel davranışçı terapiye (BDT) bakışını mizahi bir biçimde, onu ‘Darth Vader’ın terapötik kolu/uzantısı (Darth Vader’s therapeutic arm)’ olarak tanımlayarak dile getirmişti. Allah için, psikanaliz de bazı BDT terapistleri tarafından, eşit derecede, irrasyonel olarak görülür.

    Psikanalitik kuram başlangıçta, tedavi eden terapistin kulaktan dolma kanıtları etrafında gelişmiştir. Her terapist sözde kanıtları biriktirdikçe, bu durum psikanalitik varsayımların doğruluğunu belirlemede bilinen bir mantık hatasına, yani geçmişte birlikte ortaya çıkma (co-occurrence) argümanına dayanan bir zemin hâline gelir. Bu, bir şey daha önce bir kez olmuşsa -örneğin bir hastanın öfkesini depresyona dönüştürerek yönetmesi- ve aynı örüntü yeniden gözlemleniyorsa, teorinin doğru olduğunu, yani depresyonun içe yöneltilmiş öfke olduğunu varsayma yanılgısına işaret eder. Bu argüman çekicidir, fakat kanıt değeri düşüktür. Klinisyenler olarak, çalışmamızı yönlendiren belirli varsayım ya da kuramlara dayanarak öngöreceğimiz tepkinin hastada görülmediği olumsuz örnekleri saptamak en zor olanıdır.

    Analitik fikirleri ve uygulamayı bilimsel değerlendirmeye açma girişimleri, bazı psikanalitik klinisyenler tarafından hâlâ belli bir kuşkuyla karşılanmaktadır; sanki bilimi analitik kuramların geçerliliğine ya da psikanalitik müdahalelerin etkililiğine ilişkin tartışmaya davet etmek, analitik ruhu şeytana satmakla eşdeğermiş gibi. Bazı psikanalitik klinisyenlerin yaptığı gibi, psikanalizin bir bilim olmadığını ve bu nedenle onu diğer bilimsel girişimlerin standartlarıyla değerlendirmeye çalışmanın anlamsız olduğunu savunmak, kritik bir meseleyi yalnızca bertaraf eder: Psikanaliz ve psikanalitik terapi psikolojik sorunlara yönelik tedavilerse, bunların nasıl işlediğini ve etkili olup olmadığını anlamak gibi bir sorumluluğumuz vardır. Ben katı bir deneyselci olmaktan çok uzaktayım; psikanaliz yalnızca bir felsefe olduğunu iddia etseydi, deneysel doğrulama bir sorun olmazdı. Sokrates’in ya da Heidegger’in insan doğasına ilişkin görüşleri son derece önemlidir ve kendimiz ve hayatlarımız hakkında düşünmemize yardım eder. Sokrates de Heidegger de, insan doğasına ilişkin aydınlatıcı çok şey söylemiş olmalarına rağmen, kendilerini psikolojik sorunları resmî olarak tedavi etmeye ve bunun için ücret almaya adamamışlardır. Psikanalizin psikolojik sorunlara bir tedavi olduğunu iddia etmesi ve sunumu için kamusal fon talep etmesi nedeniyle, elimizdeki yöntemlerin sınırlılıklarına rağmen, etkililiğini değerlendirme sorumluluğumuz vardır.

    Psikanalizin bilimle olan çelişkili ilişkisini eleştirdikten sonra, psikanaliz eleştirmenlerinin benimsediği dar görüşlü bilim kavrayışını da ele almak önemlidir (Shedler, 2020). Psikanalizin bilimsel statüsüne ilişkin eleştiriler artık iyice eskimiştir ve bayağılaşmıştır. Fonagy’nin bize hatırlattığı gibi:

    Nicel ölçümün araçsal olmadığı ve deneylerin -örneğin paleontolojide olduğu gib- tekrarının mümkün olmadığı durumlarda bile birçok disiplin bilim olarak kabul edilmektedir. Newton’un kuramı ‘yanlışlanabilir’ değildir vb. Dahası, belirli bir genellik düzeyinin ötesinde bir kuramı ‘kanıtlamak’ mümkün değildir; bir kuram ancak geniş bir olgular dizisini düzenleme biçimi bakımından kabul edilir ya da edilmez.

    (Fonagy ve diğerlerinde, 1999’dan aktaran)

    Bilim, çoğu zaman bilgiye giden tek saygın yol olarak idealleştirilir. Oysa bilimsel çaba hiçbir şekilde nötr ya da tutkudan arınmış değildir. Bir kuramı doğrulayan ve bir diğerini çürüten istatistiklerin ardında, Luborsky ve arkadaşlarının (1999) gösterdiği gibi, derin tutkularla hareket eden araştırmacılar vardır; öyle ki psikoterapötik sonuçlara ilişkin bir makalenin vardığı sonucu, yalnızca birinci yazarın kuramsal yönelimini bilerek bile öngörebildiğimizi ortaya koymuştur. Ancak bu uyarı, ampirik geleneğin içinde yararlı olabilecek olanı araştırmaktan bizi alıkoymamalıdır.

    Psikanaliz, insan zihnine ilişkin varsayımlarda bulunmamıza olanak tanır. Bu varsayımların birçoğunu ampirik olarak sınamak güçtür. Psikanalitik kavramlar karmaşıktır; ancak karmaşıklık, terimlerimizi operasyonelleştirmekten kaçınmak için yeterli bir gerekçe değildir. En azından kendi adıma, psikanalizin, kavramları araştırmanın yaratıcı yollarını bulabilecek yetkinliğe sahip olanların bunu daha verimli biçimde yapabilmeleri ve böylece psikanalizi bir kuram olarak ampirik bir temele kavuşturabilmeleri için, terimlerini operasyonelleştirme konusunda daha fazla çaba gösterebileceği konusunda pek kuşkum yoktur. Kuramlara yönelik bağlılıklar, daha yerleşik bir ampirik temel bulunmadığında, bir fikrin bizi ‘yakalamış’ olması ya da psikanalitik eğitimimizin ‘telkin edici bir atmosfer içinde’ yürütülmüş olması nedeniyle gelişir (Kernberg, 1986: 799). Benimsediğimiz kuramlar daha sonra hastalarımızla yaptıklarımızı gerekçelendirmek için kullanılır.

    Bütün bilgi hem rasyonel hem de irrasyonel güçlerin etkisine açıktır. Bilimsel bulguların statüsüne ilişkin aşırı basitleştirici bazı düşüncelere karşı koymak hayati önem taşır. Bununla birlikte, tüm bilginin bilinçdışı güçlere karşı savunmasız olduğu kabul edilecekse, bu durum klinik bilgimizin de benzer biçimde zedelenmiş olduğunu bize hatırlatır; öyle ki bir olguyu anlamaya hangi perspektiften yaklaşırsak yaklaşalım, değişmez biçimde düzeltici işlev görecek başka bir perspektife ihtiyaç duyarız. Araştırma, klinisyen için bu türden bir ‘öteki’ perspektifi sağlayabilir; tıpkı klinisyenin de araştırmacıyı, bilimsel görüş alanındaki olası kör noktalar konusunda uyarabilmesi gibi (Lemma, 2011, s. 13).

    Bilimsel ve titiz bir yaklaşımı benimsemek, kişinin mutlaka araştırma denemelerine bizzat katılmasını gerektirmez. Bununla birlikte, ister psikanalitik ister başka bir yönelimden olsun, tüm terapistlerin araştırmalara aşina olmayı mesleki rollerinin içkin sorumluluklarından biri olarak görmeleri gerektiğine güçlü biçimde inanıyorum. Bu konuda herhangi bir kuşkunuz varsa, bir hekimden beklentilerinizin ne olacağını kendinize sorun. Yalnızca yüz yıl önce uygulama yapan birkaç hekimin çalışmalarını iyi bildiğini ya da neden bir girişimi diğerine tercih ettiğini size bilgili bir biçimde açıklayamadığını, ya da seçtiği müdahalenin etkili olduğunun gösterilip gösterilmediğini söyleyemediğini bilseydiniz, onun önerilerine güvenir miydiniz? Psikoterapinin son derece güçlü bir araç olduğunu unutmamak gerekir; üstelik nasıl işlediğini hâlâ çok sınırlı ölçüde anlıyor olmamız nedeniyle bu güç daha da önem kazanmaktadır

    Özgül psikanalitik tekniklerin etkililiğine ilişkin araştırmaların göreli kıtlığı göz önünde bulundurulduğunda, yalnızca araştırmalarla desteklenen teknikleri sunmakla yetinseydim bu kitap oldukça zayıf kalırdı. Bu arada belirtmek gerekir ki, aynı durum diğer psikoterapi türlerine ilişkin bir kitap için de geçerli olurdu. Bilişsel davranışçı terapinin (BDT) psikoterapi sonuç literatüründen güçlü bir destek almış olması, fark yaratan temel müdahalelerin hangileri olduğunu bildiğimiz anlamına gelmez. Hatta araştırmaların işaret ettiği şey, BDT’de iyi bir sonuçla ilişkili olan bazı temel müdahalelerin, geleneksel olarak psikanalitik uygulamayla ilişkilendirilen teknikler olduğudur (Lemma, 2011, s. 13).

    Peki… İşe Yarıyor mu? Psikanalitik Psikoterapinin Kanıt Temelinin İncelenmesi

    İyi haberle başlayalım. Psikanalitik terapinin etkililiğine ilişkin kanıt temeli, bu kitabın ikinci baskısından bu yana genişlemiştir. Bununla birlikte, sağlık hizmetlerinde birincil itici güç olarak kanıta dayalı uygulama kalıcıdır; bu nedenle araştırma çabalarını sürdürmemiz gerekmektedir. Psikanalitik psikoterapi sunucuları olarak üzerimize yöneltilen talebe yanıt vermeli ve sunduğumuz şeyin kamusal ruh sağlığına özgün ve etkili bir katkı sağlayabildiğini göstermeliyiz. Kamusal hesap verebilirlik talebi, bizi benzeri görülmemiş bir güçle, psikanalitik bilgi birikiminin ve uygulamalarının tarihsel ilgi alanına ait bir kalıntı mı yoksa ruh sağlığı hizmetlerinin ön cephesinde yer alan bir yaklaşım mı olmasını istediğimizi düşünmeye zorlamaktadır (Lemma, 2011, s. 13)

    Bu talebe yanıt verebilmek, yerleşik uygulamalara yabancı gelebilecek (örneğin seans bazında sonuç izlemi gibi) farklı çalışma biçimlerini denememizi gerektirir; bu tür uygulamalar birçok kişiye terapötik durum içinde olup bitenlerle bütünüyle ilgisiz görünebilir. Savunulabilir biçimde, bu durum aynı zamanda kanıta dayalı dış kültüre, ayırt edici biçimde psikanalitik ve uygulamaya dayalı bir konumdan etkin bir yanıt vermemizi de gerektirir; böylece yalnızca bize dayatıldığını hissettiğimiz şeylere uymakla yetinmiş olmayız (her ne kadar kimi zaman zorunluluk gereği bunu yapmak durumunda kalsak da). Aksine, bilimsel araştırmanın farklı türlerine ilişkin söyleme katkıda bulunmamız ve çeşitli metodolojilerin sunduğu katkılar ile sınırlılıkları ortaya koymamız da temel bir gerekliliktir (Lemma, 2011, ss. 13–14).

    Psikoterapi araştırmalarının tarihine dönüp baktığımızda, psikanalitik müdahalelerin, ölçülen değişimlerin genellikle psikanalizin kapsayıcı amaçlarıyla doğrudan ilişkili olmadığı ve daha ziyade tıbbi bir müdahalenin hedeflerine uygun düştüğü araştırma denemelerinde rekabet etmek zorunda kaldığı açıkça görülmektedir. Kullanılan ölçütler büyük ölçüde keyfîdir; ancak kanıta dayalı uygulama kültürü içinde, dış dünyada kendiliğinden değeri olduğu varsayılan bir şeye karşılık geldikleri kabul edilmektedir (Kazdin, 2006). Sonuçları değerlendirmek amacıyla kullanılan birçok semptom ölçeğindeki değişimlerin gerçek yaşam açısından ne anlama geldiğini sorgulamak yerinde olacaktır. Ölçütler keyfî olsun ya da olmasın, değerlendirmeyi amaçladıkları tedavinin doğasına göre taraflı olmamaları gerekir; aksi takdirde, altta yatan patolojik süreci hedeflemek yerine ölçüm ölçeklerini hedefleyen tedavilerle karşı karşıya kalabiliriz (Fonagy, 2010).

    Kullandığımız müdahalelerin etkisini incelemek için başvurduğumuz metodoloji de eleştirel bir incelemeyi hak etmektedir. Son birkaç on yıl boyunca randomize kontrollü çalışma (RKÇ) [randomised controlled trial (RCT)], birçok kişi tarafından psikoterapi araştırmalarında altın standart olarak kabul edilmiştir. Ancak Sir Michael Rawlins1 daha 2008 yılında, kanıta dayalı tıpta RKÇ’lerin aşırı değerli görülmesine karşı uyarıda bulunmuş ve özellikle RKÇ sonuçlarının genellenebilir olup olmadığı sorusuna dikkat çekmiştir. Nitekim psikoterapi RKÇ’lerinin yürütüldüğü ortamlar, klinisyenler olarak alışık olduğumuz gerçek klinik durumdan oldukça farklıdır (La Greca ve diğerleri, 2009; Weiss ve diğerleri, 2009). Buna ek olarak, psikoterapi RKÇ’lerinde sunulan tedaviler; terapinin sıklığı, uygulamanın zamanlaması, tedavi süresi, eşzamanlı tedaviler ile uygulayıcıların beceri ve bağlılık düzeyi açısından klinik gerçeklikle nadiren örtüşmektedir. Dolayısıyla, bir araştırma denemesinden elde edilen yararın değerlendirilmesinin, gündelik klinik ortamlara uygulanabilir olup olmadığına ilişkin ciddi bir soru ortaya çıkmaktadır (Lemma, 2011, s. 14).

    Bu uyarıcı girişe rağmen, mevcut kanıt temeli müdahalelerimiz hakkında bize ne söylemektedir? İyi haber şu ki, psikoterapi (genel anlamıyla) etkilidir; psikoterapinin ortalama etki büyüklüğü, 1000’den fazla çalışmayı kapsayan bir değerlendirmede 0,8 olarak bulunmuştur (Wampold, 2001; Wampold ve diğerleri, 2007). Etki büyüklüğü [effect size], psikoterapiyle tedavi edilen bir kişinin, her ikisi de rastgele seçildiğinde, kontrol grubundaki bir kişiye kıyasla daha iyi durumda olma olasılığını ifade eder (Cohen, 1962). Bu, psikoterapi alan hastaların yaklaşık dörtte üçünün, kendi hâline bırakılarak iyileşmesi beklenenlere göre daha iyi bir durumda olduğu anlamına gelir. Psikoterapi çoğu durumda ilaç tedavisi kadar etkilidir ve bazı bağlamlarda -özellikle ağır semptomatolojinin söz konusu olduğu olgularda- her iki yaklaşımın birlikte kullanılmasının ek yarar sağladığına dair kanıtlar bulunmaktadır (örneğin Cuijpers ve diğerleri, 2008) (Lemma, 2011, s. 14)

    Açık nedenlerle -özellikle ekonomik olanlar başta gelmek üzere- ruh sağlığı hizmetlerini finanse eden kurumlar ile ekonomik durgunluklar ve çalışma yaşamının zorlayıcı koşullarının aday hastaların uzun süreli müdahalelere bağlanmasını güçleştirdiği özel sektörde, kısa süreli müdahalelere yönelik güçlü bir ilgi bulunmaktadır. Meta-analitik derlemeler, özellikle depresyon için kısa süreli psikodinamik psikoterapinin (PDT??)2 [brief psychodynamic psychotherapy], güçlü ön–son etkiler ortaya koyduğunu göstermiştir; bu bulgular hem randomize kontrollü çalışmalara hem de korelasyonel çalışmalara dayanmaktadır (Abbass ve diğerleri, 2008; Barber ve diğerleri, 2021; Cuijpers ve diğerleri, 2008; Knekt ve diğerleri, 2008; Leichsenring ve diğerleri, 2023). İlaç tedavisiyle karşılaştırılabilir bir etkililiğe sahip olduğuna dair kanıtlar da mevcuttur (Salminen ve diğerleri, 2008). Tipik olarak, kısa süreli kısa süreli PDT alan hastaların yaklaşık %40–50’si tedaviye yanıt göstermekte (depresyon belirtilerinde %50 azalma olarak tanımlanmaktadır) ve hastaların yaklaşık üçte biri remisyona ulaşmaktadır (Driessen ve diğerleri, 2013).

    Meta-analizler, tek tek araştırmaların ayrıntılı biçimde incelenmesi gereksiniminin bir kısmını ortadan kaldırır ve psikoterapi araştırmalarında sıkça görüldüğü üzere, her biri tek başına yetersiz örneklem büyüklüğüne sahip olan birden fazla çalışmanın bir araya getirilerek bilginin bütünleştirilmesine olanak tanır. Bununla birlikte, meta-analizler ancak bir araya getirilen çalışmalar hedef popülasyon, uygulanan tedavi yöntemi ve kullanılan sonuç ölçütleri açısından homojen olduğunda anlamlı sonuçlar ortaya koyabilir. Yakın tarihli bir sistematik derleme3, depresyon için kısa süreli psikodinamik psikoterapinin (PDT) depresyon şiddetini azaltmada ve hastaların yaşam kalitesi ile kişilerarası işlevselliğini iyileştirmede etkili olduğunu bildirmiştir (Leichsenring ve diğerleri, 2023). Ayrıca bu derleme, depresyon için kısa süreli PDT’nin etkililiğini inceleyen çalışmaların kalitesinin iyi olduğunu ve yayın yanlılığı riskinin düşük düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur (Lemma, 2011, s. 15).

    Giderek artan sayıda meta-analitik çalışma, birden fazla araştırmadan elde edilen bireysel katılımcı verilerinin bir araya getirilmesine dayanmaktadır. Bu yaklaşım, veri analizinin standartlaştırılmasını, katkıda bulunan çalışmalardan elde edilen bulguların doğrulanmasını, başlangıçta rapor edilmemiş verilerin analiz edilmesini ve en yararlı biçimde, hangi tedavilerin hangi hastalar için daha etkili olduğunu incelemeye olanak tanıyan potansiyel moderatör etkilerin değerlendirilmesini mümkün kılar. Bu tür çalışmalardan biri, Wienicke ve arkadaşlarının (2023) yakın tarihli araştırmasıdır; bu çalışmada 800’ün üzerinde katılımcıyı içeren 13 PDT çalışmasından elde edilen veriler bir araya getirilmiştir. Bu analiz, başlangıç düzeyinde görece yüksek depresyon düzeylerine sahip hastaların, başlangıç depresyon düzeyleri daha düşük olan bireylere kıyasla PDT’den daha fazla yarar görme eğiliminde olduklarını ortaya koymuştur (Lemma, 2011, s. 15).

    Şimdiye kadar PDT’nin sonuçlarını ‘alışıldık tedavi’ ile karşılaştıran araştırmalardan söz ettim; peki PDT diğer terapötik yaklaşımlarla karşılaştırıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkmaktadır? Yakın tarihli bir meta-analiz, sekiz temel psikolojik tedavi türüne ilişkin bulguları bir araya getirerek, toplamda 31.000’den fazla hastayı kapsayan 308 randomize kontrollü çalışmanın bütünleşik sonuçlarını rapor etmiştir (Cuijpers ve diğerleri, 2021). Bu derleme, 19 PDT çalışmasını ve altı diğer psikoterapiyi (bilişsel davranışçı terapi [BDT], davranışsal aktivasyon, problem çözme terapisi, ‘üçüncü dalga’ BDT, kişilerarası psikoterapi [KP] ve yönlendirici olmayan destekleyici danışmanlık) içermektedir. Tüm terapiler, alışıldık tedavi ve bekleme listesi kontrol koşullarıyla karşılaştırıldığında anlamlı etkilere sahip bulunmuştur. Farklı psikoterapilerin etkileri birbirlerinden anlamlı düzeyde farklılık göstermemiştir. Yalnızca danışmanlık, BDT, problem çözme terapisi ve PDT’ye kıyasla anlamlı biçimde daha az etkili bulunmuştur (Lemma, 2011, s. 15).

    Uzun süreli psikanalitik psikoterapi (USPP) [long-term psychoanalytic psychotherapy, (LTPP)], özellikle 18 ay ya da daha uzun süre tercih edilen tedaviden mahrum kalmayı kabul etmeyi gerektiren durumlarda randomizasyon sorunu nedeniyle, araştırmacılar için daha büyük bir güçlük oluşturmuştur; bununla birlikte elimizde bazı veriler bulunmaktadır. De Maat ve arkadaşları (2009), semptom azalmasının ölçüldüğü ve/veya kişilik değişimlerine ilişkin bilgilerin toplandığı, toplam 5000 hastayı kapsayan 27 çalışmayı gözden geçirmiştir. Birleştirilen sonuç ölçütlerinin etki büyüklükleri 0,8 ile 1 arasında değişmiş ve hatta izlem değerlendirmelerinde, bir miktar artma eğilimi göstermiştir; ayrıca bu etki büyüklükleri psikanaliz için psikoterapiye kıyasla bir ölçüde daha yüksek bulunmuştur. Semptomlara ilişkin başarı oranı, başarı en az orta düzeyde iyileşme olarak tanımlandığında, klinisyen değerlendirmelerine göre yaklaşık %70, hasta özbildirimlerine göre ise %60 ile %70 arasında saptanmıştır (Lemma, 2011, s. 15)

    Uzun süreli psikanalitik psikoterapinin (USPP) [long-term psychoanalytic psychotherapy, (LTPP)] etkililiğini inceleyen bir randomize kontrollü çalışma (RKÇ), Londra’daki Tavistock Kliniği’nde, en az iki farklı tedaviden yarar görmemiş ve tedaviye dirençli depresyon olarak değerlendirilen, uzun süredir majör depresyonu olan hastalarla yürütülmüştür (Fonagy, Rost ve diğerleri, 2015). Bulgular, USPP’nin tedaviye dirençli depresyonun uzun dönem sonuçlarını iyileştirmede yararlı olabileceğini göstermektedir. Özellikle, 42 aylık izlem değerlendirme sürecinde [during follow‐up] anlamlı farklılıkların ortaya çıkması, tedavi sonu değerlendirmelerinin ya da kısa süreli izlemlerin, psikanalitik sürece özgü gecikmeli terapötik kazanımların ortaya çıkışını gözden kaçırabileceğine işaret etmektedir. Bir diğer önemli çalışma ise Beutel ve arkadaşlarının (2023), USPP ile uzun süreli bilişsel davranışçı terapiyi (BDT) karşılaştıran beş yıllık, çok merkezli sonuç çalışmasıdır. Bu çalışma, kalıcı depresyon için iki temel tedavi yaklaşımını karşılaştıran en uzun süreli kontrollü araştırmadır. Bazı sınırlılıkları olmakla birlikte, bulgular dikkat çekicidir: Hem USPP hem de BDT için kalıcı ve karşılaştırılabilir semptom değişimleri saptanmıştır. Bununla birlikte, BDT ile karşılaştırıldığında USPP, işlevsiz örüntülere ilişkin içgörüyü artırmada daha üstün bulunmuş; bu durum, sosyal ilişkileri, yaşam kalitesini ve semptomları etkileyen psikolojik kapasitelerde bir iyileşmeye işaret etmiştir (Lemma, 2011, s. 16).

    Psikanalitik yaklaşımların depresyon tedavisindeki etkilerine ilişkin araştırmaları ele aldım; çünkü bunlar sayıca çoğunluğu oluşturmaktadır; ancak hastaları terapiye getiren diğer sorunlar ne durumdadır? Leichsenring ve arkadaşlarının (2023), yetişkinlerde yaygın ruhsal bozukluklarda PDT’ye ilişkin kanıtları ele alan sistematik derlemesi, ampirik olarak desteklenen tedavilere (AODT) [empirically supported treatments, (EST)] yönelik güncellenmiş bir modele dayanmaktadır. Yeni AODT ölçütleri şu odakları gerektirmektedir: (1) tekil çalışmalar yerine sistematik (nicel) derlemeler (meta-analizler), (2) çalışma kalitesi, (3) istatistiksel anlamlılığa ek olarak klinik anlamlılık, (4) kısa dönem etkililiğe ek olarak uzun dönem sonuçlar, (5) semptom iyileşmesine ek olarak işlevsellik ya da sağlıkla ilişkili diğer sonuçlar, (6) araştırma dışı klinik ortamlara genellenebilirlik, (7) kategorik tanıların vurgusunun azaltılması ve sendromlar ile tanısal açıdan karmaşık hastaların öne çıkarılması ve (8) psikopatolojinin ve terapötik değişimin mekanizmaları. Toplamda 11 meta-analiz bu derlemeye dâhil edilmiştir. Gözden geçirilmiş EST ölçütlerine göre, PDT’nin etkililiğine ilişkin kanıtlar yalnızca depresyon için değil, aynı zamanda anksiyete, kişilik ve somatik semptom bozuklukları için de mevcuttur (Lemma, 2011, s. 16).

    Daha önce de belirttiğim gibi, her araştırmadan kaçınılmaz olarak doğan temel sorulardan biri, bulguların rutin klinik uygulamada yinelenebilirliğidir. İyi haber şu ki, artık bu bulguların rutin klinik uygulamalara genellenebileceğini düşündüren güçlü kanıtlara sahibiz (Gaskell ve diğerleri, 2023). Bulgular bir arada değerlendirildiğinde, PDT’nin depresyon için kuşkusuz etkili olduğu doğrulanmaktadır. Anksiyete, genel psikopatoloji ve yaşam kalitesi ölçümlerinde bireysel düzeyde gözlenen iyileşmeler, etkinin yalnızca semptomlar üzerindeki etkiden daha geniş kapsamlı olduğunu da düşündürmektedir (Lemma, 2011, s. 16).

