Yazar: Editör

  • Analitik Ortam ve Analitik Tutum (4. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin 4. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Analitik ortam (analytic setting) ya da çerçeve (frame)1, genel olarak, fiziksel ortamın ve psikanalitik sözleşmenin kurulmasını ve sürdürülmesini kapsadığı şeklinde düşünülür. Bu sözleşme; zamanın, seans sıklığının, divan kullanımının, ücretin ve terapistin rolünün müzakere edilmesini içerir (Bleger, 1967; Langs, 1998; Modell, 1989; Winnicott, 1956). Bazı terapistler, bu kavramın içine “analizin verilerinin (data of analysis)” sınırlarının çizilmesini, yani hastanın serbest çağrışımlarını (Busch, 1995) ve analitik tutumu (analytic attitude) da dâhil eder. Birçok kişi ayrıca, terapistin zihninde yer alan bir yapı olarak ortamı, yani terapistin içsel ortamını -gerçekliğin, simgesellik, fantezi, aktarım ve bilinçdışı anlam gibi kavramlarla tanımlandığı psişik bir arena (psychic arena)- da bu kapsama alır (Parsons, 2007: 1444). Başkaları ise bu kavrama terapistin kuramsal eğilimlerini de ekler (Donnet, 2005). Bu bölümde, analitik ortam terimi, hem pragmatik parametreleri hem de Parsons’un (2007) tanımladığı biçimiyle terapistin içsel ortamını ifade etmektedir.

    1Ortam (setting) ve çerçeve (frame) terimlerini birbirinin yerine kullanıyorum.

    Ortamın işlevi üzerine kapsamlı biçimde yazılmıştır. Geleneksel olarak, hastanın aktarımının kademeli olarak açığa çıkması için gerekli kapsayıcılık ve uyarımı sağlayan temel “arka plan” olarak anlaşılmıştır (bkz. Bölüm 9). Nesne ilişkileri modelinde ise, aktarımın dinamik özgüllüğünü kazandıran bilinçdışı fantezilerin ortaya çıkmasına imkân tanıdığı da eklenebilir. Buna bağlı olarak, terapistin rolü, ortamın koruyucusu olmaktır. Bu, terapistin yalnızca hastanın ortama nasıl tepki verdiğine (onun yaratabileceği bilinçdışı fanteziler ve dirençler) dikkatle odaklanmasını değil, aynı zamanda analitik sürecin gelişimini ya (serbest dalgalanan/salınımlı dikkat yoluyla) kolaylaştırabilecek ya da (terapistin kendi dirençleri ve “kör noktaları” yoluyla) engelleyebilecek kendi içsel süreçlerini de dikkatle izlemesini gerektirir.

    Tüm insani faaliyetler bir çerçeve içinde gerçekleşir: bunlar, belirli bir fiziksel ve psişik alanda (space) ortaya çıkar. Terapi de farklı değildir. Ortamın tutarlılığı, seansların belirlenmiş süresi ve divan kullanımı gibi analitik çerçevenin pragmatik özellikleri, terapötik alanı, ilişkilerin gerçekleştiği diğer alanlardan ayırır. Bu ayrım, terapistlerin benimsemeleri teşvik edilen analitik tutumsal duruşla (analytic attitudinal stance) daha da pekiştirilir: hastanın yansıtmalarını alabilmek ve böylece aktarımın gelişmesi için verimli bir zemin sağlamak amacıyla, terapistin “normal” denilen kişiliğini bir ölçüde engellemesini gerektiren, görece dikkat çekmeyen (unobtrusive), tarafsız/yansız (neutral), anonim (anonymous) ve profesyonel (professional) bir duruş. Hasta, bir terapistle, bir arkadaşına da açabileceği duygu ve düşünceleri paylaşabilse de, terapist, hastanın iletilerine, hastanın yaşamındaki diğer kişilerin benimsediğinden niteliksel olarak farklı, çok belirli bir tutumla karşılık verir: öğüt vermez, pratik yardım sunmaz ya da garanti vermez. Bunun yerine, hastanın iletilerinin bilinçdışı anlamını dinler ve yorumlar (bkz. Bölüm 6).

    Analitik tutumla birlikte analitik ortam, birçok diğer sosyal ve mesleki karşılaşma ile çelişen ölçüde kendine özgü bir alan yaratır. Çoğu insani ilişki, süresi dakikasına kadar belirlenmemiş bağlamlarda gerçekleşir ve el sıkışmak ya da havadan sudan konuşmak, bilinçdışı arzuları tartışma konusu kılmasından ziyade, sosyal etkileşimi akıcı kılar. Tıbbi ya da hukuki profesyonellerle kurulanlar gibi, mesleki ve sınırları belirli ilişkiler bile analitik durumun “garipliğine” bu denli yaklaşmaz. Bu nedenle, konuya yabancı olanlar için analitik ortamın, bilinçli ve/veya bilinçdışı, kaygılara ve paranoid fantezilere2 yol açabilmesi şaşırtıcı değildir.