    Şimdiye kadar gözden geçirilenleri değerlendirdiğimizde, iyimser olmak için gerekçelerimiz olduğu söylenebilir: En güncel çalışmalar, PDT’nin etkililiği konusunda sağlam bir iddia ortaya koyabildiğini doğrulamakta ve bu durum, terapi seçimi yapılırken hasta tercihlerine daha fazla ağırlık verilmesini haklı kılmaktadır (Cuijpers ve diğerleri, 2021). Bununla birlikte, araştırmalar bize PDT’nin işe yaradığını söylemekle birlikte, henüz nasıl işe yaradığını anlamamıza yeterince yardımcı olmamaktadır. Bu durum, giderek artan biçimde terapötik etkililiğin moderatörlerine ve ortak faktörlere ilişkin bir anlayış gerektirecektir. (Lemma, 2011, s. 16).

    Son on yılda, psikolojik bozukluğu kategorik olarak değil boyutsal olarak formüle eden transdiyagnostik yaklaşımlara yönelik artan bir ilgiye tanıklık etmekteyiz. Bu, bireylerin ‘normal’ ya da ‘anormal’ olarak ikili biçimde ele alınmadığı, aksine bir süreklilik üzerinde konumlandırıldıkları anlamına gelir. Önemli olarak, boyutsallık merceğinden bakıldığında, komorbidite (örneğin depresyonun anksiyete ile birlikte görülmesi) en iyi, anksiyete ve depresyon arasında sözde ortak faktörlerin bulunmasına bağlı olarak anlaşılır. Buna karşılık, bu tür ortak özellikler, müdahalelerimizi semptomatik görünümü büyük olasılıkla temellendiren mevcut psikopatolojik tablonun paylaşılan özelliklerine (örneğin kişilerarası işlevsellikteki sorunlara) yöneltme doğrultusunda işaret eder. Bu boyutsal yaklaşım, psikanalitik formülasyonla uyumludur (bkz. Bölüm 5).

    Ruh sağlığı hizmetlerinde karmaşıklıkla rutin olarak karşılaşılmaktadır. Tek bir psikiyatrik tanıya sahip hastaların yaklaşık yarısı, aynı zamanda ikinci bir tanı için de ölçütleri karşılamaktadır. Buradan iki sonuca varılabilir: Ya ruhsal bozukluklar gerçekten kümelenme eğilimi göstermektedir ya da -daha olası olarak- tanı sistemlerimiz çizgileri doğaya aykırı biçimde çizmektedir. Bu farkındalık, tanısal sınıflandırmanın prangalarını gevşetmeye yönelik bir ilgi doğurmuştur. Klinik uygulamada karşılaştığımız karmaşıklık, psikiyatrik bozuklukların altta yatan tek bir boyutun ürünü olduğuna işaret eden giderek artan kanıtlarla örtüşmektedir: tıpkı ‘g’nin [general intelligence factor] genel bir zekâ faktörünü temsil etmesi gibi, genel bir psikopatoloji faktörüne yönelik ortak bir yatkınlık. ‘P faktörü’ [general psychopathology factor] olarak adlandırılan bu kuramsal kavram, psikiyatrik bozuklukların tedavisi ve önlenmesi için önemli yeni yollar sunma potansiyeli taşımaktadır (Lahey ve diğerleri, 2012).

    Farklı psikopatoloji biçimlerinin birlikte görülmesini açıklayan bir p faktörüne ilişkin kanıtlar giderek artmaktadır (Caspi ve Moffitt, 2018). Fonagy, Campbell ve çalışma arkadaşları (2017), p faktörünün depresyon ya da anksiyete gibi klinik sunumlarda sıklıkla gözlemlediğimiz fenomenolojik heterojenliği anlamamıza yardımcı olabileceğini ileri sürmekle birlikte, bunun öncelikle özgül kırılganlık faktörlerinin varlığını ifade eden bir kavram olarak anlaşılmaması gerektiğini savunmuşlardır. Aksine, onlara göre paylaşılan şey dayanıklılığın yokluğudur [absence of resilience]; bununla kastettikleri, ‘olumlu yeniden değerlendirme mekanizmalarının yokluğu’dur (Fonagy, Luyten ve diğerleri, 2017: 1). Başka bir deyişle, bu tür bireyler yaşamda stresle ve zorluklarla karşılaştıklarında, olumlu yeniden değerlendirme kapasitesine sahip değildirler. Birey, sürekli değişen bir çevrede, kendilikle ve ötekilerle ilişki kurmaya dair sabit bir modele dayanır. Yazarların öne sürdüğü üzere, bu katı şablonlar, sonuçları ne kadar uyumsuz olursa olsun, biyolojik ve çevresel etmenlere ve zorluklara uyum sağlama girişimlerini yansıtmaktadır. Fonagy ve çalışma arkadaşları, birçok psikopatoloji türünün, epistemik güvenin [epistemic trust] -yani başka bir kişiden gelen yeni bilgiyi güvenilir, genellenebilir ve ilgili olarak kabul etme istekliliğinin (bkz. Bölüm 3)- ve bunun olanaklı kıldığı sosyal öğrenme sürecinin geçici ya da kalıcı biçimde bozulmasıyla karakterize edilebileceğini ileri sürmektedir. Epistemik güvene yapılan bu vurgu, yakın dönemde dinamik kişilerarası terapi (DKT) [Dynamic Interpersonal Therapy, DIT] modeline getirdiğimiz uyarlamalar üzerinde etkili olmuştur. Şimdi bu konuya geçiyorum.

    Uygulamalı Psikanalitik Çalışma: Dinamik Kişilerarası Terapinin Gelişimi ve Uygulamaları

    Gördüğümüz üzere, kanıta dayalı uygulama kültürü, psikanalitik terapi uygulayıcılarını bu terapi biçiminin etkililiğini gerekçelendirme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu kültür, anlaşılır biçimde, psikanalitik uygulamanın adeta bir ‘düşmanı’ olarak deneyimlenebilir; ancak bir tehdit oluşturmasının yanı sıra, gerçekte dikkatimizi yalnızca hastalara sunduklarımızın niteliğini izleyebilmek için yaptıklarımızı sistematik olarak değerlendirme gerekliliğine değil, aynı zamanda terapistlerin yetkinliği gibi çetrefilli bir soruya da yararlı biçimde yöneltmiştir: bu yetkinliği nasıl tanımladığımız, nasıl geliştirdiğimiz ve nasıl değerlendirdiğimiz.

    2008 yılında, psikanalitik terapiyi uygulamak için gerekli yetkinlikleri belirlemeye yönelik kanıta dayalı bir metodoloji kullanan bir projede yer alma ayrıcalığına sahip oldum. ‘Psikodinamik Yetkinlikler Çerçevesi’ [Psychodynamic Competences Framework] (Lemma ve diğerleri, 2008)⁴˒⁵, etkililiğe ilişkin ampirik kanıtlara dayanan bir psikodinamik yetkinlikler modelini tanımlamaktadır. Bu çerçeve, bir arada ele alındığında, sonuç çalışmalarında gözlemlenen ve kanıtlanmış iyi klinik uygulamayı temsil eden çeşitli etkinlik alanlarını ortaya koymaktadır. Bu ayrıntılı ve hakemli çalışma, psikoterapi kılavuzlarının sistematik incelenmesi ve farklı psikanalitik ekolleri temsil eden psikanalitik klinisyenler ile araştırmacılardan oluşan bir uzman referans grubuyla yürütülen eleştirel ve titizlikle kayıt altına alınmış tartışmalar aracılığıyla, çeşitli psikanalitik gelenekler arasındaki farklılıkları ve örtüşmeleri örneklememe olanak tanıdı. Bu süreç, psikanalitik çalışmanın neyi oluşturduğuna ve onu diğer psikolojik müdahale türlerinden neyin ayırt ettiğine ilişkin mikro düzeyde bir haritalamayla sonuçlandı. Açılır menülere meraklı olan okurlar, haritaya tıkladıklarında erişilebilen ve bunun ne anlama geldiğine dair daha da ayrıntılı bir dökümü ilgiyle inceleyebilirler.⁶

    4Yetkinliklerin tam listesine www.ucl.ac.uk/CORE adresinden erişilebilir.

    5Birleşik Krallık’ta Mayıs 2007’de başlatılan Psikolojik Terapilere Erişimin İyileştirilmesi, PTEİP [Improving Access to Psychological Therapies, IAPT] programı, psikolojik terapilerin uygulanmasına yönelik yetkinliklerin geliştirilmesine ilişkin çalışmaların ilk dalgası için arka planı oluşturmuştur. Bilişsel davranışçı terapiye (BDT) ilişkin yetkinlik modeli, özellikle diğer psikolojik terapilerle ilişkili yetkinliklerin ifade edilmesine yönelik bir ‘prototip’ olarak geliştirilmiştir.

    6Bakınız: www.ucl.ac.uk/clinical‐psychology/competency‐maps/psychodynamic‐map.html.

    Bu çalışma, etkililiğe ilişkin kanıt iddiaları en güçlü olan psikodinamik yaklaşımların belirlenmesiyle başlamıştır; bu belirleme, bir el kitabının mevcut olduğu kontrollü çalışmalardaki sonuçlara dayanmıştır. Hangi çalışmaların seçileceğini saptamak için, Roth ve Fonagy’nin (2005) psikolojik terapilere ilişkin derlemeleri, Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmellik Enstitüsü [National Institute for Health and Clinical Excellence, NICE] için yürütülen kapsam belirleme çalışmaları çerçevesinde Sonuçlar, Araştırma ve Etkililik Merkezinde [Centre for Outcomes, Research and Effectiveness] tutulan klinik çalışma ve sistematik derleme veritabanıyla birleştirilmiştir. Ortaya çıkan bu birleşik listelerden (uzman bir referans grubuyla birlikte), çerçeveye dâhil edilmesi uygun nitelikteki klinik çalışmalar belirlenmiş ve bu çalışmalarda kullanılan el kitaplarına ulaşılmıştır. Yalnızca el kitabına erişilebilen çalışmalar kapsama alınmıştır. Daha sonra bu el kitapları, terapistlerden ne yapmalarının beklendiğine odaklanılarak dikkatle incelenmiştir. Bu niteliksel analiz, psikanalitik psikoterapi uygulamak için gerekli olan çekirdek, özgül ve meta-yetkinliklerin formüle edilmesine temel oluşturmuştur (bkz. Şekil 1.1). Bu yetkinlikler, mümkün olduğunca, el kitaplarının yazarları ve uzman referans grubu tarafından hakem değerlendirmesine tabi tutulmuştur. Bu el kitaplarını tamamlamak üzere, psikanalitik terminolojiyi açıklayan ve bu kavramların klinik uygulamaya nasıl tercüme edildiğine ilişkin açık betimlemeler sunan, literatürde sıkça atıf alan çeşitli metinlere de başvurulmuştur (örneğin Bateman, 2000; Etchegoyen, 1999; Greenson, 1967)

    Dinamik kişilerarası terapinin (DKT) geliştirilmesine yönelik gerekçe, yetkinlik haritalamasından doğmuştur. Klinikisyenler, eğitmenler ve araştırmacılar olarak sahip olduğumuz ortak deneyim (Lemma ve diğerleri, 2011a), yetkinlik çerçevesinin, mevcut kanıt temeline dayanan ve paylaşılan temel psikodinamik ilke ve teknikleri bütünleştiren bir protokol geliştirmek için bir fırsat sunduğuna bizi ikna etmiştir; bu protokol, duygudurum bozukluklarına (depresyon ve anksiyete) spesifik bir odakla uygulandığında, dışsal ya da ampirik bir inandırıcılık da taşımaktadır. Duygudurum bozukluklarına yönelik bu orijinal odak bizim çıkış noktamız olmuştur; ancak birazdan açıklayacağım üzere, model zaman içinde evrilmiş ve günümüzde yeni uygulama alanları ortaya çıkmıştır (Lemma ve diğerleri, 2024).

    DKT amaçlı olarak [deliberately] psikodinamik terapilerin (PDT) tamamından alınmış yöntemleri kullanan 16 seanslık bir modeldir. Yeni bir psikodinamik alt-modalite olarak tasarlanmamıştır. Aksine, araştırma denemelerinde değerlendirilmiş PDT uygulamalarından türetilen temel müdahaleleri bir araya getiren bir tedavi ve eğitim kılavuzu niteliğindedir.

    DKT, başta nesne ilişkileri kuramı, Sullivan’ın kişilerarası psikanalizi ve bağlanma kuramı olmak üzere çeşitli psikanalitik geleneklerden beslenmektedir. Özellikle, Kernberg’in (1980), aktarım odaklı psikoterapinin (Clarkin ve diğerleri, 2006) kuramsal çerçevesi içinde nesne ilişkileri kuramını ego psikolojisiyle bütünleştirmesi, DKT’nin kuramsal dayanağının ve müdahaleye yönelik bir odağın formüle edilme biçiminin merkezinde yer almaktadır.

    Bir yaklaşım olarak DKT, hastanın içsel ve dışsal ilişkilerine, depresyon ve/veya anksiyete belirtilerine yol açan hastanın mevcut yaşamındaki sorunlarla bağlantılı olacak biçimde doğrudan odaklandığı için kişilerarasıdır [interpersonal]. Kişilerarası bir odak, başta KP [Kişilerarası Psikoterapi (Interpersonal Psychotherapy, IPT)] (Weissman ve diğerleri, 2000) olmak üzere, diğer bazı modalitelerle de paylaşılmaktadır; nitekim, bir ölçüde kafa karıştırıcı biçimde, DKT adının bir bölümünü de KP ile paylaşmaktadır. Bununla birlikte, DKT’deki ‘kişilerarası’ vurgusu önemlidir; çünkü DKT’yi daha çok intrapsişik etmenlere odaklanan dinamik modellerden açık biçimde ayırır. İçselleştirilmiş nesne ilişkilerini ele almayan KP’nin aksine, DKT, mevcut anda etkinleşen ve başvuran sorunlarla anlamlı biçimde bağlantılı olan, seçilmiş tek bir içselleştirilmiş -çoğu zaman bilinçdışı- nesne ilişkisine sistematik olarak odaklanır.

    DKT, hastanın sorunlu ve sınırlandırılmış bir ilişkisel örüntüyle bağlantılı olarak dışsal ve içsel gerçeklik arasındaki etkileşimi anlamasına yardımcı olmayı hedeflemesi bakımından dinamik [dynamic] bir odağa sahiptir. Bu doğrultuda, hasta açısından utanç verici, korkutucu ya da hatta aşırı derecede uyarıcı olarak deneyimlenebileceği için savunmalarla farkındalıktan uzak tutulan bilinçli olmayan [non‐conscious] bir yaşantı alanını ele alır. Bu özellik, DKT’yi bir kez daha KP’den ayırmakta ve onu diğer psikodinamik modellerle yakından ilişkilendirmektedir.

    DKT terapistinin iki temel amacı vardır: (1) ilişkilenmeye özgü çekirdek, bilinçdışı ve yineleyici bir örüntüyü tanımlayarak, hastanın başvuru semptomları ile ilişkilerinde olup bitenler arasındaki bağlantıyı anlamasına yardımcı olmak; ve (2) hastanın kendi zihinsel durumları üzerine düşünümsel kapasitesini teşvik etmek ve kişilerarası güçlükleri yönetme becerisini geliştirmek. DKT terapisti, hastanın ilişkilerini yönetme biçiminde değişim yaratabilmesini sağlamak amacıyla, fiilen prosedürel hale gelmiş olanı açık kılmaya özel bir ilgi gösterir.

    Amaç yalnızca bilinçdışı bir çatışma üzerinde çalışmak değildir; bunun yerine, hastanın kişilerarası yaşantılarına ilişkin anlatımlarını, kendi deneyimini düşünme ve hissetme kapasitesini geliştirmesine yardımcı olmanın bir yolu olarak kullanmaktır. Bu odak, DKT’nin temelini oluşturur ve tekniği şu ölçüde yönlendirir: terapistin müdahalelerinin (örneğin aktarımın yorumlanmasının) ne derece yardımcı olduğu, hastanın öznel deneyimi üzerine düşünme kapasitesini uyarmaya yardımcı olup olmadıkları ölçütüne göre değerlendirilir.

    DKT’nin terapötik duruşu ayırt edicidir [distinctive]: hasta ile daha etkin ve açıkça işbirliğine dayalı bir biçimde çalışılır. Analitik tutumun temel ilkelerine bağlı kalınmakla birlikte, uygun olduğunda terapistin müdahalelerini bağlamsallaştırmaya yönelik bir çaba gösterilir. Örneğin, hasta terapistin sessizliğine, terapistin kendisini yargıladığı duygusuyla tepki verirse, terapist kendi sessizliğinin hasta tarafından nasıl deneyimlendiğine ilişkin bir kabul ve ilgiyi ifade eder ve hatta bu sessizliğin, hastanın zihninde olanı dile getirebilmesine alan açma yönündeki bir girişim olduğunu açıklayabilir (destekleyici bir müdahale). Aynı zamanda ise, bu sessizliğin tetiklediği zihinsel durumu tanımlama ve keşfetme sürecine hastayı dâhil etmeye odaklanmayı sürdürür (hastanın, sessizliğin zihninde açığa çıkardıklarından basitçe ‘kurtarılma’ arzusunu engelleyici olarak deneyimlenebilecek keşfedici bir müdahale).

    DKT terapisti, terapinin odağı olarak üzerinde uzlaşılmış olan kişilerarası süreçle ilişkili biçimde hastanın zihinsel durumlarının birlikte keşfini önceleyen, ‘bilmeyen’ ancak meraklı bir duruş benimsemeye çaba gösterir. Derin bilinçdışı malzemeye yönelik yorumlardan genellikle kaçınılır; bunun yerine, hastanın kendi dolaysız deneyiminden bir adım geri durabilmesini ve böylece bu deneyim üzerine düşünebilmesini mümkün kılacak kendi kapasitesinin kolaylaştırılması ve desteklenmesi tercih edilir.

    Başlangıçtan itibaren vurgu, özellikle terapi için anlamlı bir odak sağlayan bir formülasyona ulaşma sürecinde, hasta ile işbirliğine dayalı biçimde çalışmaya yöneliktir. Terapist, DKT’nin doğası ve hastanın sorunlarına ilişkin kendi anlayışı konusunda açık davranır; formülasyonu hasta ile açıkça tartışır ve birlikte gözden geçirir. Amaç, hastanın çalışmanın odağı üzerinde uzlaşma ve bu odağı anlama sürecine aktif olarak katılabilmesi için bir olanak yaratmaktır.

    Orijinal 16 seanslık DKT modeli, her biri kendine özgü stratejilere sahip üç aşamadan oluşur: katılım/değerlendirme aşaması (1–4. seanslar), orta aşama (5–12. seanslar) ve sonlandırma aşaması (13–16. seanslar). Başlangıç aşamasının [initial phase] (1–4. seanslar) temel görevi, terapi için bir odak formüle etmektir. DKT, formülasyonda, hastanın depresyon ve/veya anksiyete deneyiminin psikodinamik özgüllüğünü vurgulayan idiografik bir yaklaşımı benimser. Belirlenen odak, kişilerarası duygulanımsal örüntü (KDÖ) [interpersonal affective pattern, IPAF] olarak adlandırılan, baskın ve yineleyici tek bir bilinçdışı duygulanımsal ve kişilerarası örüntü etrafında yapılandırılır. Hasta ile çalışma odağı olarak üzerinde uzlaşılan kişilerarası duygulanımsal örüntü, hastanın kişilerarası tarzını karakterize eden ve kişilerarası davranışı örgütleyerek ilişkilerinde güçlükler yaşamasına yol açan, belirli bir bir-öteki-ile-ilişki-içinde-kendilik [self‐in‐relation‐to‐an‐other] temsiline dayanır. Bu temsil tipik olarak bir ya da daha fazla duygulanım ile bağlantılıdır. Duygulanımlar, hastanın zihninde özgül bir kendilik-öteki temsilinin etkinleşmesine verilen tepkiler olarak anlaşılmaktadır (Kernberg, 1980).

    Geçmiş yaşantılar, mevcut işlevselliği ve içsel nesne ilişkilerini açık biçimde biçimlendirmekle [informed] birlikte, DKT’nin başlıca odağını kendi başına oluşturmaz. Bu yaşantılar, hastanın mevcut güçlüklerini zaman içindeki yaşantısal bağlamı içinde anlamlı biçimde çerçevelemek amacıyla, hasta ile paylaşılan formülasyona dâhil edilebilir; ancak terapötik sürecin merkezi bir bileşeni değildir. Bunun yerine, terapinin kısa süreli niteliği göz önünde bulundurularak, odak başvuruda dile getirilen semptom(lar)la yakından bağlantılı olan, hastanın kişilerarası işlevselliğinin çekirdek bir kesiti üzerine yöneltilir (yani kişilerarası duygulanımsal örüntü (KDÖ)). Terapist, en önemli mevcut ve geçmiş ilişkileri belirler; ancak bunu şimdiye vurgu yaparak yapar. Terapist, ilişkinin biçimini, onu sürdürmekte kullanılan temel süreçleri (örneğin eksiklikler [deficit] ve savunmalar [defence]), zaman içinde değişip değişmediğini ve sorunlarla nasıl ilişkili olduğunu ortaya koymaya çalışır.

    Kişilerarası duygulanımsal örüntü (KDÖ), terapinin orta aşamasında [middle phase] (5–12. seanslar) terapistin müdahalelerine rehberlik eder. Bu aşamada terapist, hastanın KDÖ’sü üzerinde odaklanmayı sürdürmesine ve kişilerarası güçlüklerini çözümlemeye yönelik yeni yollar üzerine düşünmesine yardımcı olur. Hastanın, kendi zihninde, başkalarının zihinlerinde ve önemli etkileşimlerde olup bitenleri psikolojik olarak anlamlandırabilmesini teşvik etmek ve desteklemek yönünde tutarlı bir çaba gösterilir.

    Son dört seans sonlandırma aşamasını [ending phase] (13–16. seanslar) oluşturur ve terapinin sona ermesine ilişkin duygulanımsal deneyimin ve bilinçdışı anlamın hasta tarafından keşfedilmesine, ilerlemenin gözden geçirilmesine ve hastanın gelecekte karşılaşabileceği güçlükleri ve kırılganlıkları öngörebilmesine yardımcı olmaya ayrılmıştır.

    Yıllar içinde DKT, uluslararası düzeyde giderek daha fazla benimsenmiş ve günümüzde birçok Avrupa ülkesinde, Kuzey Amerika’da ve Asya’da kamu ruh sağlığı hizmetleri kapsamında sunulur hâle gelmiştir. Eştanılılığın yaygın olduğu, daha karmaşık sorunlarla başvuran hastalara yardımcı olmak amacıyla uyarlanmış bir uygulamaya yönelik ilgi de artmıştır. Pek çok karmaşık olguda hasta, diğer insanlara karşı derin bir güvensizlik sergiler. Bu durum, terapistle olan ilişkiyi de kapsar ve sıklıkla olumsuz ya da son derece istikrarsız bir aktarımla, eyleme dökmeyle, sahnelemelerle ve çalışmada tıkanmalar ile sonuçlanır. Bu hastalar, (değişen) sosyal çevrelerine esnek biçimde yanıt veremezler. Bunun yerine, daha önceki ilişki bağlamlarında sınanmış ancak yeni sosyal bilgilerin beklentilerini potansiyel olarak dönüştürmesine olanak tanımayan, uyumsuz ve duyarsız bir beklentiler kümesini dayatırlar. Bu hastaların önceden var olan sosyal ‘şablonları’, ister iyi huylu ister yıkıcı olsun, mevcut kişilerarası durumlarıyla zayıf bir uyum içindedir; bu durum, önceki sorunlarını daha da ağırlaştıran ve mevcut ile yeni ilişkileri sürekli olarak bozan ilişki güçlükleri üretir (Allen, 2021). Başkaları buna eleştirel tepkiler vererek, hayal kırıklığını ifade ederek ya da hastayı geri çevirerek karşılık verebilir. Bu da, hastanın özgüvenini ve güven duygusunu azaltır ve beklentilerini düzeltebilmesine yardımcı olabilecek sosyal bağlanma ve haz deneyimleri yaşama olasılığını sınırlar. Bu hastaların, terapi ortamı da dâhil olmak üzere, iyi huylu yeni çevrelerden yarar görme olasılığı daha düşüktür; bu durum, öğrenme ve farklı bağlamlara uyum sağlama potansiyellerini zayıflatır.

    Bu grupta bağlanma güçlüklerinin ve ayrılma travması öykülerinin yaygınlığı göz önüne alındığında, özgün 16 seanslık model bu hastalar için fazla aceleci görünmüştür. Bu hasta grubuyla çalışan klinisyenler, terapinin orta aşamasındaki daha odaklı çalışmayı destekleyebilecek kadar güçlü bir terapötik ittifak geliştirebilmek için öncelikle daha uzun bir başlangıç katılım aşamasına ihtiyaç duyulduğunu saptamışlardır. Bu hastalar genellikle bir kişilerarası duygulanımsal örüntünün (KDÖ) belirlenmesini yararlı olarak deneyimleseler de, kişilerarası anksiyeteleri ve buna eşlik eden savunma stratejileri daha yerleşik olduğu için derinlemesine çalışma [working-through] aşaması için daha fazla zamana gereksinim duyulmuştur. Daha karmaşık olan bu grubun sunduğu mentalizasyon alanındaki özgül yetersizlikler, özgün 16 seanslık modelde savunduğumuzdan daha fazla olmak üzere, geleneksel psikanalitik tekniklerin yanı sıra mentalizasyon tekniklerinden de yararlanma gereksinimine işaret etmiştir. Bu deneyimler, kompleks tedavi için DKT’nin [DIT for complex care (DITCC): Kompleks Tedavi İçin Dinamik Kişilerarası Terapi=KTDKT] geliştirilmesine ve bu yaklaşımı kullanan ilk pilot çalışmanın yürütülmesine yol açmıştır (Rao ve diğerleri, 2019).

    Kompleks Tedavi İçin Dinamik Kişilerarası Terapi (KTDKT), yaklaşık bir yıla yayılan 26 seanstan oluşur: 20 haftalık seansı izleyen 6 iki haftada bir yapılan seans, buna ek olarak hizmet bağlamına bağlı ve isteğe bağlı olan, aylık aralıklarla gerçekleştirilen 2 izlem seansı (Lemma ve diğerleri, 2024). KTDKT yaklaşımı, her biri özgül amaçlara ve stratejilere sahip üç etkin tedavi aşamasına ve bir izlem aşamasına ayrılmıştır. ‘Standart’ DKT’de olduğu gibi, KTDKT’de de klinisyenin müdahaleleri, kişilerarası süreçleri hastanın zihinsel durumlarının farklı yönleri arasındaki dinamik etkileşimle ilişkilendirmeyi hedefler.

    DKT ile KTDKT arasındaki seçim, depresyonun şiddetine dayanmaz; her ne kadar KTDKT’ye daha iyi yanıt veren hastalarda depresyonun görece daha ağır seyretmesi olası olsa da. KTDKT, uzun süredir devam eden ilişkisel güçlükleri olan ve olumsuz ilişkisel örüntülerinin farkında olmalarına rağmen kişilerarası değişimi denemeye direnç gösteren kişiler için uygundur; çünkü bu kişilerin yanlış yorumlamaları ve görece katılıkları, ilişkiyi bozucu davranışlar (İBD) [relationship-interfering behaviours, RIBs] olarak adlandırdığımız örüntüler üretir. Bu davranışlar, sorunlu ilişkisel şablonlarını pekiştirir ve geçmiş ilişki deneyimlerinin özellikle acı verici olması nedeniyle (değişimi düşünürken bile) kaçınmaya yol açar. Örneğin, herkesin kendisinden hoşlanmayacağından emin olan bir kişiyi ele alalım. Düşmanlık beklentisiyle, başkalarının nötr davranışlarına savunmacı ve kırgın biçimde tepki verir. Hatta başkalarının görünürdeki tarafsızlığını kasıtlı bir aldatma olarak deneyimleyebilir ve karşılaştığı insanları onlara yönelik saldırgan ve güvensiz tutumlarıyla tekrar tekrar şaşırtıp antagonize edebilir [düşmanlaştırabilir]. Bu eğilim, kaçınılmaz olarak her türlü terapötik ilişkide de devreye girecektir; bu durum bir risk olmakla birlikte, aynı zamanda örüntüyü görme ve ele alma açısından bir fırsat da sunar. İBD’lerin sürekliliği, özgül olarak savunmacı bir işlevin ifadesi olarak ya da kişinin sosyal deneyimden ne öğrenebileceğine veya sosyal durumların kendisine nasıl yarar sağlayabileceğine ilişkin felaket düzeyinde bir güven kaybını yansıtan daha genelleşmiş bir savunmacı duruşun yan ürünü olarak görülebilir. Çoğu durumda, bu iki değerlendirme de geçerli olacaktır.

    DKT’nin bir diğer yeni uygulaması, çevrim içi grup formatında sunulan sekiz seanslık bir DKT modeline ilişkin ilk küçük pilot çalışmadan (Lemma ve Fonagy, 2013) esinlenerek geliştirilen i-DKT olmuştur. Bu çalışma, Patrick Luyten ve çalışma arkadaşları tarafından yürütülmüştür. Yönlendirilmemiş i-DKT, yönlendirilmiş i-DKT (bir terapistle çevrim içi sohbet yoluyla desteklenen) ve hibrit i-DKT modellerinin tümü geliştirilmiştir. Yazının kaleme alındığı tarihte, hibrit i-DKT ile yönlendirilmemiş i-DKT’nin etkililiğini ve maliyet-etkililiğini inceleyen çeşitli çalışmalar sürmektedir (Lemma ve diğerleri, 2024).

    DKT, değerlendirilmiş diğer kısa süreli PDT’lerle karşılaştırıldığında görece yeni bir terapidir. Bununla birlikte, DKT için el kitabını on yılı aşkın bir süre önce yayımlamamızdan bu yana, değerini destekleyen kanıtlar ortaya çıkmıştır. İlk çalışma, süregelen randomize kontrollü çalışmaya (RKÇ) bir ön adım olarak, DKT’nin kabul edilebilirliğini ve seans-seans izleme ile uyumluluğunu sınamayı amaçlamıştır (Lemma ve diğerleri, 2013). DKT, hastaların %70’inde bildirilen semptomların klinik düzeylerin altına düşmesiyle ilişkili bulunmuştur. Terapinin sonuna doğru, depresyon puanları en yüksek olan hastaların elde ettikleri iyileşmeleri kaybetme olasılıklarının daha yüksek olduğu görülmüştür. İlginç biçimde, DKT sürecinde özbildirime dayalı anksiyete düzeylerindeki iyileşme, özbildirime dayalı depresyon düzeylerindeki iyileşmeden daha belirgin olmuştur.

    Bunu izleyen randomize kontrollü çalışma (REDIT: randomised evaluation of DIT), DKT’nin düşük yoğunluklu bakıma kıyasla üstünlüğünü sınamıştır; düşük yoğunluklu bakım, IAPT [Improving Access to Psychological Therapies (Psikolojik Terapilere Erişimi İyileştirme): Birleşik Krallık’ta 2007 yılında başlatılan, kamu sağlık sistemi (NHS) içinde kanıta dayalı psikolojik tedavilere erişimi artırmayı amaçlayan ulusal bir ruh sağlığı programıdır. Program özellikle depresyon ve anksiyete bozuklukları için yapılandırılmış, standartlaştırılmış ve izlenebilir psikoterapi hizmetlerinin geniş nüfus kesimlerine sunulmasını hedefler.] kapsamında ‘olağan tedavi’ (treatment as usual) olarak tanımlanmıştır (Fonagy ve diğerleri, 2020). Bu RKÇ, pragmatik diye isimlendirilen bir çalışmaydı; bu, tedavinin, hizmetlerin aynı hasta grubuna sunulacağı koşullara büyük ölçüde benzer koşullar altında yürütüldüğü ve tedavinin denendiği örneklemin, tedavinin nihayetinde sunulacağı hasta popülasyonuna çok benzediği (çalışma için özel olarak seçilmemiş olduğu) anlamına gelmektedir.

    Bu çalışmada toplam 140 hasta rastgele seçilmiştir: Hastaların 68’i DKT koluna, 53’ü bir kontrol müdahalesine ve 19’u BDT’ye atanmıştır. Hastaların %39’u Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği’ne göre hafif, %47’si orta ve %14’ü ağır düzeyde depresyon ile başvurmuştur. Çalışma altı ay sürmüş olup, DKT grubunda izlem için de aynı süre tanınmıştır.

    Altıncı ayda, tedavi etki büyüklüğü yaklaşık olarak 0,7 standart sapma düzeyinde bulunmuştur (orta düzeyde bir etki büyüklüğüne karşılık gelmektedir). DKT uygulanan hastaların yaklaşık yarısı klinik olarak anlamlı değişimler göstermiştir; buna karşılık bu oran kontrol grubunda yalnızca %9’dur. Her ne kadar tüm gruplar tedavi süresi boyunca hızlı bir iyileşme göstermiş olsa da, kontrol grubunda ortalama olarak tedavinin orta aşaması ile sonu arasında bir plato düzeyine ulaşıldığı görülmüştür. Bu nedenle tedavi sonunda DKT grubu ile kontrol grubu arasında belirgin bir fark ortaya çıkmıştır. DKT ile elde edilen kazanımlar 12 aylık izlemde de korunmuştur. DKT ile BDT arasında ise anlamlı bir fark saptanmamıştır.

    Kontrol grubuna kıyasla, DKT uygulanan hastalarda genel psikopatolojinin hem şiddetinde hem de buna eşlik eden sıkıntı düzeyinde azalma görülmüş, ayrıca sosyal sorunlarda da bir gerileme saptanmıştır; özellikle iş yaşamı ve arkadaşlarla ilişkiler alanındaki sorunlarda belirgin iyileşmeler gözlenmiştir. Son olarak, DKT uygulanan hastalar kontrol grubundaki hastalara kıyasla sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğunu bildirmiştir.

    Çin’de yürütülen başka bir RKÇ’de (Wang ve ark., 2023), depresyon tanısı alan hastalar rastgele olarak üç gruba atanmıştır: 16 hafta boyunca DKT ile birlikte antidepresan ilaç tedavisi alan grup (DKT + AD; n = 66), genel destekleyici terapi ile birlikte antidepresan ilaç tedavisi alan grup (GDT + AD; n = 75) ve yalnızca antidepresan ilaç tedavisi alan grup (AD; n = 70). Bulgular, tedavinin sonlandırılması aşamasında hem DKT + AD hem de GDT + AD uygulamalarının yalnızca AD’ye kıyasla üstün olduğunu göstermiş; DKT ve GDT grupları arasında ise anlamlı bir fark saptanmamıştır. On iki aylık izlemde, DKT’nin depresyon belirtilerini azaltmada GDT + AD’ye kıyasla üstün olduğu görülmüş olmakla birlikte, izlem dönemindeki yüksek katılımcı kaybı nedeniyle bu bulguların temkinle yorumlanması gerektiği vurgulanmaktadır. DKT’nin etkililiğine ilişkin bu bağımsız tekrar çalışması, yalnızca kendi başına önem taşımakla kalmamakta, aynı zamanda DKT modelinin farklı bir kültürel bağlamda da etkili biçimde uyarlanıp uygulanabileceğini göstermesi bakımından da anlamlıdır.

    KTDKT’ye [Kompleks Tedavi İçin Dinamik Kişilerarası Terapi] ilişkin olarak artık bazı pilot verilere de sahibiz (Rao ve ark., 2019). Bu çalışmada 15 hasta 26 seanslık DDKT modelinden geçirilmiştir. Katılımcıların üçte ikisinde depresyon ölçümlerinde iyileşme gözlenmiş, bunların yarısında ise bu iyileşmenin klinik açıdan yüksek derecede anlamlı olduğu saptanmıştır. İlginç biçimde, DKT’nin pilot çalışmasını (Lemma ve ark., 2011b) hatırlatır şekilde, bu çalışmada da anksiyetenin daha da belirgin bir iyileşme gösterdiği bulunmuştur: katılımcıların %60’ında klinik olarak anlamlı değişim görülmüş, yaklaşık dörtte üçünde ise izlem süresi boyunca genel bir iyileşme kaydedilmiştir

    Doğal çalışmalardan [naturalistic studies] elde edilen ek bulgular da, DKT’nin travma sonrası stres bozukluğu olan hastalarda (Chen ve ark., 2019, 2020; Feldman ve ark., 2023) ve somatoform bozuklukta (Selders ve ark., 2015) etkili olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, DKT yaklaşımının farklı bozukluklar ve hasta grupları için uyarlamalarının potansiyelini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ayrıca DKT, yakın zamanda grup formatında da pilot olarak uygulanmış ve umut verici sonuçlar elde edilmiştir (Folkes-Skinner & Collins, 2022).

    Uygulamaya dayalı kanıt [practice-based evidence] çıktıları, DKT’nin etkililiğini göstermede belki de en anlamlı göstergeleri sunmaktadır. IAPT programı, hizmet kapsamında tedavi alan hastaların %98’ine ait sonuç verilerini toplamıştır (Clark, 2018; Department of Health, 2012). Genel olarak bakıldığında, DKT bu hizmetler kapsamında sunulan diğer terapiler kadar etkili bulunmuştur.

    Kamu sektöründe [public sector] psikanalizin birincil katkısı uygulamalı biçimde olmalıdır ve zaten böyle olması gerekir. En iyi hâliyle bu uygulamalı katkının özünü, taşınabilir nitelikte olan ve geniş bir geçerliliğe ve erişilebilirliğe sahip bir düşünsel derinlik oluşturur. Her ne kadar psikoterapinin bu bağlamda vazgeçilmez bir yeri olsa da bu katkının mutlaka ve öncelikle psikoterapi sunumu yoluyla ifade edilmesi gerekmez. DKT, psikanalizin bu tür bir uygulamasına yalnızca bir örnektir.

    Is Neuroscience Relevant to Psychoanalysis? (devam edecek)

  • Giriş: Freud Ölmedi

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin [Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş]’in Giriş bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Bu kitabın 2003 yılındaki ilk baskısı ‘Freud öldü’ şeklindeki kışkırtıcı bir başlıkla başlamıştı. On yıldan fazla bir süre sonra, ikinci baskıya yaklaştığımda bunu bir soru olarak ifade ettim: ‘Freud öldü mü?’ Bir on yıl daha geçti ve bu kitabı ‘Freud ÖLMEDİ’ şeklindeki bildirimsel bir ifadeyle açıyorum. 2024 yılında bu satırları kaleme aldığım sırada, Freud’un eserlerinin tamamının ‘Gözden Geçirilmiş Standart Baskı’sı (Revised Standard Edition) (RSE) yeni yayımlanmıştı. Freud’un ruhu hâlâ çok canlıdır ve psikanalitik fikirler, yaşadığımız karmaşık (dijital) dünyada yolumuzu bulmamıza ve iklim değişikliği, savaşlar, diktatörlükler ve sosyal eşitsizliklerin tahribatı gibi karşı karşıya olduğumuz tehditlerle baş etmemize yardımcı olmak bakımından her zamankinden daha gerekli hâle gelmiştir (Bar-Haim ve ark., 2022). Geçtiğimiz yirmi yıl içinde, Önsöz’de de değindiğim gibi, psikanalizin bir meslek olarak gelişiminde birçok değişime tanık olduk; bu değişimler büyük ölçüde çağdaş uygulayıcıların geçmişle olan daha katı bağları gevşetmeye başladığını ve böylece Freud’un yeni gelişmeler için bir ilham kaynağı olmasına, meydan okuma ve değişime direnen nihai bir nokta olmaktan çıkmasına olanak tanımaktadır. Freud’un mirasıyla ilişkimizi daha şüpheci ve yapıbozumcu biçimde kuruyoruz, ancak onun zihin kuramı (theory of mind) psikanalitik araştırma ve bilimsel çalışmalara yönelik verimli bir başlangıç noktası olmaya devam etmektedir (Solms, 2021; Tallis, 2024).

    Psikanalizdeki gelişmeler çoğu zaman diğer alanlarda tanık olduğumuz kadar hızlı olmasa da, nöropsikanalizdeki gelişmeler, psikoterapi sonuç araştırmalarının sayısındaki artış (bkz. Bölüm 1), psikanalizin çok daha geniş bir hasta popülasyonuna uygulanmasının genişlemesi, heteronormatiflik ve cinsiyet ile ırka ilişkin önyargılarına yönelik meydan okumalar gibi unsurların tümü psikanalize yeni bir yaşam katmıştır. Başka bir deyişle, Freud hâlâ hayattadır ve oldukça dinçtir; ancak bu, divanın ötesine uzanan değişen bir bağlam içinde gerçekleşmektedir.

    En iyi bilim insanları, gerçeğin peşinde koşarken, teorilerini daha ileri götürecek ve muhtemelen onları çürütecek başka bir bilim insanının köşede beklediğini fark edebilecek kadar ironik olanlardır. Ancak bilgi arayışında olanların bunu tutkuyla yapmalarının da belki gerekli olduğu söylenebilir. Tutku bir suç değildir, gerçi bizi bazen çıkmaz sokaklara sürükleyebilir. Nitekim Freud’un kendisi de bize arzunun tehlikelerini göstermiştir. Freud kuşkusuz, bugün yüz yılı aşkın bir zamanın sağladığı geri görüşle bakıldığında yararsız ve hatalı olduğu görülebilecek bazı kuramsal çıkmazlara girmiştir. Yine de psikanaliz, diğer tüm psikolojik kuramlardan daha fazla, doğrudan hem arzumuz (desire) hem de yıkıcılığımız (destructiveness) üzerine odaklanarak bizi en iyi biçimde kavrar.

    Bu kitaptaki amacım, psikanalizin bir kuram ya da kurum olarak sorunlu yönleri üzerinde fazla durmak değil; bunun yerine, bir klinisyen olarak çalışmama zenginlik katmış olan analitik kavrayışları paylaşmaktır. Korunması gereken, Freud’un girişiminin ruhudur -karanlık yanımızla yüzleşmeye ve rahatsız edici sorular sormaya yönelik istekliliği- ama mutlaka onun bulduğu yanıtlar değildir. Freud’un ruhunu canlı tutmanın elimizdeki tek yolu, onun geliştirdiği araştırma yöntemi -analiz- yardımıyla gözlemlerini daha ileri taşımak, ancak ampirik araştırma, sinirbilim ya da felsefe gibi diğer araştırma yöntemlerinden fobik şekilde kaçınmadan bunu yapmaktır. Psikanaliz dış eleştiriler karşısında varlığını sürdürecekse, onu destekleyenlerin de ona eleştirel bir yaklaşımla yaklaşmaları gerekir.

    Temkinli bir iyimserlik için bir alan vardır, ancak rehavete kapılamayız: Önsöz’de belirttiğim gibi hâlâ yapılacak iş vardır. Psikanalizin hâlâ saldırı altında olduğu ve kamu sağlık hizmetleri ile akademide diğer tedavi biçimlerine kıyasla daha fazla kenara itildiği konusunda hiçbir kuşku yoktur. Psikanalitik yaklaşımlara yönelik açık eleştiriler büyük ölçüde aynı kalmaktadır: çağdaş toplumla bağlantısız oldukları; yalnızca entelektüel bir seçkin azınlığa uygulanabilir oldukları; nüfusun ihtiyaçlarının aksine bireyi önceledikleri; ve tedavi olarak uzun, yoğun, pahalı oldukları ve etkinliklerine dair yeterince güçlü bir kanıt temeline sahip olmadıkları.

    Bazı eleştirileri çürütmek zordur. Psikanaliz ve ampirik araştırma rahatsız edici yatak arkadaşları olmuştur. Tarihsel olarak, sonuç araştırmalarına ve kamu sektörü ortamlarında uygulamalı çalışmamızın rutin değerlendirilmesine katılmaya direnç göstererek kendi davamıza yardımcı olmadık. Bunun sonucu olarak, psikanaliz ve uygulamaları, baskın bilimsel paradigmaların gereklerini karşılayan bir kanıt temeli geliştirmekte daha yavaş kalmış, bunun yerine bu paradigmaların geçerliliğini ve uygulanabilirliğini sorgulamayı tercih etmiştir. Ancak bu kitabın ikinci baskısından bu yana geçen son on yıl içinde ilerlemenin yönü son derece cesaret vericidir. Psikanalitik müdahalelerin faydalarına ilişkin iddialarımız için artık daha güvenle bir kanıt temeli ortaya koyabiliriz (bkz. Bölüm 1). Kanıt temeli birikmekte olsa da, klinik uygulama ile araştırmanın entegrasyonu hiçbir şekilde sıradan (routine) değildir. Daha fazla şey yapılması gerekmektedir ve hâlâ çok sık psikanalizi ‘savunma’ ihtiyacıyla karşı karşıya kalmaktayız.

    Peki o hâlde psikanaliz, özellikle kamu sektöründe ağır ruh sağlığı (mental health) sorunları yaşayan insanlara yardım amacıyla uygulanmasına yönelik olduğunda, eleştirmenlere karşı nasıl savunulabilir? Peter Fonagy ve benim, psikanalizin modern bir sağlık ekonomisinde yeri olmadığını savunan katılımcılara karşı durmak zorunda kaldığımız, ünlü Maudsley Tartışmalarından birinde (Fonagy & Lemma, 2012) içinde bulunduğumuz durum buydu. Psikanaliz, bu durumda tartışmayı kazandı. Aradan on yıldan fazla zaman geçmişken, ilk rakiplerimizin bugün bu tartışmada hangi pozisyonu alacaklarını bilmiyorum, ancak tartışmayı kazanmak için ileri sürdüğümüz ve üç temel, psikanalize özgü katkıya odaklanan argümanlar, hâlâ benimsediğim ve şimdi özetleyeceğim argümanlardır.

    Birincisi, uygulamalı biçimleriyle, psikanalitik fikirler, ruhsal açıdan rahatsız ve rahatsız edici hastalarla çalışırken kaçınılmaz olarak maruz kaldıkları kişilerarası baskılara rağmen, ruh sağlığı çalışanlarının yüksek kaliteli hizmet sunmalarını destekleyebilir. Hastalar ile (fiziksel ve/veya duygusal) acı içindeki insanlarla çalışmanın ve ayrıca ailelerinin ya da diğer bakımverenlerin ihtiyaçlarına dikkat etmenin hem zorlayıcı hem de stresli olduğu yaygın biçimde kabul edilmektedir (Borrill ve ark., 1998). Stresli çalışma koşulları, personelin iş yerine yaptığı katkının azalmasına, personel devamsızlığının artmasına ve personel sirkülasyonunun yükselmesine yol açabilir (Borrill ve ark., 1998; Elkin & Rosch, 1990; Lemma, 2000; Maier ve ark., 1994). Nitekim tükenmişlik, özellikle ruh sağlığı sorunları olan hastalarla çalışanlar arasında kaydedilmiştir. Tükenmişlik, stresle başa çıkma mekanizmaları çöktüğünde ve personel ile hastalar arasındaki zorlayıcı kişilerarası etkileşimlere verilen yanıtta daha ilkel işleyiş biçimleri baskın hâle geldiğinde ortaya çıkar; bu durum yansıtmalı mekanizmalar, günah keçisi ilan etme, katılık, alaycılık ve geri çekilme gibi tepkilerle kendini gösterir. Menzies-Lyth’in (1959) öncü çalışması, bakımın psikodinamiklerinin göz ardı edilmesinin sonuçlarını vurgulamıştır. O, hemşirelik hizmetinde çalışan personel arasında ortaya çıkan toplumsal savunmaların gelişimini tanımlamıştır; bu tür savunmalar, hastalara bakma şeklindeki birincil görevin taleplerinin uyandırdığı kaygılarla başa çıkmayı amaçlamaktaydı. Savunma sistemi, hastalarla kişisel teması en aza indiren, resmî ve katı prosedürlerin egemen olduğu bir hizmetle sonuçlanmıştır.

    Kamusal sağlık sektöründe yardım için yönlendirilen hastaların çoğu karmaşık ihtiyaçlar sergilemektedir. Karmaşıklığı (complexity) nasıl tanımladığımız ilginç bir sorudur, ancak bu Giriş’in kapsamı dışındadır. Bununla birlikte bu noktada, karmaşıklığın en azından kısmen, bir klinisyenin hasta hakkında fark edilmesi daha güç olabilecek ‘zor’ duygularını adlandırmanın bir yolu olduğunu belirtmek önemlidir. Psikanalitik kavrayış, kaygı ve stres, davranışı altta yatan zihinsel durumlar açısından düşünme kapasitemizi tehdit ettiğinde, insancıl biçimlerde yanıt vermemize yardımcı olur. Psikanalizin terapötik ilişkilerde işlerin neden yolunda gitmediğini anlamak için sağladığı çerçeve, hem ikili (dyadic) ilişkilerde hem de daha büyük gruplarda etkileşimsel sürece ilişkin iyi gelişmiş bir kurama dayanır. Rahatsız bir bireyin ya da topluluğun, onlarla etkileşime girenlerin düşünme ve davranışlarını nasıl etkileyebileceğine dair geçerli alternatif modeller çok azdır

    İkincisi, yetişkin ruh sağlığı sorunlarının gelişimsel nitelikte olduğuna dair güçlü göstergelere sahibiz; bunların dörtte üçü çocukluk dönemindeki ruh sağlığı güçlüklerine kadar izlenebilmekte ve %50’si 14 yaşından önce ortaya çıkmaktadır (Kim-Cohen ve ark., 2003). Artık olumsuz çocukluk deneyimlerinin (ACEs) (adverse childhood experiences (OÇD)) yaşamın ilerleyen dönemlerinde ciddi sorunlarla ilişkili olduğuna dair önemli kanıtlara sahibiz (Van Duin ve ark., 2019). al., 2017) Taciz, ihmal ve aile işlevsizlikleri gibi OÇD’ler, çocuk gelişimi üzerinde geniş etkisi olan olumsuz maruziyetler olarak kabul edilmekte (Hunt ve ark., 2017) ve yaşamın ilerleyen dönemlerinde ruh sağlığı sorunlarının ortaya çıkmasıyla ilişkili bulunmaktadır (Subramaniam ve ark., 2020).

    Ruh sağlığı (mental health) riskleri ve koruyucu etkenler yalnızca çocukluk deneyimlerinde bulunmaz; ekonomik durgunluklar ve toplumsal kutuplaşma, halk sağlığı acil durumları, yaygın insani krizler ve zorunlu yerinden edilmeler ile büyüyen iklim krizi gibi global tehditler de tüm nüfuslar için riski artırmaktadır. En yakın dönemde COVID-19 pandemisi ruh sağlığı açısından küresel bir krize katkıda bulunmuştur. Tahminler, pandeminin ilk yılında hem anksiyete hem de depresif bozukluklarda artışın %25’in üzerinde olduğunu göstermektedir (Dünya Sağlık Örgütü, 2022). Aynı zamanda ruh sağlığı hizmetleri ciddi biçimde kesintiye uğramış ve ruh sağlığı koşullarına yönelik tedavi açığı daha da büyümüştür.