    2Terapistin daha mesafeli duruşundan en az rahatsız görünen hastalar, yakınlıktan tehdit algılayan, daha kaçınmacı kişilikler olma eğilimindedir. Bu nedenle, mesafeyi güven verici bulurlar.

    Analitik çerçevenin (analytic frame) temel özellikleri, psikanalitik uygulamada en çok satan beş fikir listesi gibi okunur: tutarlılık (consistency), güvenilirlik (reliability), tarafsızlık (neutrality), anonimlik (anonymity) ve perhiz (abstinence). Bu çerçeveden sapıldığında, eğitim sırasında birçok uygulayıcının içselleştirdiği analitik süperego ile baş etmek zorunda kalmak işten bile değildir. Elbette kurallar için istisnalar vardır; bunlar, Strachey’nin (1934) klinik psikanalizi yürütemeyecek hastalarla çalışırken standart teknik denilen tutumdan sapmaları karşılamak amacıyla geliştirdiği, “değişkenler (parameters)” kavramına ilişkin özgün düşüncesinde somutlaşır. Az sayıda istisna dışında, Freud tarafından ortaya konan kurallar, çerçeveye ilişkin çağdaş görüşlerin temel dayanağı hâline gelmiştir. Yalnızca tarihsel bir ayrıntı olmanın ötesinde dikkat çekici olan husus, Freud’un kendi uygulamasının çerçeve konusunda daha esnek oluşudur: örneğin çay, sandviç ve tütsülenmiş ringa balığı, “Sıçan Adam (Rat Man)” ile yaptığı çalışmalarda sıra dışı sayılmayan olgulardı.

    Kuralların varlığı, iyi gerekçelere dayanır. Bu bölümün amaçlarından biri, terapötik çerçevenin neden ideal olarak belirli pratik düzenlemelere yöneldiğini ve terapistin belirli bir tutum benimsemesini teşvik ettiğini ortaya koymaktır. Bununla birlikte, kuralların sorgulanması da gerekir; bu, inatçı bir karşı çıkma arzusundan değil, kuralların, psikopatolojisi daha hafif olan hastalarda dahi farklı bir yanıt gerektiren klinik durumlar karşısında nesneleşip esnekliğini yitirme tehlikesi taşımasından ötürüdür. Ayrıca, kurallar, belirli uygulamaların ampirik olarak sınanıp etkili olduğunun gösterilmesinden ziyade, ne yazık ki psikanalitik uygulamanın büyük bir kısmının dayandığı rivayete dayalı gelenek temelinde standart uygulama olarak benimsenmektedir. Bu tür araştırmalar yapılıncaya kadar, en iyi ihtimalle, belirli şeyleri, başka türlü yapmaktan daha etkili olduğu kanıtlandığı için değil, her zaman böyle yapıldığı ve uygulamada “işe yaradığı” için yaptığımız varsayılabilir. Durum buysa, kurallar esnek olması ve gözden geçirilmeye açık tutulması gereken yol gösterici işaretlerdir. Nitekim, çerçeve terimi, her bir hasta–terapist ikilisinin özgün ihtiyaçlarına yanıt vermekten ziyade sabit bir şeyi çağrıştırdığı için yararlı olmayan bir terim olabilir.

    Analitik Ortamın İşlevleri

    Sözleşme Olarak Ortam

    En temel düzeyde, çerçevenin (frame) parametrelerinin belirlenmesi, terapötik çalışmanın başlangıcını işaret eder. Bu, hastaya terapötik ilişkinin diğer ilişkilerden açıkça farklı olduğunu ve belirli kurallar çerçevesinde işlediğini gösterir; ayrıca hem hastanın hem de terapistin bu kurallara uymayı kabul ettiğini ifade eder. Çerçevenin temel parametrelerini ortaya koyduğumuzda, aslında çalışma sözleşmesini tanımlamış oluruz. Bu, ilişkinin sınırlarını açık bir şekilde ortaya koyar; böylece bu sınırların herhangi bir ihlali -örneğin seansları uzatma girişimleri ya da geç gelme- yoruma açık hâle gelir. Eğer hastamıza seansların 50 dakika süreceğini baştan net olarak belirtmemişsek, odadan çıkmasının on dakika sürmesini yorumlamak zorlaşır. Çerçeveden sapmayı anlamlı biçimde yorumlayabilmemiz için, çerçevenin koşullarının terapinin başında netleştirilmiş olması gerekir.