    Psikanalitik model, artık sağlam biçimde kanıtlarla desteklenen (bağlanma ilişkilerine dair) bir gelişimsel kuram öne sürmesi bakımından benzersizdir (Cassidy & Shaver, 2008). Bu nedenle erken deneyim, genetik kalıtım ve yetişkin psikopatolojisi arasındaki ilişkiyi anlamamıza olanak tanır. Bu gelişimsel çerçeve erken müdahaleyi vurgular ve olumlu ruh sağlığı politikasının şekillenmesinde kritik bir rol oynamıştır. Bu önleme açısından önemli sonuçlara sahiptir. Psikanalitik model yalnızca yaşam boyu sürekliliği kavramakla kalmaz, sağlık ile hastalık arasındaki boyutta da sürekliliği kavrar -bu görüş, DSM-V (Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, Beşinci Baskı) gibi sınıflandırıcı psikiyatrik modellere meydan okuyan güncel boyutsal psikopatoloji yaklaşımlarıyla uyumludur. Özellikle, hastalık ile önceden var olan karakter arasındaki ilişkiyi kavramsallaştırmak için bir araç sunar. Bu tür bir süreklilik modelinin yokluğu, ruh sağlığı güçlüğü yaşayanların damgalanmasında temel bir unsurdur; onları ‘biz’e karşı ‘onlar’ olarak tanımlar. Açıkça görüldüğü üzere, ruhsal hastalık bu kadar korkutucuyken hepimiz süreksizlik fantazilerini sürdürmeye yatırım yapabiliriz (Lemma & Patrick, 2010).

    Üçüncüsü, psikanalitik fikirler geniş bir yelpazedeki uygulamalı müdahalelerin temelini oluşturmaya devam etmektedir. Araştırmalar ve klinik gözlemler, diğer modalitelerin -özellikle bilişsel davranışçı terapinin (BDT)- psikanalitik yaklaşımın kuramsal ve klinik özelliklerinden yararlandığını ve bunları kendi tekniklerine dahil ettiğini göstermektedir. Bu durum söz konusu modalitelerin genel etkinliğini artırabilir; örneğin bazı kanıtlar, diğer terapilerle elde edilen iyi sonuçların, bu terapilerin psikanalitik teknikleri (Shedler, 2010) ve bizler için özgül anlamlar taşıyan duygulara odaklanma düzeyiyle ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Belki de zihne dair diğer tüm kuramlardan daha kapsamlı biçimde, psikanaliz temel psikolojik olgulara ve süreçlere işaret eder (örn., bilincin sınırlılıkları, savunmalar, tedaviye direnç, aktarım ve karşıaktarım). Yeterli ve etkili bir psikolojik tedavi sunulacaksa, bunlar klinik çalışmaya dair anlayışımıza entegre edilmelidir.

    Araştırmalar açıkça göstermektedir ki ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde herkese uyan tek bir yaklaşım yoktur; hangi ekole ait olduğundan bağımsız olarak psikoterapi, tedaviyi tamamlayan yönlendirilen hastaların yalnızca yaklaşık %50’sine anlamlı biçimde yardımcı olmaktadır ve ilaç tedavisi de bundan daha iyi sonuç vermemektedir (Fonagy, 2010). Bu nedenle akılcı biçimde tasarlanmış hizmetler, etkinliğine dair bazı kanıtların bulunduğu çeşitli yaklaşımları sağlamalı ve bu hizmetlerin etkinliğinin izlenmesi ve iyileştirilmesini güvence altına almak amacıyla araştırma temelini genişletmeye devam etmelidir.

    Normal kamu sektörü klinik uygulaması kapsamında görülen birçok vaka, belirgin karmaşıklık ve komorbidite ile karakterizedir (McGrath ve ark., 2020; Steffen ve ark., 2020). Örneğin, klinik olarak anlamlı depresyonu olan hastaların çoğu, birden fazla farklı belirti temelli tanının ölçütlerini karşılamakta ve kişiliğin birçok ek, optimal olmayan işleviyle baş etmek zorunda kalmaktadır (Westen ve ark., 2004). Yalnızca küçük bir kısmı, yalnızca tek bir tanının ölçütlerini karşılamaktadır. Majör depresif bozukluk ölçütlerini karşılayan hastalar, tesadüfe kıyasla diğer koşulların ölçütlerini karşılama olasılığı dokuz kat daha fazladır (Angst & Dobler-Mikola, 1985); bipolar duygudurum bozukluğu ya da şizofreni gibi anlamlı bir (Eksen I) tanıya sahip hastaların %50–90’ı aynı zamanda başka bir Eksen I ya da Eksen II (kişilik) bozukluğunun ölçütlerini de karşılamaktadır (Westen ve ark., 2004).

    Nüfus sağlığına ve istatistiksel analize odaklanan kamu ruh sağlığı programları, yine de insan psikolojisi ve psikopatolojisinin karmaşıklığının kabulüyle çelişebilir. Kanıta dayalı tıbbın gelişimi, görünüşte sağlam bilimsel gerekçelerle, araştırma çalışmalarında ya da hasta gruplarında belirgin karmaşıklığın ayıklanmasıyla sonuçlanabilir. Bu durum, ‘basit’ (ya da karmaşık olmayan) koşullar için basit müdahalelere odaklanmaya yol açabilir. Oysa kamu sektöründeki klinik uygulamada bu tür karmaşık olmayan koşullarla nadiren karşılaşılır. Bu koşulların var olduğu ve basit ve ucuz müdahalelere uygun olduğu fikri, politik olarak hemen çekicidir. Bu yalnızca böyle bir yaklaşımın sağlayabileceği muhtemel ekonomik kazanımlar nedeniyle değil, aynı zamanda ruh sağlığına ilişkin ‘dağınık gerçeği’ bir şekilde uzak tutmanın bir yolu olarak hizmet edebileceği içindir. Ancak dağınık gerçek şudur ki ruhsal hastalık yaygındır ve hayatımızın herhangi bir noktasında hepimizi etkileyebilir. Birçok durumda iyileşme ya da düzelme elde etmek zordur (her ne kadar kuşkusuz buna çalışılması gerekse de); bunun yerine bu hastaların önemli bir bölümü yaşamları boyunca sürekli psikolojik ve sosyal müdahalelere ihtiyaç duyar (Lemma & Patrick, 2010).

    Bu dağınık gerçekle bağlantılı olarak, psikanaliz, ona karşı neden savunma geliştirebileceğimizi düşünmek ve anlamak için bir araç sağlar; bunun başlıca nedeni, onun çoğu zaman kişisel olarak tehdit edici olması ve bireysel ve toplumsal her şeye kadirlik duygumuzu zorlamasıdır.

    Seks, Ölüm ve Yalanlar

    Psikanaliz hassas bir sinire dokunur: ya ona tutkuyla bağlanırsınız ya da ona karşı kuşku duyarsınız, ancak ona karşı nötr hissetmek nadirdir. Psikanalitik fikirler merak ve ilgi uyandırır, ancak aynı ölçüde, güvenilir biçimde sert muhalefet ve kuşkuculuk da çeker. Bu karmaşık tepkinin birkaç nedeni vardır. Öncelikle, nispeten yakın zamana kadar önemli psikanalitik varsayımları destekleyecek ampirik kanıtların eksikliği söz konusuydu -ki bu durum, ne yazık ki, psikanalitik uygulayıcıların kendi inançlarını benimserken ve onları hakikat olarak sunarken sergiledikleri coşkuyu nadiren dizginlemiştir. Bu şöyle olabilir, çünkü Kirsner’ın vurguladığı gibi:

    Din gibi, psikanaliz de büyük sorular sorar ve yine din gibi, bu zor sorulara verilen dogmatik yanıtlar tarafından kolayca etkilenir ve baştan çıkarılır.

    (2000: 9)

    Psikanalizin temel mesajının da hazmedilmesi güçtür. İnsanları esasen iyi ama çevre tarafından bozulmuş varlıklar olarak tasvir eden hümanistik kuramların aksine, psikanaliz bize pek de hoş olmayan bir tablo yansıtır: cinsel ve saldırgan dürtüler tarafından güdüleniriz, kıskanç ve rekabetçiyizdir ve bilinçli olarak sevdiğimizi söylediğimiz kişilere karşı bile öldürücü itkileri içimizde barındırabiliriz. Bu, mümkünse hiç, ama en azından fazla yakından bakmak istemeyeceğimiz bir aynadır. Freud, kendi nevrotik sefaletimizdeki payımıza ilişkin kötü haberi verirken bize pek az teselli sunar:

    Suç … bizzat kendinizdedir … Gözlerinizi içe çevirin, kendi derinliğinize bakın, önce kendinizi tanımayı öğrenin! O zaman neden hastalanmaya yazgılı olduğunuzu anlayacaksınız; ve belki, gelecekte hastalanmaktan kaçınacaksınız.

    (Freud, 1917: 142–143)

    Tek hamlede Freud işleri tersine çevirir: kendimizi depresif ya da kaygılı hissettiğimizde, bize olup biten olayların ya da güçlerin merhametine kalmış olduğumuzu hissedebiliriz, fakat o, bir bakıma nasıl hissettiğimizden, en azından ileriye dönük olarak, sorumlu olduğumuzu ileri sürer. Nitekim, belli bir dereceye kadar sorumlu olmamızdandır ki, zihnimizde bilinçdışı olarak olup bitenleri bilmekten kaçınmayı aşarak içinde bulunduğumuz kötü durumu da değiştirebiliriz.

    Özünde psikanaliz, arzunun kaprisleri, inatçı vazgeçişlerin ve kaybın kaçınılmazlığı ile ilgilidir. Bize kendi kendimizin en kötü düşmanı olabileceğimizi gösterir. Bir hareket olarak, psikanaliz kuramsal bölünmeler tarafından kuşatma altında olabilir, fakat herkes bir konuda hemfikirdir: çatışma kaçınılmazdır. Nasıl bakarsanız bakın, psikanalitik dramda her zaman bir yerde birisi bir şeyi kaçırmaktadır. Psikanaliz, düş kırıklığının (disillusionment) ve hayal kırıklığının (frustration) gelişime içkin olduğunu ileri sürer. Freudcu kuram içinde, vazgeçiş, toplumun hayatta kalabilmesi için gerekli bir kötülüktür. Kötü haberin taşıyıcısı Freud, bize yalın bir biçimde kendi istediğimiz her şeye sahip olamayacağımızı hatırlatır.

    Zor dersler doğumla birlikte başlar. Doğum, bedenleşmiş biçimde deneyimlenen o temel anne bedeni (maternal body) ile kaynaşma hâlini kesintiye uğratır ve bizi dışarıya fırlatarak artık varoluşumuzun kayıtlarına giriş yapan engellenme, düş kırıklığı, kayıp ve özlem deneyimlerine maruz bırakır. Gerçeklik şudur ki, o bitimsiz beslenme ve bakımın arketipsel simgesi olan meme nihayetinde kurur. Bu deneyimler, ne kadar acı verici olurlarsa olsunlar, psikanaliz tarafından gerçek dünya diye isimlendirilen şeye uyuma yönelik gelişimimizde ayrıcalıklı olanlar olarak ayırt edilmiştir. Her gereksinimimizin karşılanabildiği bir durum yaratmak mümkün olsa bile, bu arzu edilir olmazdı; çünkü engellenme ve düş kırıklığı anlarına katlanma ve onlardan sağ çıkma yoluyla doğan dayanıklılıkla bizi donatmazdı. Hazzı erteleme kapasitemiz, yokluğa ve kayba dayanabilmemiz, her şeye kadirlik duygularımıza meydan okuyan, fakat aynı zamanda görevin büyüklüğü karşısında ezilmeden gerçeklikle yüzleşebileceğimize dair bize güven veren, zorlukla edinilmiş derslerdir.

    Psikanaliz aynı zamanda bilinçli düşünceyi yaşantımızın nihai verisi olarak gören tercih ettiğimiz inancı da sorgular. Bunu kabul edelim ya da etmeyelim, çoğumuz gördüğümüz ve deneyimlediğimiz şeylerin hayatta önemli olan her şeyi açıkladığına inanmayı tercih ederiz. Çok sık olarak duyusal izlenimlerimize güvenir ve daha derine inmeye yönelik az çaba gösteririz ya da hiç çaba göstermeyiz. Psikanaliz ise bunun tersine, bilinçli farkındalığımızın ötesinde yer alan, ancak buna rağmen davranışımızı perde arkasından etkileyen çatışmalı düşünceler, duygular ve arzular tarafından yönlendirildiğimizi öne sürer. Bilinçdışı kavramı hazmedilmesi güçtür; yalnızca kendimizi bütünüyle bilemeyeceğimizi ima ettiği için değil, daha da kışkırtıcı biçimde, kendimizi ve başkalarını aldattığımızı ileri sürdüğü için. Psikanaliz, en başından itibaren insanın güvenilirliğini sorgulamıştır. Bize, apaçık görünen şeye asla güvenmemeyi öğretir; hayata ve bilinçli niyetlerimize karşı ironik ve kuşkucu bir duruşu savunur. Zihnimiz öyle bir biçimde yapılandırılmıştır ki, bir bölümün ‘bilen’ olmasına izin verirken, başka bir bölümün ‘bilen’ olmamasına da izin verir.

    Psikanalitik mercekten baktığımızda gördüğümüz insan tasviri ayıltıcıdır. Kendimizi denetim altında tutma yönünde ne kadar çabalarsak çabalayalım, psikanaliz bu girişimde hiçbir zaman bütünüyle başarılı olamayacağımızı söyler. Mutlu olmaya ve çatışmalarımızın üstesinden gelmeye ne kadar uğraşırsak uğraşalım, psikanaliz çatışmanın yaşamın kaçınılmaz bir parçası olduğunu dile getirir. Bize, insan olmanın anlamının içkin bir unsuru olan çatışmayı yok etmekten değil, onu yönetmenin yollarını bulmaktan daha fazlasını umamayacağımızı hatırlatır. Psikanalitik kısa sloganlar kamuoyu açısından pek elverişli değildir. Freud’un ilk görüşleri ve onu izleyenlerin görüşleri gerçekten de tutkulu tartışmalar ve ayrılıklar uyandırmaya devam etmektedir. Yine de, zihne ilişkin düşünme biçimimiz üzerindeki etkileri son derece belirgindir. Örneğin, gündelik ve mesleki olmayan konuşmalar bile çoğu zaman ‘bilinçaltı (subconscious)’ kavramına ya da erken yaşantıların etkisine bir göndermeyi içerir. Bu tür kavramlar, yaşantımızı nasıl düşündüğümüzün içine o denli yerleşmiştir ki, bizi bu insanî gerçeklerin farkına ilk kez Freud’un vardırdığını unutmak kolaydır.

    Ön sözde belirttiğim gibi, içsel dünyaya yönelik psikanalitik vurgu, çoğu zaman bireysel yaşantılarımızı biçimlendiren toplumsal güçlerden kopuk olmakla eleştirilmiştir: belirli bir sosyo-tarihsel bağlam içinde açımlanan sosyal ilişkilerin dünyasında bedenleşmiş varoluşumuzdan. Sosyal dışlanma, ayrımcılık ve damgalanma, ruhsal sağlık sorunları yaşayan insanların (ve onlara yakın olanların) acısını hâlâ artırmaktadır. Uzun süreli ruhsal sağlık sorunları olan yetişkinlerin dörtte birinden azı çalışmaktadır. Bu kişiler borçlu olma ihtimali bakımından neredeyse üç kat daha yüksek risk taşır ve iyi barınma ya da ulaşım gibi modern yaşamın temel gereklilikleri için mücadele etmek zorunda kalabilirler. Ruhsal hastalık, işsizlik, yoksulluk, kötü fiziksel sağlık ve madde kötüye kullanımı risklerini (ve tersinin de geçerli olmasını) önemli ölçüde artırır. Ruhsal sağlıkta ve hizmetlere erişimde kalıcı eşitsizlikler vardır.

    Daha sistemik yönelimli meslektaşların, müdahalelerinde birey ile dış bağlamı arasındaki önemli etkileşimi daha tutarlı biçimde canlı tutmayı başardıkları ileri sürülebilir. Ancak, toplumsal alanı vurgulayan psikanalitik olarak beslenmiş düşüncenin güçlü bir geleneği de vardır (ör., Cooper, 2012; Cooper & Lousada, 2010; Morgan, 2019; Rustin, 1991). Dahası, psikanaliz sık sık hastaların gerçek yaşam streslerine kulak vermemekle eleştirilmiş (ve karikatürize edilmiş) olsa da, en iyi örneklerinde psikanalitik çalışma, dışsal ve içsel güçler arasındaki karmaşık etkileşimi birini diğerine üstün kılmadan kapsar. Bu yolla çalışma, çoğu zaman derinlemesine travmatik olan son derece gerçek olayların zihnin içine nasıl alındığını ve bireyin gelişimsel geçmişi tarafından biçimlendirilen bir anlam kazandığını anlamanın önemine tanıklık eder (bkz. Levy & Lemma, 2004; Stubley & Young, 2021).

    Terapi Odasında Psikanalize Yaklaşmak

    Yapılandırılmış ve kanıta dayalı bir terapiyi öğretmek, çoğu zaman mutlu ve genellikle minnettar bir öğrenci grubunu garanti eder. Öğretim oturumunun sonunda, ertesi gün hastalarıyla karşılaştıklarında kendilerine yardımcı olacak ‘yanlarında götürecekleri bir şey’leri olduğunu hissederler. Psikanalitik terapinin öğretilmesi ise daha belirsiz ve riskli bir girişimdir. Klinik psikoloji ya da psikiyatri gibi temel ruh sağlığı mesleklerinden gelen öğrenciler, çoğu zaman bu terapötik yaklaşım karşısında bunalmış hissederler; çünkü bu yaklaşım, sıradan koşullarda gayet yetkin olan uygulayıcıları bile felç edebilecek düzeyde bir anksiyeteyi tetikleme potansiyeline sahiptir. Bir terapötik oturum için yapı ya da gündemin yokluğuyla karşı karşıya kaldıklarında, hastaya ne söylemeleri gerektiğinden emin değildirler. Anksiyete yalnızca, örneğin BDT yaklaşımlarında bulunan güven verici yapının psikanalitik yaklaşımda olmamasından değil, aynı zamanda bunun, terapistleri hastalarının bilinçdışı güçleri kadar kendi bilinçdışı güçleriyle de yüzleşmeye teşvik eden bir yaklaşım olmasından kaynaklanır -ki böyle bir girişime hepimiz en iyi ihtimalle belirli bir korkuyla yaklaşırız.

    BDT’nin aksine, psikanalitik yaklaşımın beceriler düzeyinde belirlenmesi ve öğretilmesi daha güçtür. Literatüre dağılmış biçimde ‘tekniğin kuralları’na rastlarız (özellikle Freudcu klasik gelenek içinde), ancak bunlar en iyi ihtimalle genel kılavuzlardır ve bizden görünüşte yardım talep etmiş olan zorlu bir hastayla karşılaşıldığında pek az güvence sağlar. Psikanalitik eğitim, büyük ölçüde bir ‘tutum’un ya da düşünme ve kavrayış tarzının aktarılmasını amaçlar (bkz. Bölüm 4); bu ise birçok öğrencinin uygulamalarını temellendirmek istediği becerilerin işlemleştirilmesine direnir.

    Psikanalitik tutumun bu tül gibi ince niteliği, yeni filizlenen psikanalitik uygulayıcı için yeterince elle tutulmaz değilmiş gibi, çoğu zaman birbirleriyle çelişen psikanalitik kuramların salt çeşitliliği ve bunlarla birlikte savunulan teknik öneriler nedeniyle tablo daha da karmaşıklaşır. Psikanalitik terapistler geleneksel olarak araştırmadan kaçınma eğiliminde oldukları için, rakip kuramlar kendi geçerliliklerini ortaya koymaya yönelik herhangi bir girişim olmaksızın yan yana varlıklarını sürdürmüştür. Kullanılan teknikler için de durum aynıdır. Alanın yeni bir mensubu için, hangi kuramın izleneceğine ve bunun terapi odasında (consulting room) nasıl uygulanacağına akılcı bir biçimde karar vermek güçleşir. Fonagy’nin öne sürdüğü gibi,

    psikanalitik terapötik teknik ile herhangi büyük bir kuramsal çerçeve arasında bire bir eşleşmenin bulunmayışı bu güçlüğü daha da artırır. Aynı kuramın farklı teknikler üretebileceğini göstermek ne kadar kolaysa, aynı tekniğin farklı kuramlar tarafından gerekçelendirilebileceğini göstermek de o kadar kolaydır.

    (1999a: 520)

    Kuram, uygulamaya düzgün biçimde tercüme olmaz. Freud ya da Melanie Klein’ın fikirleri esin verici olabilir, ancak bunları uygulamaya koymak güç bir iştir. Öğrenciler, paniğe kapılarak rahatlıkla şöyle sorabilirler: ‘Yani, hasta bana saldırıyor çünkü bana karşı haset duyuyor. Peki şimdi ne söylemeliyim?’ Ne söyleyeceğini bilmek ve bunu söyleyip söylememenin yeterli olup olmadığını değerlendirmek öyle bir anksiyete yaratır ki, hastadan olumsuz otomatik düşüncelerinin bir günlüğünü tutmasını istemek gibi alternatif bir seçenek, hoş bir kesinlik vahası hâline gelir.

    Deneyimli psikanalitik terapistlerle aynı odada oturmak, öğrencilerin anksiyetesini yalnızca artırmaya hizmet edebilir: kuramsal yönelim, terapötik yaklaşımda bir yeknesaklık vaat etmez. Britanya’da Freud’un fikirleri sonunda üç ayrışan kuramsal ekole evrilmiştir: Çağdaş Freudçular, Klein’cılar ve Bağımsızlar. Her üç grup farklı kuramsal perspektiflere bağlı olmakla birlikte, uygulama düzeyindeki grup içi farklılıklar kimi zaman grup dışı farklılıklardan bile daha çarpıcıdır. Kuramsal açıdan ayrışan görüşlere sahip terapistler arasında da müdahaleleri düzeyindeki farklılıkları kimi zaman ölçmek güç olabilir. Günümüzde, yalnızca bildirdikleri uygulamaya dayanarak terapistleri birincil kuramsal bağlılıkları açısından doğru biçimde kategorize etmek oldukça güçtür. Örneğin, Klein’cıları Freudçulardan daha fazla ‘şimdi ve burada’ aktarımında çalışıyor biçiminde karikatürize etmek mümkündür, ancak Britanya’da kendilerini Çağdaş Freudçu olarak gören birçok kişi de sistematik biçimde ‘şimdi ve burada’ya odaklanmaktadır. Dahası, kimi zaman bazı terapistlerin, kendilerini ilişkilendirdikleri herhangi bir kuramdan ziyade kişilik değişkenlerini daha çok yansıtan özgünlüklere dayanarak çalıştıkları izlenimini edinmek affedilebilir.

    Kamuda (public) dile getirilen terapötik kuramların, terapistlerin hastalarıyla yaptıklarıyla her zaman örtüşmediği bilinen bir durumdur. Terapistlerin bilinçli olarak bir şeyi vaaz edip başka bir şeyi uyguladıklarını ileri sürmüyorum. Daha ziyade, kuram ile uygulama arasındaki bu görünür ayrışma, nadiren ele alınan ancak Fonagy (1999a) tarafından güçlü biçimde ortaya konmuş daha endemik bir soruna işaret eder. Ona göre, kuram ile uygulama arasındaki ilişkiye geldiğimizde hepimiz temel bir mantıksal hata yaparız: kuramın tümdengelimsel bir rol üstlendiğini varsayarız. Fonagy ise kuramın rolünün bütünüyle tümevarımsal olduğunu, yani kuramın klinik fenomenleri zihinsel durumlar düzeyinde ayrıntılandırmamıza yardımcı olduğunu, ancak klinikte ne yapmamız gerektiğini çıkarsamamıza izin vermediğini öne sürer. Psikanalitik teknik büyük ölçüde kuram tarafından yönlendirilmekten ziyade deneme yanılmaya dayanarak ortaya çıkmıştır. Freud teknik kurallarına deneyime dayanarak ulaşmış ve kimi zaman uygulamasının, hakkında yazdığı kurallarla hiçbir zaman örtüşmediği izlenimini vermiştir (bkz. Bölüm 4). Günümüzde klinik kuram herhangi bir metapsikolojiden bağımsızdır. Psikanaliz bir tedavi modeli olarak gelişecekse, hastalarımızla yaptıklarımızın kaçınılmaz olarak benimsediğimiz metapsikolojiden mantıksal olarak türemediğinin farkında olmamız gerekir.

    Psikanalitik Bilgi ve ‘Gerçekler’

    Psikanalitik terapistlere, daha açık biçimde işbirlikçi psikoterapi türlerinin bakış açısından yöneltilen yaygın eleştirilerden biri, psikanalitik terapistin işine yersiz bir kesinlik duygusuyla yaklaşmasıdır. Psikanaliz üzerine tartışmalarda, öğrencilerin sıklıkla psikanalitik terapistlerin bir hastanın zihnini hastanın kendisinden daha iyi bilebileceklerini varsaydıklarını ve bunun basitçe mümkün olmadığını ileri sürdüklerini duymuşumdur. Psikanalitik terapistin hastanın ‘hayır’ını bilinçdışı düzeyde her zaman ‘evet’ olarak aldığı bir çalışma tarzını karikatürize ederler. Dinamik bilinçdışı kavramının bir tür kötüye kullanım izni olduğunu ileri sürerler: terapist, yorumunun doğruluğunu kanıtlamak için her zaman hastanın henüz bilmediği bir bilinçdışı güdüye başvurabilir. Bazen psikanalizi, terapötik ilişkideki güç dengesizliği nedeniyle mahkûm ederler. Kuşkusuz, bu suçlamaların bazılarında, bazı durumlarda gerçek payı vardır. Ancak, bu iyi formüle edilmiş eleştirilerin ardında çoğu zaman sözde gerçekle ya da bilgiyle ve kendi mesleki yetkinliğimizle olan karmaşık ilişkimiz yatar. Duygusal sıkıntı yaşayan insanlara yardım etmeye soyunduğumuzda, bir yandan zımnen yardımcı olabileceğimizi -ve dolayısıyla zihin hakkında bir şey bildiğimizi- varsayarız ama aynı anda, gerçekte hiçbir şeyi tam olarak bilemeyeceğimizi de ileri süreriz.

    Bazı klinisyenler bilgi iddialarında her şeyi yapabilme yanılsaması yönünde hata yaparken, yapısökümcü perspektiflerin yükselişinden bu yana birçok terapist de belki fazlasıyla bilginin inkârı yönünde hata yapmaktadır. Psikanalizle ilgili bazı postmodern eleştirileri özümsemiş bulunuyorum ve bunların, olguların nasıl aşırı değerli hâle gelebileceğine, hakikatin peşine düşmenin nasıl baştan çıkarıcı olabileceğine ve kesinlik ya da hakikat arayışı içinde psişik acının doğasına ilişkin daha ele geçmez fakat hayati önemde olan bir şeyin nasıl yitirilebileceğine dair sağaltıcı bir hatırlatma sunduklarını gördüm. Bununla birlikte, bu tür anlatımların belirli bir inkâr düzeyini beslediğini de gördüm. Hakikat hiçbir zaman bütünden başka bir şey olamayacak kadar kısmi ve ele geçmez olsa da, bazı gerçekler vardır. Çalışmamız, hastaların belirsizlikle başa çıkmalarına yardımcı olmakla ilgilidir; fakat aynı zamanda, kendileri hakkında bazı olguları bilebilecek duygusal dayanıklılığı geliştirmelerine yardımcı olmakla da ilgilidir. Burada, kişinin agresyonu ya da ne kadar değiştirirsek değiştirelim bedenimizde kaydedilmiş olan gelişimsel öyküsü gibi ‘gerçekleri (facts)’ kastediyorum.

    Eğer yalnızca yeniden yazılabilir yaşam anlatılarıyla uğraşıyorsak, o hâlde herhangi bir öykünün potansiyel olarak hasta için yararlı olduğu sonucu mu çıkar? Eğer durum böyle değilse, o zaman bazı öykülerin belki de diğerlerinden daha adaptif1 olduğunu söylemiş olmuyor muyuz? Ve eğer daha adaptif öyküler olduğunu söylüyorsak, o hâlde insanlara daha doyurucu bir yaşam sürmelerinde neyin yardımcı olduğu hakkında bir şey bildiğimizi de söylemiş olmuyor muyuz?

    1Bir öykünün daha ‘adaptif’ olabilmesi, onu hakikat kılmaz. Yalnızca, hiçbir zaman tüm öykülere eşdeğer biçimde yaklaşmadığımıza işaret etmek istiyorum. Hastalarla yürüttüğümüz çalışmada, hangi terapi modelini benimsiyor olursak olalım, daha doyurucu yaşamlar yaratmaya neyin yardımcı olduğuna ilişkin varsayımların yükünü taşırız.

    Gerçek anlamda sorumluluk sahibi uygulayıcılar olabilmek için, bildiklerimizin sahipliğini üstlenmemiz ve kendi mesleki yetkinliğimiz konusunda açık olmamız gerekir. Bilmediklerimize açık olmalı ve bu bilinmezliği, bulanık düşünceyi gizleyen bir erdem hâline yüceltmeden taşıyabilmeliyiz. ‘Psikoterapist’ unvanını benimsediğimizde, zihin hakkında bir şey bilmeye ilişkin belirli bir sorumluluğu da üstlenmiş oluruz. Benim izlenimim, kimi zaman kendi bilgimizden ve yetkinliğimizden kaçındığımızdır; çünkü herhangi bir terapötik karşılaşmada kaçınılmaz olarak var olan, yani terapist ile hasta arasındaki, asimetriyle mücadele ederiz. Bu asimetri ya da dengesizlik rahatsızlık vericidir. Hasta kırılgandır; terapist ise en azından terapötik durumda, insan zihninin işleyişine ilişkin edinmiş olduğu bilgi nedeniyle ona yardım etmek üzere oradadır. Hastanın bize atfettiği gücü olduğu gibi kabul etmek yerine, onu eleştirel biçimde incelemesi için davet etmek ve terapötik ilişkiyi terapist ile hasta arasında hiçbir fark yokmuş gibi kurgulayarak bu konuda rahatsızlık verici bir keşiften kaçınmamak bizim sorumluluğumuzdur.

    Günümüzde, hastanın anlatısına epistemolojik bir ayrıcalık tanıyan ve uzman otoritesini sorgulayan bir eğilim gözlemliyoruz. Öz-bilgide (self‐knowledge) başkasının etkisini çözmenin ve birbirimizi nasıl etkilediğimizi anlamlandırmanın güçlüğünü kabul etmemiz gerekir. Ancak bu, hastanın her zaman kendisi için en iyisini bildiği ya da hastalarımız hakkında hiçbir ‘nesnel’ değerlendirme yapmamamız gerektiği anlamına gelmez. Bu, bilgiye yaptığımız yatırımlara dikkatle özen göstermemiz ve bu bilgiyi hasta ile nasıl paylaştığımızı ve nasıl kullandığımızı buna uygun biçimde nitelendirmemiz gerektiği anlamına gelir. Bir anlatıya diğerine göre ayrıcalık tanımak, gerçekten işbirlikçi bir analitik diyalog için temel değildir -temel olan hastanın anlatısına duyulan saygıdır. Saygı, anlamadaki farklılıkların keşfedilebileceği güvenli bir bağlam sağlar; bu keşif, hastayı terapinin kapısından içeri getiren sorunlarda ona yardımcı olma ortak amacıyla yürütülür. Yargılarımızın ve yorumlarımızın geçici ve kısmi niteliğini kabul etmek, analitik süreçte olup bitene ilişkin -en azından kimi zaman- hastaya göre daha nesnel bir konumu benimseme ve bunu klinik bir görüş oluşturmak için kullanma olanağına karşı bir argüman değildir. Ancak, hastanın zihninde ve bizim zihnimizde neler olup bittiğine dair inandığımız şeyin kaçınılmaz olarak yalnızca bir yaklaştırma olduğunu akılda tutmamız gerekir. Çalışmamızdaki etik öncelik, epistemik alçakgönüllülüğün (epistemic humility) geliştirilmesi ve uygulanmasıdır.

    Zihnimizde sık sık bulanıklaşsa da, otoriter kompetans (authoritative competence) ile otoriter tahakküm (authoritative dominance) arasında bir fark vardır (Novick & Novick, 2000). Bilgiye sahip olmak ile bu bilgiyi nasıl kullandığımızı birbirinden ayırmak önemlidir. Bildiğimiz şeylerin olgu bildirimleriymiş gibi değil, bize ait bilgiler olarak sahiplenilmesi gerekir. Bizim için asıl güçlük, sahip olduğumuz bilgi ve deneyimle uyumlu bir psişik tutum bulmak ve bu tutumun bize, başka bir kişinin bilinçdışını anlamlandırmasına yardımcı olma gibi ağır bir görevi yüklerken, böyle bir profesyonel ilişkinin kaçınılmaz olarak içerdiği asimetriyi kötüye kullanmama sorumluluğunu da getirdiğini kavramaktır. Eğer bir şey biliyorsak, bildiğimiz şeyin hasta için ne anlama geldiğine de katlanmamız ve böylece onun olası hasetine (envy) ve (düşmanlığına) ya da kendi zihnini kullanmaktan vazgeçerek pasif biçimde anlaşılma arzusuna karşı açık olabilmemiz gerekir. Bunu ancak bildiklerimizin sahipliğini üstlenebilir ve bilmediklerimizden doğan belirsizliği yönetebilirsek başarabiliriz. Bunlar, 12. Bölüm’de geri döneceğimiz etik güçlüklerden bazılarıdır.

  • Sonuç: Günümüzdeki Psikanaliz Üzerine Bazı Kişisel Düşünceler

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin [Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş]’in Sonuç bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Psikanalitik Kimlik

    Bir klinisyen olarak, hastalarıma yardım edebileceğim yönündeki umutlu beklentiyle çalışmama dâhil olurum. Kırk yılı kapsayan kendi mesleki gelişimime ilişkin düşündüğümde, psikanalitik bir sürecin dönüştürücü olma potansiyeline duyduğum umudun, ilk olarak kendi analitik deneyimim aracılığıyla -hasta olarak- ve bu deneyimin beni maruz bıraktığı zorunlu kırılganlık ve bağımlılık sayesinde içimde pekiştiğini fark ederim. Bu deneyimsel bilgi, herhangi bir ders kitabı ya da kendi hastalarımıza ilişkin gözlemlerimiz tarafından ikame edilemez. Kişisel terapimizi ya da analizimizi yürütme deneyimi, psikanalitik olarak çalışmanın ne anlama geldiğinin temel bir yönüdür. Bu deneyim benzersizdir. Yazı ya da dersler aracılığıyla bir başka kişiye bağımlı olmanın ne anlama geldiğini ya da güçlü yansıtmaların etkisi altında olmanın ne anlama geldiğini öğretmek mümkün değildir. Kişisel terapi ya da analiz aracılığıyla gelişen türde bir özbilgi (self‐knowledge), başka bi kişinin bilinçdışını anlamak isteyenler için vazgeçilmezdir. Ancak özbilgiye giden tek yol olarak psikanalizi konumlandırmak, onu idealleştirilmiş bir nesne olarak konumlandırmaktır. Bir öğretmen ve eğitmen olarak çalışmalarımda, hiç divana yaklaşmamış bazı öğrencilerin sezgiselliğinden tekrar tekrar etkilenmişimdir; tıpkı zaman zaman, divanda on beş yıl geçirdikten sonra kendi benliğimin ve uygulamamın bazı yönlerinden hayal kırıklığına uğramış olduğum gibi. Bu bizi şaşırtmamalıdır. Ne de olsa Etchegoyen’in (1999) alaycı biçimde gözlemlediği gibi, iyi bir analizden sonra önceki halimizden daha iyi oluruz ama mutlaka başkalarından daha iyi olmayız.

    Kendi klinik eğitimime başladığımdan beri, önce 1990’larda bir klinik psikolog olarak, ardından bir psikanalitik terapist olarak ve daha sonra bir psikanalist olarak, birkaç süpervizyon molasıyla Bağımsızlar’ın orta alanındaki Freudyen ve Klein’cı kişisel analizlerden geçtim. Her deneyim bana birçok değerli şey öğretti. Aynı zamanda, sadece benim hakkımda değil fakat bir kurum olarak ve bir meslek olarak, aynı zamanda bir terapi yöntemi olarak psikanaliz hakkında, bazıları rahatsız edici, birçok soru gündeme getirdi

    Psikanalist olarak eğitim aldığım dönemde analistimi ve süpervizörlerimi seçmemin kuramsal olarak beni bir ‘Kleinci’ yaptığını biliyorum ancak uygulamada onların hiçbirini Kleinci oldukları için değil, hastalarına karşı şefkatli oldukları için, benim kendimi ve çalışmamı anlamama yardımcı oldukları için ve bana, kendine özgü nedenlerimle esin verici oldukları için seçtim -özellikle de anlayışlarının hafif ve alçakgönüllü bir dokunuşla içimde derinlere ulaşması nedeniyle.

    Bu kitapta psikanaliz içindeki farklı gelenekleri yansıtan geniş bir yelpazeye yayılan düşüncelerden yararlandım ve hangi analitik grupla aynı hizaya geldiğimin tamamen açık olmaması mümkündür. Bunun nedeni, gerçekte herhangi bir grupla aynı hizaya gelmememdir. Gruplar, mesleğimizin araçları üzerine eleştirel düşünmeye karşı koyan, yardımcı olmayan varsayımları ve mitleri sürdüren, kolaylıkla kendi içine kapalı biçimlerde işleyebilir. Eğer bir ‘BİZ’ varsa bir de ‘ONLAR’ vardır. Genel olarak psikolojik terapiler dünyası -yalnızca psikanaliz değil- herhangi başka bir toplumsal grupla hiçbir şekilde farklı değildir: hepimiz kendi dünya görüşümüzü ve ona uygun olan terapötik yaklaşımı desteklemede çıkar sahibiyiz. Ben de öyleyim. Aslında, merak ediyor olmanız ihtimaline karşı, başkalarıyla ilişki kurduğumuz öznel bakış açımıza sahip olmanın -yani, ideali akla dayalı gerekçelendirilmiş bir argümana dayanan, kendi bakış açımıza yönelik kendinden emin bir inancın- ruh sağlığımız için vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum ve bu ‘analitik kimliğimizin’ bir parçası hâline gelir.

    Özdeşimler, psikolojik gelişimin (çoğunlukla bilinçdışı olan) belkemiğidir ve belirli gruplar ya da kimliklerle bilinçli özdeşleşmelerimizde ortaya çıkar. ‘Analitik bir kimlik’ oluşturmak, bir klinisyen olarak gelişimimizin temel bir parçasıdır. Ancak bunu yaparken, tüm kimlik kategorilerinin açıkça sınırlandırılmış bir bölge gibi işlediğini akılda tutmak önemlidir: ‘Ben buyum ve şu değilim.’ Değişen derecelerde, hepimiz hem kendimize hem de başkalarına karşı anlaşılır hissettiğimiz bu tür sınırlandırılmış bölgeleri ararız.

    ‘Psikanalist’i ‘psikanalitik psikoterapist’ten ayıranın ne olduğuna ilişkin süregelen tartışmalara dönersek, şaşırtıcı olmayan biçimde, analitik kimliğe yönelik algılanan en büyük tehdidin bize en çok benzeyenler tarafından ortaya konduğuna dikkat kesiliriz.¹ Primo Levi, sözde ‘saflığın’ çekiciliğini ve algılanan ‘saf olmayışın’ meydan okumasını iyi yakalar:

    İlk gün kaderim çinko sülfatın hazırlanması için görevlendirilmek oldu … Ders notları, ilk okumada gözümden kaçan bir ayrıntı içeriyordu; yani, böylesine nazik ve hassas çinkonun, tek lokmada onu yutan aside bu kadar kolay teslim olmasına karşın, çok saf olduğunda çok farklı bir biçimde davrandığını: o zaman inatla saldırıya direnir. Bundan iki birbiriyle çelişen felsefi sonuç çıkarılabilir: kötülükten bir zırh gibi koruyan saflığın övgüsü; değişikliklere, başka bir deyişle yaşama yol açan saf olmayışın övgüsü.

    (Levi, 1984: 33–34)

    1 Bu bölümün bazı kısımları A. Lemma (2023c) ‘Who Do You Think You Are? Some Reflections on Analytic Identity’. International Journal of Psychoanalysis, 104: 5: 843–848 ve ayrıca: A. Lemma (2022b) Heilen durch Wissen (Healing through Knowledge). In: Nolte, Tobias; Rugenstein, Kai. 365 x Freud: Ein Lesebuch für jeden Tag. Stuttgart: Klett-Cotta.’da yer almaktadır.

    Gruplar, kendi türlerine özgü terapötik çinkonun saflığını korumaya çok sık çalışabilirler. Bir psikanalitik psikoterapist olarak (haftada bir ile üç kez oturumlar sunarak) ve ardından bir psikanalist olarak (haftada beş kez oturumlar sunarak) eğitim almış biri olarak, her iki uygulamanın da ortak kavramsal zemini ve teknikleri paylaştığı benim için açıktır (Alexander, 1954). Bu kitapta psikanalizin haftada bir ile üç kez yapılan psikanalitik psikoterapiye uygulanmasına odaklandım. Ancak ‘uygulamalı psikanaliz (applied psychoanalysis)’ terimi yanlış hiyerarşiler yaratmamalıdır: haftada beş kez yapılan bir psikanaliz de haftada bir kez yapılan bir psikoterapi de zihnin psikanalitik bir modelinin ‘uygulamaları’dır. Uygulamada, bunların ‘analitik tutum’un (analytic attitude) sürdürülmesine ve yeniden kazanılmasına yönelik dikkatli bir özen tarafından birleştirildiğini öne sürüyorum (Bkz. Bölüm 4 ve 7). Bana göre psikanalitik çalışma, her şeyden önce terapistin içsel düzenlemesiyle (internal setting) tanımlanır ve uygulama yaptığımız dışsal düzenlemeyle (external setting) ya da hastaya sunulan oturum sıklığıyla tanımlanmaz. Psikanalitik çalışmanın ayırt ediciliği, aktarımın sistematik kullanımında yatar; bu ise, hastanın zihin durumuna ilişkin anlayışımızı ve en verimli biçimde nasıl müdahale edileceğini şekillendirmek için aktarım deneyimimize kök salmış analitik bir tutumun sürdürülmesini içerir.

    Bununla birlikte, iki uygulama yalnızca daha az ya da daha çok yoğun, daha kısa ya da daha uzun aynı müdahaleyi sunuyor olarak kabul edilemez. Kapsamları, talepleri (hasta ve klinisyen üzerinde) ya da uygunlukları bakımından eşdeğer değildir. Haftada bir kez hasta görme konusunda eğitim almış bir psikanalitik psikoterapist nasıl daha yoğun çalışmak için gereken bazı yetkinliklerden yoksun olabilirse, bir psikanalist de kısa, odaklanmış bir psikanalitik terapi sunma konusunda yetkinliklerden yoksun olabilir. Başka bir deyişle, her iki uygulama da özgül ve örtüşen alanlarda yüksek düzeyde yetkinlik gerektirir. Farkları, (haksız) bir ‘uygulamalar hiyerarşisi’ni pekiştirmek için vurgulamıyorum (Spurling, 2018). Sorun farkların varlığı değil, farkları nasıl kullandığımızdır. Farkları bulanıklaştırmak, bazı insanların zihninde var olan hiyerarşinin çözümü değildir; farklı uygulamaların ilgili özgüllüğünü dile getirmek ve onlara değer vermek ve onların örtüşme alanlarını kabul etmek, böyle hiyerarşilere yönelik en sağlam meydan okumayı ortaya koyar.

    Zaman içinde kendimde gözlemlediğim en önemli değişikliklerden biri, aynı hasta ile birçok yıla yayılan uzun psikoterapiler ve analizlerde klinik olarak çalışma deneyimi tarafından bilgilendirilmiştir. Hastalarla bu boylamsal deneyim, çalışmamızın önemli bir temel taşı olan umudumu biçimlendirmiş ve sürdürmüştür (Bkz. Bölüm 7). Umut, ruhsal olarak çorak arazilerde ilerleyip hayatta kalma yaşantısından ve birçok yıl sonra, bütünleştirme çalışmasını mümkün kılan ruhsal bir açıklığa çıkmaktan doğar. Bu paha biçilmez perspektif, yalnızca tamamlanmış analizlerin/terapilerin zaman içindeki deneyimiyle içimizde pekişebilir. Aynı şekilde, daha kısa, odaklanmış psikanalitik müdahalelerle başarılabilecekler karşısında derinden etkilendim. Bu deneyim, başlangıçta taşıdığım, ‘daha uzun’un kaçınılmaz olarak ‘daha iyi’ olduğu yönündeki önyargıya meydan okumuştur.

    Bu kitabın tam başında gördüğümüz gibi, yalnızca psikanalizin farklı uygulanma biçimleri değil, aynı zamanda bir zihin kuramı olarak psikanalizin birkaç farklı versiyonu da vardır. Bu kitapta bazı bölümlere kimi zaman farklı perspektiflerden yaklaştım; psikanaliz içindeki ayrışan kuramsal yönelimlerden elde edilen içgörüleri bir araya getirdim. Belki bu beni çoğulcu (pluralist) ya da bütünleştirici (integrationist) yapar, gerçi bu terimlerin gerçekte ne anlama geldiğinden hiçbir zaman emin değilim. Eğer bu, insan zihnini ve terapi sürecini anlamanın farklı yolları olduğunu düşündüğüm anlamına geliyorsa, bu doğrudur. Eğer bu, az önce belirttiğim gibi, psikanalizin yalnızca tek bir ekolüyle öncelikli olarak özdeşleşmekte zorlandığım anlamına geliyorsa, bu da doğrudur. Eğer bu, bir hasta ile çalışırken önemli olanın, belirli bir kuramın buyurduğundan ziyade hastanın herhangi bir anda neye ihtiyaç duyduğuna göre yönlendirilen esnek bir yaklaşım olduğuna inandığım anlamına geliyorsa, bu da doğrudur. Belki de çocukluğumun değişen kültürel manzaralarına uyum sağlamak için farklı dilleri öğrenmek zorunda kalmış biri olarak, içimde, herhangi bir terapötik dili nihai olarak benimsememi engelleyen yerleşik bir olumsallık duygusu vardır.

    The Dialogic Imagination‘da Bakhtin (1981), diyalojizmin (dialogism) önemini savunur; ona göre bu, dil içindeki konumumuz tarafından zorunlu kılınır. Monolojizm (monologism), yalnızca tek bir dil olduğu yanılgısıdır. Diyalojizm ise herhangi tek bir dilin sınırlarını kabul etmek, deneyimin muazzam çoğulluğunu kucaklamak ve böylece Bakhtin’in ‘dillerin eleştirel karşılıklı canlandırılması (the critical interanimation of languages)’ olarak adlandırdığı şey içinde yönelimimizi sağlamak ve bir yer bulmaktır. Alanımızda henüz bu ‘dillerin karşılıklı canlandırılması’nın çok tutarlı bir biçimde görüldüğü söylenemez, ancak ben bu kitapta psikanalize bu ruhla yaklaştım.

    ‘Yavaş Düşünme’ye Övgü

    Bu paragrafı okuduğunuzda, günümüzde toplumda psikanalizin yeri ve bir psikolojik müdahale yöntemi olarak güçlü ve sınırlı yönleri hakkında kendi görüşünüze sahip olacaksınız. Bu kitabın 2003 yılındaki ilk baskısından bu yana, psikanalizi uyguladığımız ve yaşadığımız dünya değişti; özellikle de hızlı tempolu teknolojik gelişmeler nedeniyle. Bu yeni bağlamda, paradoksal biçimde, psikanaliz gerçekten olgunluk çağına girer.

    Freud her şeyi doğru yapmayı başaramadı, ancak sonuç olarak, dijital zamanlarda yaşarken ve uygulama yaparken bana fazlasıyla öngörülü görünen bazı uyarı niteliğindeki ifadelere geri dönmek istiyorum. 1910’da, ‘”Vahşi” psiko-analiz’de (‘”Wild” psycho‐analysis’), Freud şöyle yazdı:

    Bu, hastanın bir tür bilgisizlikten mustarip olduğu ve bu bilgisizliği ona bilgi vererek (hastalığının yaşamıyla olan nedensel bağlantısı, çocukluk dönemindeki yaşantıları vb. hakkında) ortadan kaldırdığınızda kaçınılmaz olarak iyileşeceği yönünde, uzun süre geçerliliğini yitirmiş bir fikir ve yüzeysel görünüşlerden türetilmiştir. … Bilinçdışına ilişkin bilginin hasta için psikanaliz konusunda deneyimsiz kişilerin sandığı kadar önemli olması durumunda, dersler dinlemek ya da kitaplar okumak onu iyileştirmek için yeterli olurdu. Ancak bu tür önlemler, sinir hastalığının belirtileri üzerinde, kıtlık zamanında menü kartları dağıtmanın açlık üzerinde yaptığı kadar etki yapar.

    (1910: 225)

    Freud, bilinçli olgulara erişimin nevrotik sıkıntılarımız için bir tedavi sağlamadığı için uyarırken, kuşkusuz dünyayı yetmiş yıl sonra biçimlendirecek dijital devrimden habersizdi -ki bu devrim bize akıl almaz kazanımlar getirmiştir, ancak önemli bedeller olmaksızın değil. Bugün terapi odalarımızda (consulting room), teknolojiyle bağlantılı ve teknoloji tarafından büyütülen sorunlardan yalnızca birkaçını anmak gerekirse, sosyal medya, oyun oynama ya da çevrim içi pornografi kullanımının fazlasıyla cezbedici hâle geldiği her yaştan hastalarla karşılaşıyoruz.² Web siteleri, süperegonun çözülmesini teşvik edecek biçimde tasarlanmıştır. Sözde ‘ikna edici tasarım’ tam da budur: kullanıcıları bağımlı tutarak iradelerini aşındırmak üzere tasarlanmıştır. Web sitesi sayfasında yanıp sönen ‘açılır pencereler’, kullanıcıyı kademeli olarak daha fazla web sitesini ziyaret etmeye ve aramalarını genişletmeye cezbetmektedir. Cocking ve Van den Hoven (2018) gerçekten de çevrim içi dünya ile sözde geleneksel dünya arasındaki ahlaki farkı vurgulayarak, ‘çevrim içi dünyaların ahlaki sis sorunlarını yarattığını ve büyüttüğünü’ ileri sürmüşlerdir (2018: xv).

    2 ‘Bağlantılı olan ve tarafından büyütülen’ ifadesini özellikle belirtiyorum çünkü bu sorunların teknoloji tarafından doğrudan bir biçimde ortaya çıkarıldığına inanmıyorum.

    Zihinlerimizin, farklı derecelerde, artık aygıtlarımız aracılığıyla 7/24 erişebildiğimiz ‘bilgi’nin baştan çıkarması ve bunun yaydığı kesinlik yanılsaması tarafından gasp edilmiş olmasını yok sayamayız. Bilgiyi o kadar çok sahiplenmek isteriz ki sahte olgularla yetiniriz. Ve yalnızca bilmek istemeyiz. Şimdi bilmek isteriz. Hız tarafından büyülenmiş durumdayız. Teknoloji, anlık şimdinin idealleştirilmesini teşvik eder. Her şeyin hiçbir yere gitmeye gerek kalmadan gerçekleşebileceğini düşünürüz, ancak aldanan biz oluruz: bu bir yanılsamadır çünkü olduğumuz yerde durmaktayız -ki bu, Virilio’nun (1999) ‘hızın eylemsizliği (inertia of speed)’ tanımında fazlasıyla iyi yakalanan bir kavramdır.

    Zihin harekete ihtiyaç duyar. Hareket olmadan yaşantıyı temsil edemeyiz ve bize gerçekten yardımcı olabilecek gerekli bilinçdışı ‘bilgi’ye ulaşamayız. Freud, engellenmenin ve beklemenin sağlık yardımlarını önceleyen bir ruhsal bildirge ile çoğunluk oyunu alamayabilir, ancak zihnin, gereksinimi karşılayan nesnenin yokluğuna yanıt olarak nasıl geliştiğine dair psikanalitik bir anlayış, mevcut eğilimlere güçlü bir düzeltmedir. ‘Gecikme’nin aracılığı psikolojik olarak anlamlıdır çünkü arzunun zihinde temsil edilmesini mümkün kılar: ne istediğini düşündüğün şeyi elde edemediğinde, onun yokluğu seni onu temsil etmeye ve ‘onu’ neden istediğini düşünmeye iter. Benzetme yoluyla, bir bebeği yürümeyi öğrenmeye iten şeyi hayal edebiliriz. Yürümeyi öğrenir çünkü kavrayışının doğrudan erişiminin ötesindeki şeylere ulaşmak ister: mesafe, bu becerinin kazanılma dürtüsünü teşvik eder. Anne babası her zaman nesneleri ona getirselerdi, bu onu hemen tatmin edebilirdi, ancak bu yürümeyi öğrenme kapasitesini olumsuz etkileyebilir. Nasıl ki bebeğin kavrayışının ötesinde olan şeyi isteme yaşantısı, motor gelişim için gelişimsel olarak gerekliyse, sunumun yokluğu da ruhsal gelişim için gereklidir. Bunun önemini kavramak, psikanalitik çalışma için de temeldir. Müdahalelerimiz temsil çalışmasını (work of representation) desteklemeyi amaçlar, ancak hastanın kendi yorumlarına varması için zamana izin vermemiz ve anlayışımızla çok hızlı biçimde araya girerek onu bu fırsattan mahrum bırakmamamız gerekir. Bu nedenle, çalışmamızda zaman ve zamanlama özün ta kendisidir.

    Nasıl ki daha yavaş bir yaşam temposunu kutlayan ve yediğimize odaklanarak onu takdir etmemizi teşvik eden ‘Yavaş Yeme (Slow Food)’ hareketi varsa, bir ‘Yavaş Düşünme (Slow Thinking)’ hareketi de, zihinlerimizi anındalığın ve hızlı çözümlerin baştan çıkarmalarına devretmeye karşı koymak için acilen ihtiyaç duyduğumuz panzehir olabilir (Lemma, 2022b). Beklemede (Baraitser, 2017), sürprizde, düşüncelerimizin, fantezilerimizin ve duygularımızın yavaş çözülmesinde, zihnimizin karmaşıklığına yavaş yavaş yaklaşmamızı sağlayan süreçte haz duymayı yeniden keşfetmemiz gerekir. Beklemenin ve belli bir ölçüde engellenmenin meyve verdiğini -o anda hoş olmayan bir his uyandırsa bile- öğrenmemiz gerekir.

    Hızlı bir dünyada, ruhsal acıya toplumsal tepki, çoğunlukla hızlı çözümleri (örneğin, kısa terapiler ya da ilaç tedavisi) öncelemek ve sözde ruh sağlığı durumlarına ilişkin bilgi ordusunu, tek bir tıklamayla sunmak şeklinde olur. Bu kitapta ortaya koyduğum psikanalitik süreç -yoğunluğu, uzunluğu ve bilinçdışı zihne odaklanması- bu bağlamda anakronistik görünür. Yine de bu, kendini tanımak için zaman ayırmanın, kim olduğumuz hakkında biraz daha fazlasını keşfetme hizmetinde bilmemeye katlanmayı öğrenmemizi sağlayan düşünme [reflection] alanlarını korumanın ruhsal ve etik önemine yönelik güçlü bir hatırlatma olarak durur.

  • Öğrenmeye Devam Etme (31. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Psychotherapy: A Clinical Manual [Psikodinamik Psikoterapi: Klinik Bir Manuel]’in 31. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Bu noktaya geldiğinizde, psikodinamik psikoterapi hakkında çok şey öğrenmiş oldunuz. Hastaları değerlendirmeyi ve tedaviye başlamayı; hastaların söylediklerini dinlemeyi, duyduklarınızı yansıtmayı ve bilinçdışı anlamları açığa çıkarmak ya da zayıflamış benlik işlevlerini desteklemek amacıyla müdahalede bulunmayı; ve bu araçları öz-değeri, başkalarıyla ilişkileri ve karakteristik uyum biçimlerini geliştirmek gibi önemli terapötik hedeflere ulaşmak için kullanmayı öğrendiniz. Artık bu becerilerinizi kliniklerinize, ofislerinize, yatan hasta birimlerinize ya da çalıştığınız her yere taşıyarak psikodinamik psikoterapist olma sürecinizi sürdürebilirsiniz. Bu işi yapmak, her gün yeni bir şey öğrenmek anlamına gelir. Her hasta yeni zorluklar getirir; her tedavi bize yeni şeyler öğretir. Sonuçta, süpervizörlerimizden, hastalarımızdan ve kendimizden öğreniriz.

    Süpervizörlerimizden öğrenmek

    Bu kılavuzu okuyarak edindiğin bilgileri tamamlamanızın en iyi yolu, kendi hastalarınızla psikodinamik psikoterapi yürütmektir. Bunu yaparken süpervizyon, size büyük ölçüde yardımcı olacaktır. Süpervizörlerin pek çok türü vardır. Eğitim sürecindekilere genellikle bir ya da birden fazla süpervizör atanır. Bu süpervizörlerin bazıları deneyimli psikoterapistler olabilir, ancak psikodinamik psikoterapi konusunda uzman olup olmamaları değişebilir. Mezunlar bazen özel süpervizyon arayabilir ya da vakalarını meslektaşlarına sunabilirler. Süpervizyon, psikodinamik psikoterapi öğrenimini birkaç açıdan geliştirir. Birincisi, deneyim kazandırır. Kendi deneyiminizi biriktirene kadar süpervizörünüzün uzmanlığından yararlanabilirsiniz. İkincisi, vakanın başka biriyle tartışılması, vakaya dair düşünmeyi derinleştirir. Bu, sizden daha deneyimli biriyle ya da bir veya birkaç meslektaşınızla yapılabilir. Bir vakaya çok yakın olduğunuzda, karşıaktarımınızı her zaman doğru değerlendiremeyebilirsiniz; bu nedenle, güvendiğiniz hocalarınız veya meslektaşlarınızla konuşmak son derece değerli olabilir. Eğitiminiz tamamlandıktan sonra bile, özellikle zorlayıcı vakalarda yardım almak için süpervizyon aramak, kendinizi her zaman rahat hissetmeniz gereken bir şey olmalıdır.

    Çalışmanızı süpervizörlerinizle paylaşmanın birçok yolu vardır. Vakanın genel hatlarıyla tartışılması faydalıdır; ancak oturumdan alınan bazı birebir [kelimesi kelimesine] materyalleri birlikte incelemek de önemlidir. Bu, duyduklarınızı nasıl analiz ettiğinizi, nasıl düşündüğünüzü ve hangi müdahaleleri seçtiğinizi değerlendirme olanağı sağlar. Bunun için notlardan (hastayla birlikteyken ya da oturumdan hemen sonra alınmış olabilir), video ya da ses kayıtlarından yararlanabilirsiniz. Siz ve süpervizörünüz, içinde bulunduğunuz duruma en uygun yöntemin hangisi olduğuna birlikte karar verebilirsiniz.

    Çalışmanızı hangi biçimde paylaşırsanız paylaşın, öğrenme sürecinde etkin (proaktif) bir rol almak, süpervizyon deneyiminizden en yüksek verimi almanıza yardımcı olur. Ne yazık ki, öğrenenler çoğu zaman süpervizörlerinin onlara “ne yapacaklarını söylemek için” orada olduğunu düşünürler. Ancak, destekleyici müdahalelerdeki “sağlama ve yardım etme” modeline benzer biçimde, süpervizör zaman zaman önerilerde bulunabilir, fakat genellikle işbirliğine dayalı bir model daha faydalıdır. Eğer siz bir süpervizörseniz, öğrenme deneyimi için açık ve net hedefler belirleyerek bu işbirliğini teşvik edebilirsiniz. Bu noktada, bu kitapta sunulan çeşitli modeller size yardımcı olabilir:

    • Değerlendirme açısından: Problem → Kişi → Amaçlar → Kaynaklar modeli.
    • Teknik açısından: dinleme/refleksiyon/müdahale etme modeli, seçim ve hazır oluş ilkeleri ile açığa çıkarıcı ve destekleyici müdahaleler kavramı.

    Eğer süpervizyon alan bir konumdaysanız, bu kılavuzda öğrendiklerinizin bir kısmını süpervizörlerinizle paylaşmayı deneyin; onlara şu tür sorular yöneltebilirsiniz:

    • Hasta bunu söylediğinde siz ne duydunuz?
    • Bunu nasıl değerlendirirdiniz?
    • Ne söyleyeceğinizi nasıl seçerdiniz?
    • Benim söylediklerim hakkında ne düşündünüz?
    • Orada ne söyleyeceğimi bilemedim – o ana birlikte odaklanabilir miyiz?
    • Bunu ne tür bir müdahale olarak adlandırırsınız?

    İşte bir terapist ile süpervizörü arasındaki oturumdan bir bölüm:

    Terapist 40 yaşında bir kadındır ve iki yıldır 28 yaşındaki bir erkek hastayı haftada iki kez yapılan psikodinamik psikoterapiyle tedavi etmektedir. Son birkaç haftadır, bu hastanın seansları için sabırsızlanmamaktadır.

    Terapist: İlginç, genellikle bu hastayla çalışmaktan gerçekten keyif alırım ama son birkaç haftadır kendimi öyle hissetmiyorum. Geçen hafta bir defasında “Aman hayır, bugün Pazartesi – Bay A. geliyor” diye düşündüm. Ama bunun neden olduğunu tam olarak bilmiyorum.

    Süpervizör: Bu konuşmak için harika bir konu. Hastanın yaşamında ya da terapide olup bitenlerle ilgili bir şey hissediyor musunuz?

    Terapist: Hayır – işin garip yanı da bu. Aslında terapide daha derin çalışıyor ve daha bağlantılı hissediyor. Bu, üzerinde çalıştığımız şeydi.

    Süpervizör: Neler olduğunu görebilmemiz için biraz süreç dinleyelim. O şekilde hissettiğiniz seanslardan birinden bazı bölümleri okuyabilir misiniz?

    Terapist: Tabii — işte dünkü seanstan bir bölüm:

    • Hasta: Artık bu sürece kendimi iyice kaptırıyorum – Her seansı dört gözle bekliyorum – Neredeyse her gün gelebilmeyi diliyorum. Bir rüya gördüm, bekleme odanızda uyuyordum – sanki oradaki küçük nişte bir yatak vardı.
    • Terapist: Rüya hakkında biraz daha anlatabilir misiniz?
    • Hasta: Gerçekten sıcaktı, rahattı – sanki siz beni yatıracaktınız.

    Süpervizör: Burada biraz duralım – bu materyalde ne duyuyorsunuz ve buna nasıl yanıt verdiniz?

    Terapist: Şey, bir rüya var — “yatırılmak” çocuklukla ilişkili görünüyor, dolayısıyla bunun benim onunla annesi gibi ilgilenmemi arzuladığı bilinçdışı bir fanteziyle ilgisi olabilir. Ama biliyoruz ki annesi oldukça ihmalkârdı. Seans sırasında yüzeydeki duygulanımı heyecandı – bana bu kadar yakınlaşmaktan dolayı heyecanlı gibiydi.

    Süpervizör: Ben de bunu duyuyorum – hastanız neredeyse nefes nefese size sizden çok şey istediğini söylüyor – mecazi olarak “sizinle yaşamaya” hazır, ve siz belki de bundan biraz geri çekiliyorsunuz.

    Terapist: Bildiğin gibi benim iki çocuğum var – bir tane daha istemiyorum! Yani elbette o gerçekten başka bir çocuk olmaz ama belki de ben öyle hissediyorumdur.

    Süpervizör: Kesinlikle – sanırım onunla son dönemde yaşadığınız zorlukların bir kısmına ulaşıyoruz ve aynı zamanda hasta hakkında da çok şey öğreniyoruz.

    Burada süpervizör, terapistin kendi karşıaktarımı hakkında daha fazla şey öğrenmesine yardımcı olabilmiştir. Terapistin duygularını açık bir biçimde tartışabilme becerisi, bu sürecin temelini oluşturmuştur. Dikkat edilirse, dinleme–refleksiyon–müdahale etme yöntemi süpervizyonda da işe yarayabilir.

    Derslerinizde ya da bu kılavuzdan öğrendiklerinizi süpervizörünüzle paylaşmanız, onunla “hemfikir” olmanızı sağlayacaktır hem de süpervizyon deneyimini zenginleştirecektir.

    Hastalardan öğrenmek

    Eski bir deyiş vardır: “Hastalarınız en iyi süpervizörlerinizdir.” Pek çok bakımdan bu doğrudur. Her hasta, size insanlar, onların uyum biçimleri, güçlü ve zayıf yönleri hakkında yeni şeyler öğretir. Her terapötik ilişki, hastalara en çok nasıl yardımcı olabileceğinizi anlamanız için etkileşim biçimlerinizi öğretir. Eğer odağınızı fazlasıyla derin bir noktaya yöneltirseniz, hastalarınız bir şekilde savunmaya geçerek buna tepki verirler — buna dikkat ederseniz, an be an kendinizi kolayca yeniden dengeleyebilirsiniz. İşte bir örnek:

    Hasta: Geçen seansın sonunda sinirlendim çünkü seansa geç başladınız ve bana fazladan süre vermediniz.

    Terapist: Bu durum, annenizin kardeşinize daha fazla odaklanıp sizi yoksun hissettirdiği biçimi hatırlatmış olmalı.

    Hasta: Ne olursa olsun, ben sizden bahsediyorum — annem geçen seans burada değildi, siz vardınız.

    Terapist: Haklısınız — ve bunu dile getirebilmiş olmanıza sevindim. O anda yaşadığınız duyguyu biraz daha anlatabilir misiniz?

    Bu hasta, terapist için mükemmel bir “süpervizör” olmuştur; çünkü duygulanım aktarım içindeydi, ancak terapist genetik bir yorum üzerinde yoğunlaştı. Bu tür bir durumda savunmaya geçmenin zamanı değildir — eğer hastayı dikkatle dinlerseniz, onun için gerçekten neyin önemli hissettirdiğine yeniden odaklanabilirsiniz.

    Kendinizden öğrenmek

    Sonuçta, kendinizi anlamak, psikodinamik bir psikoterapist olarak çalışmanızda sahip olacağınız en önemli araç olacaktır. Seanslar sırasında kendi duygularınızın ve hastalarınıza verdiğiniz tepkilerin farkında olma düzeyiniz, onlara yardımcı olma becerinizle doğrudan ilişkilidir. Psikodinamik psikoterapi uygulamaya başlamadan önce belli bir özfarkındalık sürecini “tamamlamış” olmanız gerekmez; tıpkı hastalarınızdan sürekli bir şeyler öğrenmeye devam edeceğiniz gibi, terapistlik kariyeriniz boyunca da hem kendinizden hem de kendiniz hakkında öğrenmeyi sürdüreceksiniz. Bununla birlikte, ister eğitiminizin başında ister sürecin herhangi bir aşamasında olun, kendinizden öğrenme kapasitenizi geliştirmek için kişisel bir psikoterapiye katılmak faydalı olabilir. Bazı terapistler bunu rutin bir uygulama olarak görürken, bazıları ise terapist olarak olgunlaştıkça karşılaştıkları belirli güçlükler üzerine kendi terapilerine yönelmektedirler. Bazı eğitim programları -örneğin psikanalist yetiştiren birçok program- eğitim sürecinin bir parçası olarak kişisel terapiyi veya kişisel psikanalizi zorunlu kılar. Kişisel terapinin yararlı olabileceğine dair ipuçları arasında, çoğu ya da tüm hastalarınıza karşı güçlü olumsuz ya da olumlu duygular beslemeniz, işinizle bağlantılı aşırı kaygı veya depresyon yaşamanız ya da sınırları aşma eğilimi göstermeniz sayılabilir. Tıpkı hastalarınıza yapacağınız gibi, terapistler de size gizlilik esasına dayalı bir terapi sunacaklardır ve bu süreç büyük olasılıkla hem işinizi hem yaşamınızı zenginleştirecektir.

    Kişisel terapi olsun ya da olmasın, sürekli özdüşünüm (self-reflection) temeldir. Hepimiz meşgulüz, ancak çalışmamız üzerine düşünmek için zaman ayırmaya değer. Bu, yalnızca seanslar arasında değil, seansın ortasında da geçerlidir — çoğu zaman bir şey “söylemeye” bu kadar hevesliyken, hastayla birlikte olduğumuz anda neler olup bittiğini düşünmeye yeterince zaman ayırmayız. Oysa bu tür düşünme anları çok değerlidir; bu anlar sizi yetkin bir terapist olmaktan çıkarıp üstün bir psikodinamik psikoterapist olmaya götürür.

    Sonuç

    İnsanlar, zamanın başlangıcından beri anlam arayışı içindedir. Psikodinamik psikoterapi, bireylerin kendi içlerinde var olan fakat farkındalık dışında kalan anlamı bulmalarına yardımcı olur. Bu arayış, insanların yaşamlarını nasıl anlamlandırdıklarıyla daima ilişkili olacak ve her zaman geçerliliğini koruyacaktır. Psikodinamik psikoterapist olarak yolculuğunu sürdürürken, başkalarından, hastalarından ve kendinden öğrenmeye devam et.

  • Diğer Ego İşlevlerini Geliştirme (28. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Psychotherapy: A Clinical Manual [Psikodinamik Psikoterapi: Klinik Bir Manuel]’in 28. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Temel kavramlar

    Ego işlevlerini geliştirmek, psikodinamik psikoterapinin temel amaçlarından biridir.

    Açığa çıkarıcı (uncovering) ve destekleyici (supporting) stratejilerin her ikisi de, gerçeklik sınaması, yargılama, uyarıcı düzenleme, benlik farkındalığı ve bilişsel işlevler gibi ego işlevlerini güçlendirmede hastalara yardımcı olabilir.

    Bir kişinin ego işlevlerini “yapabiliyor” ya da “yapamıyor” oluşunu belirlemek, açığa çıkarıcı ya da destekleyici müdahale arasında seçim yapmada temel bir unsurdur.

    Son üç bölümde, üç önemli ego işlevinin geliştirilmesini ele aldık: öz-değer (self-esteem) düzenlenmesi ve benlik algıları (self-perceptions), başkalarıyla ilişkiler ve karakteristik uyumlar (savunmalar dahil). Bu bölümde ise, hem açığa çıkarıcı hem de destekleyici stratejiler kullanarak diğer birçok ego işlevlerini geliştirmeye yönelik stratejileri tartışacağız.

    Yapabiliyorlar mı yoksa yapamıyorlar mı?

    Bir kişinin ego işleviyle ilişkili bir sorununa yardımcı olabilmek için, hastanın bu ego işlevini yerine getirme kapasitesine sahip olduğu hâlde bilinçdışı bir etken tarafından bu kapasiteyi kullanmasının engellenip engellenmediğini ya da hastanın bu ego işlevini yerine getirme kapasitesinden yoksun olup olmadığını değerlendirmemiz gerekir. Geleneksel olarak bu durum, çatışma mı, eksiklik mi sorusu çerçevesinde ele alınmıştır. Kişi ego işlevini yerine getirme kapasitesine sahip olduğu hâlde bunu kullanamıyorsa, bu durumun bir çatışmadan (conflict) kaynaklandığı; kişi ego işlevini yerine getirme kapasitesinden yoksunsa, bunun bir yetersizlikten (deficit) kaynaklandığı düşünülmüştür [15]. Ancak günümüzde, işlevdeki bozulmanın yalnızca çatışmalardan değil, duygulanımlar, fanteziler ve savunmalar gibi diğer bilinçdışı etkenlerden de kaynaklanabileceğini biliyoruz. Ayrıca, ego işlevlerini yerine getirme kapasitesine sahip bireylerin, stres, tıbbi hastalıklar, psikiyatrik sendromlar ya da işlevselliklerini kısa süreliğine aşırı zorlayan diğer koşullar nedeniyle bu işlevleri geçici olarak kullanma yetilerini yitirebildiklerini de biliyoruz. Bu nedenle, bir kişinin ego kapasitelerini “yapabiliyorlar mı?” ya da “yapamıyorlar mı?” sorusu üzerinden değerlendirmek, bu tür sorunları anlamada daha uygun bir yaklaşım olabilir.

    Bay A., 45 yaşında, başarılı bir iş insanıdır ve babasının ölümünden kısa bir süre sonra terapiye başvurur. Mirasın vasisi olarak atanmıştır ancak babasının mali işlerini düzenlemekte kendini yetersiz hissetmektedir. Babası ölmeden önce, Bay A. onun “mali durumunu batırdığı” ve işleri çocuklarının üzerine yıktığı için öfkelidir. Şimdi ise dikkat eksikliği bozukluğu yaşadığından kuşkulanmakta ve uyarıcı bir ilaç gerekip gerekmediğini merak etmektedir. Anamnez alındığında, iş yerinde mali konuları herhangi bir zorluk yaşamadan organize edebildiği, ancak yalnızca babasının mirasını düzenleme sürecinde güçlük yaşadığı anlaşılır. Bu durumda, Bay A.’nın mali konularda organize olma kapasitesine sahip olduğu ancak babasına ve babasının ölümüne ilişkin bilinçdışı duyguların, bu özel durumda yetilerini en iyi şekilde kullanmasını engellediği varsayılabilir.

    Bu örnekte, Bay A.’nın mali işlerini organize edebildiğini biliyoruz çünkü:

    • geçmişte bu alan hiçbir zaman onun için bir zayıflık noktası olmamıştır,
    • şu anda yaşamının diğer alanlarında örgütlenme becerilerini görünür bir zorluk yaşamadan kullanmaktadır.

    Babasıyla ilgili bilinçdışı duyguları, onun genel olarak sağlam olan mali konuları düzenleme yetisini yaşamının belirli bir alanında kullanmasını engellemektedir. Bu durumda, açığa çıkarıcı bir strateji uygulanması uygun olur. Şimdi bununla zıt bir örnek olan Bay B.’yi düşünelim:

    Bay B., 45 yaşında bir yazardır ve evini kaybetme korkusuyla terapiye başvurur. İkinci bir ipotek almıştır ve aylık ödemeleri yapamamaktadır. Bütçesi hakkında sorular sorduğunuzda, hiç bütçe yapmadığı ve giderlerini karşılamak için aylık ne kadar gelire ihtiyacı olduğunu bilmediği ortaya çıkar. Anamnez, onun yaşamı boyunca çeşitli alanlarda planlama güçlükleri yaşadığını gösterir; tatil planı yapamama ya da hafta sonu zamanını yönetememe gibi sorunlar bunlara dâhildir. Çocukken bir öğrenme güçlüğü tanısı aldığını düşündüğünü, ancak bunun hangi türde olduğunu bilmediğini belirtir.

    Bay B. mali işlerini organize edemez. Anamnezi, yaşamının hiçbir alanında bunu yapamadığını göstermektedir; bu da bu becerinin kronik bir ego zayıflığı alanı olduğunu düşündürür. Bu durumda, destekleyici stratejilerin uygulanması uygun olur. Son olarak, Bay C.’nin durumunu ele alalım:

    Bay C., boşanma sürecinde major depresyon belirtileriyle başvuran 45 yaşında bir lise müdürüdür. Yirmi yıllık evliliğinin ardından eşi, en yakın arkadaşı için kendisini terk etmiştir. Derin bir yıkım içindedir ve uykusuzluk (insomnia), zevk alamama (anhedoni) ve yaklaşık 7 kiloluk bir kilo kaybı yaşamaktadır. Çocuklarını kaybetmekten korkmasına rağmen, bir avukat tutmak ve gerekli vekâlet ücretini ödemek için herhangi bir adım atmamıştır. Aslında, her zaman ailenin mali işlerinden sorumlu kişi olmasına karşın, son üç aydır hiçbir faturasını ödememiştir ve kısa süre önce ödenmemiş faturalar nedeniyle elektriği kesilmiştir.

    Bu durum çok daha belirsiz bir tablodur. Açıkça görülmektedir ki Bay C. geçmişte mali işlerini organize etme kapasitesine sahipti -peki şu anda ne oluyor? Bilinçdışı düşünceler ve duygular mı Bay C.’nin temelde sağlam olan mali düzenleme kapasitesini kullanmasını engelliyor? Yoksa depresyon, anksiyete ya da akut yas mı onun örgütlenme becerilerini zayıflatıyor? Şu anda bildiğimiz tek şey, Bay C.’nin şu aşamada bu temel ego işlevini kullanamadığı ve bu nedenle işlevselliğinin bozulmuş durumda olduğudur. Bu nedenle, mevcut durumda Bay C.’nin ego işlevinin desteğe ihtiyaç duyduğunu ve bazı temel işlevleri yerine getiremeyeceğini varsaymamız gerekir.

    Amaç

    Psikodinamik psikoterapinin temel amaçlarından biri, bireylerin ego işlevlerini geliştirmelerine yardımcı olmaktır. Kişilerin ego işlevleri zayıf ya da eksik olduğunda, onlara yeni kapasiteler geliştirmeleri veya zayıflamış olanları güçlendirmeleri konusunda yardımcı olabiliriz. Kişiler bilinçdışı süreçler nedeniyle ego işlevlerini kullanamıyorsa, sahip oldukları bu kapasitelerin “önündeki engelleri kaldırmalarına (unblock)” yardımcı olabiliriz.

    Sorunu tanımak

    Bir kişinin bir ego işlevini yerine getirip getiremeyeceğini nasıl anlayabiliriz?

    Bu durumu ayırt etmek için kullanılabilecek bazı stratejiler şunlardır:

    Sorun genel mi, yoksa seçmeli mi?

    Bir kişinin bir ego işlevini kullanıp kullanamadığını anlamada muhtemelen en iyi yol budur. Bir hasta annesi dışında herkese geri dönüş yapabiliyor mu? Pahalı ayakkabılar satın alırkenki durum dışında her koşulda sağlıklı bir yargılama yapabiliyor mu? Bodrumda 18 yaşındaki oğlu davul çalarkenki durum dışında yüksek seslere tahammül edebiliyor mu? Bu tür durumlar, bireyin söz konusu ego işlevlerini kullanma kapasitesine sahip olduğunu, ancak bilinçdışı etkenlerin bu kapasitenin kullanılmasını engellediğini düşündürür.

    Aşağıdaki soruları sormak, bu ayrımı yapmanıza yardımcı olabilir:

    Bu durumun sizin için bir sorun oluşturmadığı herhangi bir durum var mı?

    Bunu yalnızca kaygılı, yorgun, depresif olduğunuzda ya da tanımadığınız insanlarla birlikteyken mi yapamadığınızı fark ediyorsunuz?

    Zor olsa da bunu yapabilmenizi sağlayan herhangi bir stratejiniz var mı?

    Sorun uzun süredir mi var, yoksa yeni mi ortaya çıktı?

    Bir ego işlevine ilişkin sorun çocuklukta ya da ergenlikte başlamışsa, kişinin bu kapasiteden yoksun olma olasılığı, bu işlevin bilinçdışı duygular, fanteziler veya çatışmalar tarafından kronik olarak engellenmiş olmasından daha yüksektir. Bu durum bilişsel alanlardaki birçok problem için geçerlidir, ancak dürtü kontrolü ve muhakeme gibi ego işlevleri için de geçerli olabilir.

    Aşağıda bu duruma ilişkin iki karşıt örnek yer almaktadır:

    Bay D., zamanını doğru yönetemediği için işini kaybetme riski altındadır. Daha önce üst düzey bir danışman olarak çalışan Bay D., geçmişte büyük, çok merkezli projeleri başarıyla yönetebilmiştir. Ancak büyük bir işten çıkarma dalgasında işini kaybettikten sonra, gönülsüzce şu anki, çok daha alt düzeydeki işini kabul etmiştir. Patronuna karşı küçümseyici bir tavır içindedir ve çalışma saatlerinde isteksiz hisseder.

    Bay D.’nin zaman yönetimi becerileri son dönemde zayıflamıştır, ancak geçmişte bu alanda oldukça başarılıydı. Bu nedenle, bilinçdışı duyguların geçmişte sağlam olan zaman yönetimi becerilerini engellediğine dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır.

    Bay E., zamanını doğru yönetemediği için işini kaybetme riski altındadır. Bu konuda çocukluğundan beri güçlük yaşamaktadır -lise ve üniversite yılları boyunca uzun vadeli projeleri yönetilebilir görevlere ayırmasına yardımcı olan özel öğretmenlerle çalışmıştır. Kısa bir süre uyarıcı ilaçlar kullanmış, ancak daha sonra bunlara olan ihtiyacını “aştığını” düşünerek “bunu kendi başına yapmak” istemiştir. Şimdi ilk işinde, zamanı kendi başına yönetememekte ve birçok projede geride olduğunu bildiği için patronundan kaçmaktadır.

    Bay E.’nin zaman yönetimiyle ilgili bu güçlüğü çocukluktan beri yaşadığına dair güçlü kanıtlar vardır. Belirli görevleri yerine getiremeyeceğine dair kaygısı, geçmişte bu görevleri hiçbir zaman yardım almadan yapamamış olması nedeniyle temellidir. Ne yazık ki, geçmişte kendisine yardımcı olan başa çıkma becerilerini kullanmak, gerçekçi sınırlılıklarını kabul etmek ve yardım istemek yerine; yardım ihtiyacını inkâr etmek ve patronundan kaçınmak gibi uyumsuz başa çıkma yollarına başvurmaktadır.

    Ego işlevindeki sorun diğer psikiyatrik semptomlarla ilişkili mi?

    Ego işlevlerinin tam olarak nasıl geliştiği bilinmemekle birlikte, duygudurum ve anksiyete bozuklukları, madde kötüye kullanımı ve diğer psikiyatrik sendromlar gibi sorunların (i) ego işlevlerinin nasıl geliştiği ve (ii) zaman içinde ne ölçüde işlevsel kaldıkları üzerinde etkili olduğu açıktır [16]. Örneğin, ergenliğin erken döneminde -çoğu gencin duygulanımı düzenleme ve dürtüleri kontrol etme kapasitesini geliştirdiği kritik bir evrede- bipolar bozukluk geliştiren bir genç, yetişkinlikte de bu ego işlevi alanlarında kalıcı güçlükler yaşayabilir; hatta duygudurum bozukluğu yatışmış dönemlerde bile bu zorluklar sürebilir. Dolayısıyla, bir hastanın ego işlevlerindeki görünür güçlüklerin diğer psikiyatrik sorunlarla birlikte ortaya çıkıp çıkmadığını ya da bu sorunlar tarafından şiddetlenip şiddetlenmediğini belirlemek, kişinin belirli bir ego işlevini “yapabiliyor mu yoksa yapamıyor mu” sorusuna yanıt vermede yardımcı olabilir. Aşağıda bu duruma ilişkin birkaç örnek yer almaktadır:

    Normalde oldukça kararlı bir kişi olan Bay F., depresif dönemlerinde karar verme becerisini yitirir. Bu durum, onun ve terapistinin nüksün erken belirtilerini fark etmek için kullandıkları bir işaret haline gelmiştir.

    Genel olarak çok sorumlu bir anne olmasına rağmen, Bayan G. kaygılı olduğunda çocuklarıyla ilgili muhakeme yeteneği bozulur -onları okuldan almayı unutur ya da dışarıda normalde izin vermeyeceği kadar fazla kalmalarına müsaade eder.

    Yeni bir panik atak geçirme korkusuyla, Bay H. önemli bir iş toplantısında kalamamış ve odadan dışarı çıkmıştır. Korku tarafından kuşatıldığında, dürtü kontrolü bozulur.

    Bu örneklerde, kişinin belirli bir ego işlevini “yapabiliyor mu, yoksa yapamıyor mu” sorusunu doğru değerlendirebilmek için, belirtilerin tüm örüntüsünü (semptom kümesini) anlamak büyük önem taşır.

    Terapötik Stratejiler

    Bir kişinin belirli bir ego işlevini yerine getirip getiremediğine ilişkin değerlendirme, terapötik stratejiyi doğrudan belirler. Genel olarak, açığa çıkarıcı stratejiler, ego işlevinin önüne geçen bilinçdışı etkenleri “ortadan kaldırma”ya yardımcı olurken; destekleyici stratejiler, zayıflamış ego işlevlerini desteklemeye veya eksik ego işlevlerinin yerini doldurmaya hizmet eder.

    Bu farklı yaklaşımları, çeşitli ego işlevleriyle ilişkili olarak açıklayacağız:

    • gerçeklik sınaması / gerçeklik duygusu (reality testing/sense of reality)
    • yargılama / dürtü kontrolü (judgment/impulse control)
    • uyarım düzenlemesi (stimulus regulation)
    • benlik farkındalığı (self-awareness)
    • biliş (cognition)

    Bu alanların her birini incelerken, terapötik stratejilere ilişkin karar verme sürecinizi keskinleştirmeye başlamak için aşağıda belirtilen sorular üzerinde düşünebilirsiniz:

    • Ego işlevindeki sorun genel mi yoksa seçici mi?
    • Sorun uzun süredir mi var, yoksa yeni mi ortaya çıktı?
    • Sorun, diğer psikiyatrik belirti çeşitleriyle ilişkili mi?
    • Danışan, ego işlevini terapistten yalnızca asgari düzeyde yardım alarak yerine getirebiliyor mu, yoksa terapistin eksik kapasitenin kullanılmasında “temin edici (supply)” ya da “yardımcı (assist)” bir rol üstlenmesi mi gerekiyor?

    Gerçeklik Sınaması / Gerçeklik Duygusu

    Gerçeklik sınamasında (reality testing) bozulma yaşamak için psikotik olmak gerekmez. Açık biçimde psikotik olmayan kişilik bozukluğu hastaları bile, inkâr (denial) ya da yansıtma (projection) gibi, gerçekliği bulanıklaştıran savunmaları kullanmalarına bağlı olarak yanlış algılar veya çarpıtmalar yaşayabilirler (Bkz. Bölüm 4). Bu tür savunmalar genellikle borderline kişilik bozukluğu olan hastalarda görülür, ancak daha üst düzey savunmaları kullanan hastalarda da ortaya çıkabilir.

    Aşağıda, gerçeklik sınamasında bozulma yaşayan iki hastaya ilişkin örnekler yer almaktadır. Her örneği okurken, yukarıda belirtilen soruları kendinize sormayı unutmayın.

    Vaka 1

    Bay I., 37 yaşında, bekar, işsiz bir erkektir ve şizofreni öyküsü bulunmaktadır. Dört erkek kardeşin en büyüğüdür; kardeşlerinden üçü hekimdir. En küçük kardeşinin saygın bir araştırma bursu kazandığını öğrendikten kısa bir süre sonra, Bay I. antipsikotik ilacını aniden bırakır ve belirgin sanrılarla hastaneye yatırılır. Aşağıda, hastaneye kabul görüşmesinden bir bölüm yer almaktadır:

    Terapist: Hastaneye neden geldiğinizi bana biraz anlatabilir misiniz? (soru)

    Bay I: (kaygılı biçimde etrafına bakınır, sonra alçak sesle mırıldanır) Tuskegee deneyi.

    Terapist: Sizi henüz yeterince tanımıyorum, bu yüzden tam olarak ne demek istediğinizi anlayamıyorum; ancak acil servisteki doktorlardan, Tuskegee deneyi gibi bir şeyin sizin başınıza geliyor olabileceğinden korktuğunuzu anladım. (ilgi ve anlayış gösterme, ortak sorgulama)

    Bay I: Bu konuda konuşamam. Devlet beni öldürür.

    Terapist: Bir konuda sizi rahatlatabilirim -burası bir araştırma hastanesi değil, burada deney yapılmıyor ve sizi endişelendiren türde şeylere karşı insanları koruyan yasalar var. (güvence verme, yanlış algıları düzeltme)

    Bay I: Beynimi istiyorlar. Çok nadir bir rahatsızlığım var. Bu, kardeşimin fikriydi. Doktorlara saçmaladığımı söyledi.

    Terapist: Sanırım kardeşiniz, hastalığınız için aldığınız ilacı bıraktıktan sonra düşüncelerinizin yeniden karıştığından endişe etmiş olabilir. Sizce bu mümkün olabilir mi? (yanlış algıları düzeltme, alternatif düşünme yollarını ortaklaşa keşfetme)

    Bay I: Ne? Aaa… Seroquel’den mi bahsediyorsunuz?… Artık ona ihtiyacım yok… değil mi?

    Bu durumda, gerçeklik sınamasındaki bozulma büyük olasılıkla hastanın ilacını bırakmasıyla tetiklenen, uzun süredir devam eden psikotik bir hastalığın akut alevlenmesinden kaynaklanmaktadır. Terapist, Bay I.’nin ilaç tedavisine uymamasının, kardeşinin son başarısına karşı geliştirdiği bilinçdışı bir tepkiyle ilişkili olabileceğini fark eder ve Bay I.’nin “nadir” ve özel bir araştırma hastası olduğuna dair paranoid ve büyüsel sanrılarının, başarısızlık ve kıskançlık gibi acı verici duyguları telafi etmeye hizmet ediyor olabileceğini öne sürer. Ancak terapist, bu içgörüler müdahale biçimini yönlendirse de, en azından bu anda Bay I.’nin gerçekliği sanrıdan ayırt edemediğini değerlendirir. Bu nedenle, hastanın ilacına yeniden başlamasının yanı sıra, terapist eksik olan ego işlevini “temin etmesi” (supply) gerektiğine karar verir.

    Vaka 2

    Bayan J, mezuniyetine yalnızca iki hafta kalmış, 18 yaşında bir lise son sınıf öğrencisidir. Üç yıldır kaygı ve depresyon belirtileri, aralıklı intihar düşünceleri ve tıkınırcasına yeme davranışları nedeniyle psikoterapi görmektedir; bu belirtilerin tümü genellikle her yeni okul yılının başında kötüleşmektedir. Terapistiyle sağlam bir terapötik ittifakı vardır ve tedavinin yardımıyla oldukça iyi işlev görmektedir. Lisenin son yılı boyunca okula dönüşte herhangi bir sorun yaşamamış, üniversite başvuru sürecini de görünür bir zorluk olmadan tamamlamıştır. Sadece bir hafta önce mutlu ve dengeli görünüyorken, terapist ailesinden bir “acil” mesajı alır: Bayan J. “paranoyak” davranmaktadır. Hastanın tıbbi bir rahatsızlığının olmadığından ve herhangi bir madde kullanmadığından emin olduktan sonra, terapist bir sonraki seansta aşağıdaki diyaloğu gerçekleştirir:

    Bayan J (ağlayarak) Sizden nefret ediyorum! Sizi kızdırdığımı biliyorum ve beni hayatınızdan çıkarmak için fırsat kolluyordunuz!

    Terapist Sizin bana çok öfkeli olduğunuz açık. Biraz yavaşlayalım ve aramızda neler olup bittiğini anlamaya çalışalım. Bu düşünceler ne zamandır var sizde? (duyguları adlandırma, yavaşlatma, açıkça ilişkiye katılma, ortak gerçeklik sınaması)

    Bayan J (sinirli biçimde) Bilmiyorum. Birkaç gün oldu. Mezuniyet balosundan sonra.

    Terapist Mezuniyet balosu… nasıl geçti peki? (soru)

    Bayan J Berbattı -tam bir saçmalıktı- buluştuğum çocuk beni orada terk etti. Eve yalnız dönerken tuhaf bir his geldi -sanki bedenimin dışındaydım- herkesin benden nefret ettiğini düşündüm, özellikle sizin! -sanki bütün bunların başıma gelmesini bekliyormuşsunuz gibi hissettim. (ağlayarak) Kendimi delirecek gibi hissediyorum.

    Terapist Sizinle biliyoruz ki, yoğun stres altındayken bazen zihinsel olarak biraz dağılmış hissedebiliyorsunuz, değil mi? Birkaç yıl önce, yaz için yurtdışına gitmeden önce buna benzer bir şey yaşadığınızı hatırlıyor musunuz? Belki unuttunuz -o zaman da kendinizle konuşarak bu durumdan çıkmıştınız ve uzun sürmemişti. Şimdi sizi strese sokan bir şey olabileceğini düşünüyor musunuz? (açıklama, hastaya kapasitesini hatırlatma, iyimserlik sunma, soru)

    Bayan J Her şey çok anlamsız geliyor. Balo korkunçtu. Onu gerçekten sabırsızlıkla beklemiştim, ama oraya gidince her şey sahte geldi. Herkes iki hafta içinde ayrılacakken neden büyük bir parti yapıp mutluymuş gibi davranıyoruz ki?

    Terapist Belki de size her şey gerçekdışı geliyor, çünkü gerçekten de gerçekdışı bir şey yaşamak üzeresiniz -iki ay içinde evden ayrılacaksınız. Bu, arkadaşlarınızı, ailenizi -ve beni- bırakmak anlamına geliyor. Sanırım bu durum sizi fark ettiğinizden daha fazla sarsıyor olabilir. (yorum)

    Bayan J Buradan ayrılmak zorunda olduğuma inanamıyorum -sizden… Bu yıl boyunca beni bir arada tutan kişi sizdiniz. Siz olmadan bunu nasıl başaracağım?

    Bu örnekte, Bayan J. psikotik bir hastalığa sahip değildir; ancak lise mezuniyeti, evden ayrılma, terapistiyle olan tedavisinin sonlanması ve üniversiteye başlama gibi bir dizi önemli dönüm noktasının yarattığı koşullar içinde gerçeklik sınamasıyla ilgili güçlük yaşamaktadır. Geçmişte de bu tür geçişler ve ayrılıklar sırasında benzer zorluklar yaşamıştır. Terapisti, yakın dönemde herhangi bir madde kullanımı, tıbbi sorun ya da bu ani dağınık ve paranoid düşünceleri açıklayabilecek başka bir psikiyatrik problem olmadığını hızla belirler. Terapist, Bayan J.’nin gerçeklik sınamasıyla ilgili yaşadığı bu güçlüğün, ebeveynlerinden ve terapistinden ayrılmaya ilişkin bilinçdışı anksiyetesine; ayrıca hâlâ onlara ihtiyaç duyma ve onlara bağımlı olma durumuna eşlik eden utanç ve öfke gibi çatışmalı duygularına bağlı olduğundan makul ölçüde emindir. Ancak terapist, Bayan J.’nin bu zor duyguları keşfedebilmesi için, öncelikle onun kendini güvende hissetmesine yardımcı olması, yoğun duygulanımlarını yatıştırması ve kendisine yönelik paranoid algılarını azaltması gerektiğini bilir.

    Unutulmamalıdır ki, insanların gerçekliği sınama kapasitesi farklı derecelerde olabilir. Bay I., gerçekliği hiç sınayamaz durumdadır ve bu kapasitenin terapist tarafından temin edilmesine (supply) ihtiyaç duyar; buna karşılık Bayan J., stres altındayken paranoid hale gelmiş ve terapistin, onun gerçekliği sınama kapasitesini kullanmasına yardımcı olmasına (assist) ihtiyaç duymaktadır. Ancak terapist ve Bayan J., dengesini yitirmesine yol açan bilinçdışı etkenleri ortaya çıkarabilmeden önce bu kapasitenin desteklenmesi gerekir. Her iki örnekte de terapistin nazik ve ölçülü biçimde hastalara yardımcı olmaya çalıştığı görülür:

    • yanlış algıladıklarını fark etmelerini sağlamakta,
    • alternatif bakış açılarını daha esnek bir şekilde değerlendirmelerine rehberlik etmektedir.

    Muhakeme ve dürtü kontrolü

    İyi muhakemeye (judgment) sahip kişiler, davranışlarının sonuçlarını öngörebilme, diğer insanların muhtemel tepkilerini tahmin edebilme ve gerektiğinde kendilerini tutma, duruma uyum sağlama (shift set) ve planlarını yeniden değerlendirme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle, sağlam muhakeme yetisi, iyi bir dürtü kontrolünü (impulse control) gerektirir; muhakemeyi geliştirmek genellikle dürtüselliği azaltmakla el ele gider. Muhakemedeki ve dürtü kontrolündeki bozulmaların yaşamı tehdit eden bir duruma yol açabileceği hallerde, doğrudan müdahale etmemiz gerekebilir (örneğin hastayı hastaneye yatırmak veya güvenli cinsel davranış önlemleri almaya yönlendirmek gibi -bkz. Bölüm 10). Ancak muhakemedeki ve dürtü kontrolündeki bozulma, hastanın, bir başkasının veya terapötik sürecin güvenliğini doğrudan tehlikeye atmıyorsa, amacımız bu işlevleri destekleyici veya açığa çıkarıcı teknikler aracılığıyla geliştirmektir. Aşağıda, muhakemede ve dürtü kontrolünde bozulma gösteren iki hasta örneği yer almaktadır. İlk örnekte terapist, zayıflamış ego kapasitelerini güçlendirmek için çoğunlukla destekleyici müdahaleler (temin etme ve yardım etme) kullanırken; ikinci örnekte terapist, hastaya yardımcı olmak için hem destekleyici hem de açığa çıkarıcı yaklaşımlardan yararlanmaktadır.

    Vaka 1

    Bay K., 28 yaşında bir radyo reklamı satıcısıdır. Babasının ısrarıyla terapiye başvurmuş ve “İşimden bıktım, babam da kiramı ödemekten bıktı. Neden umursuyor anlamıyorum -işlerim yolundayken zaten hiç ilgilenmez,” demiştir. Bay K., büyük bir hevesle başladığı yeni işlerden kısa sürede sıkılıp ayrıldığını ya da kovulduğunu anlatır. Bu, son üç yıl içindeki üçüncü işidir; ve sadece birkaç ay sonra “bütün gün mızmız müşterilerle telefonda konuşmaktan bıktığını” söyler. Terapistine, o hafta neredeyse işi bırakacağını; çünkü patronunun, üç aylık satış hedefinin oldukça gerisinde olduğunu ve o ay altı kez geç kaldığını kendisine söylediğini aktarır.

    Bay K: Patronuma işini başına çalmasını söylemek istedim. Eleştiriden geçilmiyor ama yardım ettiği yok.

    Terapist: Zorlayıcı bir durum gibi görünüyor. Günümüzde iş piyasası nasıl? (empati kurma, soru sorma, olası sonuçları birlikte düşünme)

    Bay K: Berbat. Bu işi bulmam üç ay ve beş mülakat sürdü.

    Terapist: Yani işi bırakmak sizi yeniden o sürece geri götürür. (sonuçları birlikte düşünmeye devam etme)

    Bay K: O an bunu hiç aklıma getiremiyorum. O kadar sinirleniyorum ki, aklımdan uçup gidiyor.

    Terapist: Anlıyorum -o anlarda kullanabileceğiniz bazı stratejiler üzerinde birlikte düşünelim. (ortak problem çözme)

    Terapist, hastanın patronuyla yaşadığı çatışmanın aslında babasıyla olan ilişkisine ait bir dinamiği eyleme döküp dökmediğini (acting out) ve bu nedenle bilinçdışı etkenlerin onun zayıf muhakeme yetisinde rol oynayıp oynamadığını merak eder. Ancak terapist, üç hazır oluş ilkesini (bkz. Bölüm 17) -ittifakın durumu (şu ana kadar mevcut değil), hastanın ego işlevi (zayıflamış) ve tedavinin evresi (ilk görüşme)- ile birlikte hastanın işini kaybetme riskini de dikkate alarak, bilinçdışı çatışmaları destekleyici biçimde atlamayı tercih eder. Bu nedenle terapist, şu aşamada bilinçdışı çatışmaları doğrudan ele almak yerine, terapötik ittifakı kurmaya odaklanır ve destekleyici müdahaleler aracılığıyla Bay K.’nin zayıflamış muhakeme, dürtü kontrolü ve uyumsuz başa çıkma örüntülerini güçlendirmeyi amaçlar.

    Terapist, Bay K.’nin zayıflamış muhakemesini ve dürtü kontrolünü güçlendirmek amacıyla, temin edici ve yardımcı müdahaleleri bir arada kullanır. Bu kapsamda empati kurma, olası sonuçları birlikte düşünme ve ortak problem çözme gibi yaklaşımlardan yararlanır.

    Vaka 2

    Bayan L., 42 yaşında, evli bir iş yöneticisidir. Kocası kısa süre önce bir ilişki yaşadığını ve boşanmak istediğini açıklamıştır. Bayan L. hâlâ şoktadır ve durumu arkadaşlarına ya da ailesine -özellikle de kocasını hiçbir zaman sevmemiş ve “O tam bir çıkarcı, tıpkı baban gibi” demiş olan annesine- söyleyecek kadar utanç duymaktadır. Yurt dışı seyahati için havaalanına giderken şirketin genel müdürüyle aynı taksiyi paylaşır ve onunla flört etmeye başlar. Her ne kadar arkadaşları onu kararlarını “fazla düşünme eğiliminde olan temkinli biri” olarak tanımlasa da, meslektaşını otel odasına bir içki içmeye davet eder ve geceyi onunla geçirir. Seyahatten döndükten sonra, Bayan L. eski terapistini arar. Aşağıda, onların ilk görüşmesinden bir bölüm yer almaktadır:

    Bayan L.: Bu iş tamamen kontrolden çıkıyor! Bunu bitirmem gerektiğini biliyorum. O evli! Ama her sesini duyduğumda kendimi tutamıyorum. Neden böyle yapıyorum?

    Terapist: Bu konuda sizin bir fikriniz var mı? (yüzleştirme)

    Bayan L.: O zeki. Yakışıklı. Bana kendimi çekici ve arzu edilir hissettiriyor.

    Terapist: Hımm… ama sanırım bu konuda hisleriniz biraz daha karmaşık. (soru, yüzleştirme)

    Bayan L.: Evet -bu delilik! Patronla birlikte olmak mı? Akıl hastası olmalıyım- sürekli kendime “onu arama” diyorum, ama farkına varmadan yine arıyorum.

    Terapist: Bu dönem sizin için gerçekten çok zor geçti. Şu anda bu ilişkiye odaklandığınızı biliyorum, ama kocanız gittikten sonra sizi ilk kez görüyorum. (empati kurma, yüzleştirme)

    Bayan L.: (hıçkırarak ağlar) Tamamen aşağılanmış hissediyorum! Yine!

    Terapist: Yine mi? -anladığım kadarıyla bu durum, hâlâ kocanızla ilgili taşıdığınız duygularla bağlantılı. (netleştirme)

    Bayan L.: Bilmiyorum -muhtemelen “İnanamıyorum, yine yaptı!” diye düşünüyorsunuzdur.

    Terapist: Kocanızın ihaneti yıkıcıydı. Belki de patronunuzu baştan çıkarmak, kendinizi kontrolün sizde olduğu bir konumda hissetmenizin, anneniz gibi kurban rolüne düşmemenizin bir yoluydu. (yorum, genetik bileşenle)

    Bayan L.: Sanırım şunu demek istiyorsunuz: İstersem durumu kontrol altına alabilirim. Yani her şey sadece onun elinde değil.

    Yakın zamanda yaşadığı ve öz-değerine ağır bir darbe vuran aşağılayıcı bir olayın ardından, normalde son derece özdenetimli ve kusursuz bir muhakeme yetisine sahip olan bu kadın, birdenbire dengesiz ve riskli davranışlar sergilemeye başlar. Terapisti, destekleyici ve açığa çıkarıcı müdahaleleri harmanlayarak, onun davranışlarının hem kendisinden hem de başkalarından gizlediği bilinçdışı düşünceler ve duygularla nasıl bağlantılı olduğunu anlamaya başlamasına yardımcı olur.

    Kognisyon

    Bazı hastalar, dikkat, bellek ve doğrusal düşünme gibi temel bilişsel işlevlerde yaşam boyu süren güçlükler yaşarlar. Diğer bazı hastalar ise temel bilişsel işlevleri sağlam olmasına rağmen bu işlevleri koordinasyon içinde kullanmakta zorlanırlar. Bu hastalar genellikle öncelik belirleme, işleri zamanında başlatma ve tamamlama, görevleri takip etme, uzun vadeli projeleri bitirme ya da geleceğe yönelik plan yapma gibi alanlarda sorun yaşarlar. Bu tür koordinasyon gerektiren etkinlikler kimi zaman “yürütücü” bilişsel işlevler (“executive” cognitive functions) olarak adlandırılır [17]. Bazı kişiler ise “sentetik (synthetic)” ya da soyut düşünme (abstract thinking) olarak tanımlanan bilişsel alanda güçlük yaşarlar; bu zorluklar, farklı düşünceler, duygular ve deneyimler arasında bağlantı kuramama, örüntüleri fark edememe, tutarsızlıkları anlamlandıramama ve yaşantılarla bunlara verilen tepkiler arasında ilişki kuramama şeklinde görülebilir [18]. Bu tür bilişsel güçlükleri olan hastalar genellikle -en azından başlangıçta- bu görece zayıf alanları güçlendirmeyi amaçlayan daha destekleyici bir yaklaşımdan fayda görürler. Ancak, bilinçdışı duyguların genel olarak sağlam olan bilişsel becerileri engellediğine dair güçlü kanıtlar varsa, daha açığa çıkarıcı bir yaklaşım yararlı olabilir. Aşağıda, bilişsel işlevlerde farklı sorunları olan iki hastaya ilişkin örnekler yer almaktadır -ilki daha küresel ve uzun sürelidir, ikincisi ise daha seçici nitelikte olup son yaşam stresörleriyle tetiklenen bilinçdışı çatışmalarla ilişkili görünmektedir.

    Vaka 1

    Bay M., birinci sınıfta başarısız notlar aldığı için okul yönetimi tarafından dönem izni (ara verme) almayı düşünmesi istenen 18 yaşında bir üniversite öğrencisidir. Ebeveynleri, onun “yeniden toparlanmasına” ve dönemi bitirmesine yardımcı olabilmek amacıyla bir danışmaya getirmiştir. Ailesi, Bay M.’nin kronik olarak huzursuz, yerinde duramayan, aşırı konuşkan biri olduğunu; lisenin son iki yılında ödevlerini tamamlamak ve üniversite başvurularını zamanında bitirmek için özel öğretmen desteğine ihtiyaç duyduğunu belirtir. Bay M., okul yılı başlarken kendi başına işlev gösterebileceği konusunda oldukça iyimserdir; ancak şimdi tüm derslerinde ciddi biçimde geridedir. Terapistin odasında panik halindedir; dönemi bitiremeyecek kadar bunaldığını, ama “kuyruğunu bacaklarının arasına alıp” eve dönmeyi de hayal bile edemediğini söyler. Terapist tüm öyküyü aldıktan ve Bay M.’nin belirtilerini değerlendirdikten sonra, ikisi arasında şu diyalog gerçekleşir:

    Bay M: (bacaklarını sinirli bir şekilde sallar ve ellerini saçlarının arasından geçirir) Ne yapacağımı bilmiyorum. Sıkıştım kaldım.

    Terapist: Sıkıştınız mı? (yüzleştirme)

    Bay M: Dönemi tamamlayabileceğimi sanmıyorum. Ama okulu bırakacak olursam, kış tatilinde lisede arkadaşlarıma ne diyeceğim? Onlara tam bir başarısız olduğumu mu söyleyeceğim?

    Terapist: Olayı öyle görebilirsiniz, ya da çevrenizdekilere bir süredir ihtiyacınız olandan daha fazla yardıma gereksinim duyduğunuzu anlatmaya çalıştığınızı da söyleyebilirsiniz. Belki okul çalışmalarında sizi zorlayan şeyleri birlikte ele alabiliriz, böylece size en iyi şekilde yardımcı olacak bir plan oluşturabiliriz. (yorumlama, açıkça ilişkiye katılma, ortak sorgulama)

    Bay M: (biraz canlanarak) Sanırım haklısınız -peki, ne öneriyorsunuz?

    Terapist: Öncelikle, hâlâ özel öğretmen desteğine ya da organizasyon konusunda yardıma ihtiyaç duymakta utanılacak hiçbir şey yok. Bu tür desteğe kaç kişinin ihtiyaç duyduğunu duysanız şaşırırsınız -hem de yalnızca öğrenciler değil. Görünüşe göre dikkat eksikliği bozukluğu olup olmadığını değerlendirmek için bir danışma da almanız iyi olur; birçok belirtiniz bu tabloyla örtüşüyor ve ilaç tedavisi size gerçekten yardımcı olabilir. Ardından, yaşadığınız zorlukların bazılarını daha yakından inceleyebiliriz. Belki siz başlayabilirsin… en son hangi ödevde zorlandığınızı hatırlıyor musunuz? (güvence verme, geçerlilik kazandırma, genelleştirme, ortak çalışma)

    Bay M.: O tarih araştırma projesi beni bitirdi -tam da beni çileden çıkaran türden şeydi- nereden başlayacağımı bilemedim, bu yüzden kâğıt yığını altına gömdüm.

    Terapist: Harika -başlamak için mükemmel bir nokta. O hâlde, ödevi ilk aldığınızda neler yaptığınızı konuşalım… (övgü, ortak sorgulama)

    Ebeveynlerden alınan öykü, terapistin ilk izlenimiyle tutarlıdır ve uzun süredir tanı konmamış bir dikkat eksikliği bozukluğuna işaret etmektedir. Terapist, üniversite düzeyindeki akademik zorluklarla karşılaşan Bay M.’nin, ebeveynlerinin desteği ve yönlendirmesi olmaksızın bir çalışma planı oluşturamadığını ya da zamanını etkili bir şekilde yönetemediğini düşünür. Uygun kaynakları harekete geçirmek ve yardım istemek yerine, Bay M. okul çalışmalarından kaçınmıştır. Terapist, Bay M.’nin örgütlenme ve zaman yönetimi sorunlarını ele alırken aynı zamanda öz-değerini güçlendirmek amacıyla hem temin edici hem de yardımcı teknikleri kullanarak bu hassas sürece yaklaşır.

    Vaka 2

    Bayan N., üç yetişkin çocuğu olan, kısa süre önce dul kalmış 59 yaşında bir annedir ve “Zamanımı doğru yönetemediğim için işimi kaybetme riski altındayım” der. Bayan N., geçmişte çok talep gören bir örgütsel psikoloji danışmanı olduğunu ve karmaşık, çok yönlü sorumlulukları başarıyla yürütebildiğini açıklar. Ancak büyük bir işten çıkarma dalgası sonrasında işini kaybetmiş ve önemli ölçüde maaş kesintisiyle, şu anki daha alt düzeydeki pozisyonu kabul etmek zorunda kalmıştır. Bayan N., çalışma saatleri boyunca isteksiz ve dikkati dağılmış hissettiğini, zihninin sık sık başka yerlere kaydığını ve raporlarını zamanında amirine teslim etmekte giderek daha fazla güçlük yaşadığını belirtir.

    Bayan N.: Bir yıl önce bu tür işleri gözüm kapalı, bir elim bağlı yapabilirdim. Bazen Alzheimer mı oluyorum diye düşünüyorum.

    Terapist: Belleğinizle ilgili herhangi bir sorun fark etmedim, ama zamanınızı yönetmekte ya da yaşamınızın diğer alanlarında düzenli kalmakta -faturalarınzı ödemek, doktor randevularınızı ayarlamak, tatil planlamak gibi- zorluk yaşıyor musunuz? (güvence verme, soru)

    Bayan N.: Pek sayılmaz. Zaten tuhaf olan da bu. İş dışında her şey yolunda, ama ofise geldiğimde sanki siyah bir örtü iniyor üzerime.

    Terapist: Siyah örtü? (yüzleştirme)

    Bayan N.: Evet, siyah bir örtü… sanki kendi cenazeme gidiyormuşum gibi! (güler)

    Terapist: Son zamanlarda pek çok kayıp yaşadınız. (empati kurma, netleştirme)

    Bayan N.: Jerry’nin ölümünün üzerinden tam bir yıl geçti. (gözleri dolar) Eğer hâlâ yaşıyor olsaydı, bu berbat işte çalışmak zorunda kalmazdım.

    Terapist: Onu ne kadar özlediğiniz açık. Ama sanırım aynı zamanda artık kendinize bakmak zorunda olmanızdan dolayı ona karşı öfke de hissediyorsunuz. Bu duygunun, işte yaşadığınız bazı zorluklarla bağlantılı olabileceğini düşünüyorum. (empati kurma, duyguyu adlandırma, yorum)

    Bayan N.: Onu bu kadar özlediğim için ona karşı öfke hissetmekten nefret ediyorum, ama keşke şu anda seçeneklerim olsaydı… oysa hiç yok.

    Bayan N.’nin “siyah örtü” metaforu, terapiste onun şu anda yaşadığı güçlüklerin, kocasının ölümüne ilişkin bilinçdışı duygularla bağlantılı olabileceğini düşündürür. Yüzleştirmenin ardından terapist, Bayan N’nin bilinçdışı öfkesinin işteki işlevselliğini engelleme biçimini yorumlayabilir hale gelir.

    Bayan N.’nin durumu, Bay M.’ninkinden birkaç açıdan farklıdır. Bayan N. geçmişte bu işlevleri kolaylıkla yerine getirebilmekteydi. Şu anda performansındaki bozulmaya katkıda bulunabilecek açık ve belirgin bilinçdışı unsurlar bulunmaktadır. Son olarak, terapistin bu bilinçdışı unsurları Bayan N. ile tartışma girişimi, onun çağrışımlarını derhal derinleştirmiştir.

    Özfarkındalık / Psikolojik zihinlilik

    Tüm psikodinamik psikoterapilerde -ağırlıklı olarak destekleyici nitelikte olanlarda bile- her zaman hastanın kendini anlamasını geliştirmeye çalışırız. Ancak, Bölüm 3’te tartışıldığı üzere, bazı kişiler zihinlerini bilinçdışı unsurlar içeren bir yapı olarak kolaylıkla kavramsallaştırabilirken, bazıları bunu yapamaz. Hastaların kendi zihinsel işleyişleri hakkında nasıl düşündüklerini değerlendirmek, hangi tür tekniklerin daha uygun olacağını belirlemede çok önemlidir. Açığa çıkarıcı teknikler, hastanın içsel zihinsel yaşamı üzerine en azından temel düzeyde düşünebilme (öz-düşünüm, self-reflection) kapasitesine sahip olmasını gerektirirken; destekleyici müdahaleler, bu kapasitenin geliştirilmesine veya güçlendirilmesine yardımcı olabilir. Aşağıda, öz-düşünüm (self-reflection) kapasitesiyle ilişkili iki örnek yer almaktadır:

    Vaka 1

    Bayan O., 10 yaşın altındaki üç çocuğu olan, 36 yaşında evli bir kadındır. Dahiliye uzmanı tarafından, altta yatan bir depresyon olasılığı açısından değerlendirilmek üzere yönlendirilmiştir. Bayan O. görüşmeye başlar başlamaz baş ağrısı, sırt ve boyun rahatsızlığı ve “korkunç” adet öncesi sendromu (PMS) gibi çok sayıda fiziksel yakınmadan söz eder; bu şikâyetler için birçok uzmana başvurmuştur. Bu belirtiler, bir yıl önce bebeğinin doğumundan sonra başlamış ve artık çocuklarına bakma kapasitesini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Aşağıda, ilk değerlendirme görüşmesinden bir kesit yer almaktadır:

    Bayan O.: Doktorum antidepresan kullanmam gerektiğini düşünüyor.

    Terapist: Peki siz ne düşünüyorsunuz? (soru)

    Bayan O.: Sanırım acı çekiyorum.

    Terapist: Sizce şu anda bu ağrılara neden olan bir şey olabilir mi? (soru)

    Bayan O.: Nereden bileyim ben? Ben doktor değilim. Onlar da ne olduğunu çözemedi ama bir şey var. Kesinlikle kafamda değil.

    Terapist: Bu durumun sizin için gerçekten zorlayıcı olduğu anlaşılıyor. Günün belirli zamanlarında ya da bazı durumlarda ağrının azaldığını ya da arttığını fark ediyor musunuz? (empati kurma, soru)

    Bayan O.: Sabahlar en kötü zaman -kahvaltıyı hazırlamak, çocukları okula göndermek, bir yandan da bebeği tutmak zorundayım…

    Terapist: Bu stres düzeyinizi inanılmaz yükseltiyor olmalı… Dahiliye uzmanının da söylediği gibi, stres kas gerginliğini artırarak ve sempatik sinir sistemini uyararak ağrıyı gerçekten şiddetlendirebilir. (empati kurma, geçerlilik kazandırma, bilgilendirme)

    Bayan O.: Bunun farkında değildim. Ben sadece ağrıyı hissediyorum, ama haklısınız -stres muhtemelen durumu daha da kötüleştiriyor.

    Değerlendirme süreci boyunca terapist, Bayan O.’nun gergin ve mutsuz görünmesine rağmen majör depresif bozukluk tanı ölçütlerini karşılamadığını belirler. Ancak, Bayan O.’nun sorunlarının düşünceleri ve duygularıyla nasıl ilişkili olabileceğini düşünmekte güçlük yaşadığı açıktır. Bu ego zayıflığının uzun süredir mevcut olduğu düşünülse de, son bir yıla kadar ilişkilerinde veya genel işlevselliğinde belirgin bir probleme yol açmamıştır. Terapist, Bayan O.’nun bedensel uğraşının (somatik preoccupation), en küçük çocuğunun doğumunun tetiklediği, kabul edilmesi zor öfke ve hoşnutsuzluk duygularına karşı bir savunma olabileceğini öne sürer. Bununla birlikte, terapist bu aşamada Bayan O.’nun, yalnızca duygularını adlandırma ve yaşamındaki olaylara verdiği duygusal tepkileri fark etme konusunda yardıma ihtiyacı olduğunu fark eder. Bu nedenle terapist, başlangıçta onun savunmasını “izlemeye” karar verir -yani, zorluklarını bedensel şikâyetleri üzerinden konuşarak ele alır, ancak aynı zamanda olaylara farklı bir açıdan bakmasına yardımcı olmaya çalışır. Terapötik strateji, Bayan O.’nun yaşadığı ağrının stres ve duygularıyla ilişkili olabileceğini yavaş yavaş fark etmesini sağlamaktır. Bu, özfarkındalığı artırmaya yönelik ilk adım olabilir.

    Vaka 2

    Bayan P., hangi lisansüstü programa gideceğine “karar veremediğini” söyleyen 32 yaşında bir kadındır. İki oldukça iyi teklif almıştır ve iki gün içinde karar vermesi gerektiğini belirterek “panik halinde” olduğunu ifade eder. Kendisinin genellikle karar verme konusunda oldukça iyi olduğunu, ancak bu durumun “onu delirtmekte” olduğunu söyler. İlk seansta yanında, artıları ve eksileri listelenmiş çok sayıda kâğıt getirir. Ayrıca iki yıldır birlikte olduğu erkek arkadaşının, programlardan birinin bulunduğu şehirde yaşadığını belirtir; ancak “bu konunun bir etken olmadığında” ısrar eder. Aşağıda, seanstan bir bölüm yer almaktadır:

    Bayan P.: Yani, Y Üniversitesi’nin yurtları daha iyi ama Z. Üniversitesi’nin bursu daha yüksek. Ah! Sürekli aynı döngünün içinde dönüp duruyorum.

    Terapist: Döngü mü? (yüzleştirme)

    Bayan P.: Evet -tam karar verecek gibi hissediyorum, sonra başka bir şey çıkıyor ve yine en başa dönüyorum. Erkek arkadaşımı da bu konuda delirtiyorum -saatlerce telefonda bunun üzerine konuştuk.

    Terapist: Onun bir fikri var mı? (soru)

    Bayan P.: Hayır -tamamen dengeli biri, bu iyi bir şey- bu konunun tamamen benimle ve benim ne istediğimle ilgili olmasına bütünüyle kendini adamış durumda. Harika biri -bu konuda fikrini belirtmesini asla istemem- kesinlikle hayır.

    Terapist: Birçok “hayır” duydum -acaba ondan bir fikir duymayı aslında biraz istiyor olabilir misiniz? (yüzleştirme)

    Bayan P.: Hayır dedim çünkü gerçekten hayır demek istedim -ben eğitimli, bağımsız bir kadınım ve kariyerim her şeyden önce gelir. Doğru değil mi

    Terapist: Elbette bu tamamen size bağlı, ama bu konuda birden fazla duygunuz olabileceğini düşünüyorum. Bir yanınız tamamen bağımsız olmak isterken, diğer yanınız onun sizinle gerçekten birlikte olmak istemesini arzuluyor olabilirsiniz. (yüzleştirme)

    Bayan P.: (gözleri dolar) -32 yaşındayım! Daha genç olmuyorum! Doktoramı bitirmem en az altı yıl sürecek -o zaman 38 olacağım. Belki de onun umurunda bile değil.

    Terapist: Ailenizin olması meselesinden mi bahsediyorsunuz? (yüzleştirme)

    Bayan P.: Bunun benim için önemli olmasından nefret ediyorum, ama sanırım öyle.

    Terapist: Belki de bu durumu programların “artıları ve eksileri” üzerinden düşünmek, onun sizinle birlikte olma konusunda daha girişken davranmamasının sizi ne kadar incittiğini düşünmekten daha kolay geliyordur. (yorum)

    Bayan P.: (sandalyeye yaslanır) Bunu kabullenmek zor, ama mantıklı geliyor. Yurtların nasıl olduğuna neden bu kadar takıldığımı şimdi anlıyorum.

    Bu durumda, hasta genellikle karar verebilen bir kişidir; bu nedenle terapist, bilinçdışında kalan bir etkenin Bayan P.’nin bu durumu aşırı somut bir biçimde düşünmesine yol açıyor olabileceğini öne sürüyor. Birlikte yürüttükleri çalışmada, Bayan P.’nin özfarkındalık (self-awareness) kapasitesinin, bilinçdışı düşünceler ve duygular tarafından engellendiğini keşfederler. Terapistin onun bunu fark etmesine yardımcı olması, Bayan P.’nin durumuna ilişkin daha düşünümsel (reflective) bir bakış geliştirme yetisini yeniden kazanmasını sağlar.

    Uyarıcı Düzenlemesi (Stimulus Regulation)

    Duyusal uyarıcılara (sensory stimuli) aşırı duyarlılık -ister kronik ister akut, ister hafif ister şiddetli biçimde olsun- hem tıbbi hem de psikiyatrik birçok durumla ilişkilendirilmiştir; bunlar basit anksiyeteden akut stres tepkilerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Bununla birlikte, duyusal aşırı yüklenme (sensory overload) sorunu, genel olarak sağlıklı çocuklarda ve yetişkinlerde tek başına da görülebilir [19]. Destekleyici müdahaleler, duyusal aşırı yüklenmeyle başa çıkma ve onu önleme konusunda çeşitli stratejiler öğretmeyi hedefler. Buna karşılık, açığa çıkarıcı yaklaşımlar, geçici olarak hastanın duyusal uyarıcıları düzenleme kapasitesini zayıflatan duygusal sıkıntı kaynaklarını ele almada yararlı olabilir.

    Vaka 1

    Bayan Q., hafif düzeyde otizmi olan 53 yaşında bir kadındır ve uzun yıllardır posta dağıtıcısı olarak çalışmaktadır; performans değerlendirmeleri her zaman mükemmeldir. Buzda kayıp düşmesinin ardından geçici olarak görevinden alınmış ve doğrudan müşterilerle iletişim kurmasını gerektiren bir gişe hizmeti işine geçmesi istenmiştir. Bayan Q., bu yeni pozisyona geçtiğinden beri daha kaygılı ve bunalmış hissettiğini belirtiyor. Üstteki ışıkların sert ve rahatsız edici olduğunu -“gözlerimi acıtıyorlar”- söylüyor. Postanedeki arka plan seslerini filtrelemekte zorlanmaktadır, müşterileri dinlemek ya da telefonda konuşmak onun için neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

    Bayan Q.: Gürültüler beynimin içinden patlayarak geçiyor gibi hissediyorum. Bu da beni felç olmuş gibi hissettiriyor. Bazı sesler beni her zaman rahatsız etmiştir -mesela radyodaki parazit sesi gibi- bu yüzden onlardan uzak dururum. Ama işimden uzak duramam. Çığlık atmak istiyorum. Hiç bu kadar kötü olmamıştı.

    Terapist: Bu kadar zorlanmanıza rağmen dayanmanız gerçekten çok cesurca. Geçmişte size yardımcı olan şeyler nelerdi? (övgü, soru)

    Bayan Q.: Bazen kulak tıkacı takarım -özellikle metroya binmem gerekirse. Ama postanede müşterileri duymam ve telefona cevap vermem gerekiyor.

    Terapist: O hâlde yaratıcı olmamız ve ortamı sizin için daha katlanılabilir hale getirecek başka yollar düşünmemiz gerekecek. Karanlık ve sessiz bir odada bir süre uzanmayı denemeye ne dersiniz? Ya da belki ışıklardan ve sesten birkaç dakikalığına uzaklaşmak için banyoda biraz daha fazla zaman geçirmek işe yarayabilir mi? (açıkça ilişkiye katılma, öneri)

    Bayan Q.: Yani küçük bir mola vermek gibi… Bu fikri sevdim.

    Burada terapist, hastayla birlikte duyusal girdiyi azaltmanın ve aşırı uyarıcı yüklenmesine tahammül etmenin yollarını düşünmek için aktif biçimde çalışmaktadır.

    Vaka 2

    Bayan R., kocasının horlamasının “dayanabileceğinden fazla” olduğunu söyleyerek uyku ilacına ihtiyacı olduğunu belirtir. Geceleri sık sık sinirle yatak odasından çıkar, ortak yorganı alıp oturma odasına gider ve burada birkaç saat huzursuz bir şekilde uyur. Terapist, Bayan R.’nin 30 yıldır evli olduğunu ve kocasının her zaman horladığını öğrenir. Ancak bu durum onu yalnızca son iki aydır rahatsız etmeye başlamıştır. Terapist iki ay önce ne olduğunu sorduğunda, Bayan R. “Ah, hiçbir şey. En küçük oğlumuzu üniversiteye bırakıp döndüğümüzden beri rahatsız etmeye başladı,” der. Aşağıda ilk görüşmeden bir kesit yer almaktadır:

    Bayan R.: Akşam yemeğinde bile gerginim. Düşünüyorum -aman Tanrım, neredeyse yatma zamanı. O testere sesi! Sadece düşünmek bile kasılmama neden oluyor.

    Terapist: Yani Eylül’de başladı -doğru mu? (soru)

    Bayan R.: Evet -James’i üniversiteye bırakıp eve döndüğümüz zamandı.

    Terapist: Vay canına -üç oğlan da okulda- ev farklı geliyordur! (çağrışım daveti)
    Bayan R: Haklısınız -öyle. Artık yerde kirli çorap yok -televizyonu istediğim zaman açabiliyorum- odalardan yüksek müzik sesleri gelmiyor.

    Terapist: Çok sessiz olmalı. (çağrışım daveti)

    Bayan R.: Sanırım öyle. Artık sadece biz varız.

    Terapist: Yani artık sadece birbirinizi duyuyorsunuz. (deneyimi söze dökme)

    Bayan R.: Hımm -doğru- artık sadece kocamı duyuyorum, üstelik çoğu gün konuştuğum tek kişi o. Biraz yalnız hissettiriyor.

    Terapist: Görünüşe göre çocukları özlüyorsunuz. (yüzleştirme)

    Bayan R: Onları bu kadar özleyeceğimi düşünmemiştim -diğer ikisi gittiğinde özlemiştim ama James benim en küçük oğlum- harika bir çocuktu -sık sık geç saatlere kadar film izlerdik. Kocam kitaplardan ya da filmlerden hoşlanmaz -çalışır, arkadaşlarıyla bowling oynamayı ve futbolu sever- James gerçekten benim dostum gibiydi. Onu çok özlüyorum.

    Terapist: Horlamadan gerçekten rahatsız olduğunuzu biliyorum -ama bu durumun sembolik bir anlamı olabilir- yalnızca kocanızla baş başa kalmış olmanızdan dolayı biraz huzursuzsun gibi görünüyorsunuz. (yorum)

    Bayan R.: Sanırım öyleyim -keşke o üniversiteye gitseydi de James evde kalsaydı. Ama bunu yüksek sesle söyleyince korkunç geliyor…

    Bu yeni ortaya çıkan gürültüye duyarlılık, farkında olunmayan düşünce ve duyguların etkisini düşündürmektedir. Terapist, bu yeni sorunun bir duygudurum bozukluğu, anksiyete ya da madde kullanımına bağlı olmadığından emin olduktan sonra, bilinçdışı anlamları dinlemeye başlar. Bu durumda, Bayan R.’nin kocasının horlamasına karşı duyarlılığı, onun kabul edilemez bulduğu bir arzuyu -kocasının yerini oğlu ile değiştirme isteğini- örtmektedir. Terapistin, bu anlamı Bayan R.’nin fark etmesine yardımcı olması, yeni ortaya çıkan belirtilerini anlamasında da katkı sağlayacaktır.

    Bu bölümlerde terapötik hedeflere ilişkin sunduğumuz kısa vaka örnekleri oldukça öz olsa da, kalıcı bir değişime ulaşmak genellikle birçok yineleme gerektirir. Bu sürece “derinlemesine çalışma (working through)” diyoruz ve bir sonraki bölümümüzün konusu da budur.