    Çerçevenin daha pragmatik yönleri çok açık ve belirlenmesi kolaydır; örneğin ücret ve seansların zamanlaması gibi. Diğerleri ise -analitik tutum (analytic attitude) gibi- hiçbir zaman açıkça ifade edilmez, ancak ilk görüşmeyi yürütme biçimimizde ve hastayla sonraki tüm etkileşimlerimizde her zaman örtük olarak bulunur. Örneğin, bilişsel davranışçı terapiye (BDT) yönelik bir değerlendirme, psikanalitik terapiye yönelik bir değerlendirmeye kıyasla çok daha yapılandırılmış ve terapist yönelimlidir. Bunun nedeni, psikanalitik bir değerlendirmede amaçlardan birinin, hastaya psikanalitik bir çalışma yürütmenin nasıl bir şey olabileceğine dair bir fikir vermek ve bize de hastanın daha az yapılandırılmış bir terapötik alandan yararlanma kapasitesini değerlendirme fırsatı sunmak olmasıdır (bkz. Bölüm 5).3

    3İlk görüşme ile sonraki seanslar arasında yaklaşım ve tutum açısından belirli bir tutarlılığı korumak önemlidir. Konsültasyon ile terapi arasındaki belirgin yaklaşım farklılıkları, hastayı kafa karışıklığına uğratabilir veya onu rahatsız edebilir.

    Gerçeklik Olarak Çerçeve

    Çerçevenin temel işlevlerinden biri, terapinin gerçekliğe dayandırılmasını sağlamaktır. Belirli bir günde, belirlenmiş bir süre boyunca ulaşılabilir olmamız, hastanın bizimle ilgili geliştirebileceği sayısız fanteziye ve durumun yarattığı mahremiyet ile tetiklenen ilkel bakım ve ilgi görme arzusuna karşı keskin, gerçeklik odaklı bir karşıtlık oluşturur. Sınırlı erişilebilirliğimiz, aynı zamanda, hastanın bakım görme arzusunun terapötik durumun gerçekliği tarafından engellenmesiyle ihmal edilme ya da reddedilme duygularını da gündeme getirebilir. Çerçeve, bu şekilde, hastaya, sınırsız ilgi görme arzusu ne kadar yoğun hissedilirse hissedilsin, talebe göre terapi yapmanın mümkün olmadığını hatırlatır. Empati ve ilgimizin kapsayıcı olarak -ve bazı hastalar için yeni bir duygusal deneyim sağlayıcı olarak- yaşanması umulsa da, terapötik ilişki kaçınılmaz olarak hastayı hayal kırıklığına uğratır ve onda bir tatminsizlik yaratır. Hastanın bu durumu nasıl yönettiği, analitik çalışmanın odak noktalarından biri haline gelir. Başlangıçta hastayla üzerinde uzlaşılan çerçeve, hastanın bizimle nasıl ilişkilendiğinin bir parçası haline gelir; yani biz, hasta için örneğin, her zaman zamanında gelen, her zaman divanın arkasında oturan ve her zaman Noel ile Paskalya’da ara veren terapist oluruz. Bu özellikler, hastanın zihninde bizim dönüştüğümüz nesnenin ayrılmaz parçaları olarak yaşantılanır. Bu, hastanın, nesnesi/terapisti hakkında bildiğini düşündüğü şeylerin bir parçasıdır. Dolayısıyla, bu çerçevede yapılacak herhangi bir değişiklik, hastanın nesnesini bildiğine dair öznel yaşantısına meydan okur. Örneğin, eğer ben her zaman zamanında gelen biri olmuşsam ve bir kez geç kalırsam, hasta beni “her zaman zamanında gelen terapist” olarak değil, “her zaman zamanında gelmeyebilen terapist” olarak deneyimlemek zorunda kalır. Bu durum, ayrı veya farklı hissetmekte zorluk yaşayan hastalar için oldukça sarsıcı olabilir.

    Güvenli çerçeve, hastanın terapisti “kullanabileceği” (Winnicott, 1971) müdahalesiz bir alan yaratır. Bu alanın güvenli olması gerekir; çünkü bu alan içinde hasta, çoğu zaman zulmedici nitelikte olan ve önemli düzeyde anksiyete uyandıran çeşitli duygularını ifade etme ihtiyacı duyabilir. Winnicott, saldırıya uğrayan bir nesnenin bu saldırıdan sağ çıkmasının ve karşılık vermemesinin bebek için gelişimsel önemini vurgulamıştır. Bu durum, nesnenin “nesnel” hâle gelmesini -yani bebeğin, onun kendiliğinden ayrı olarak var olduğunu fark etmesini- sağlar. Winnicott’a göre bu, “nesne kullanımı”nın başlangıcını işaret eder. Bu fikirleri terapötik duruma uygularsak, analitik çerçevenin işlevlerinden birinin, hastanın hem her şeye gücü yetme hâlini hem de yoksunluğu deneyimleyebileceği ve terapistin hastanın saldırılarından sağ çıkacağı bilgisinin eşlik ettiği bir ortam yaratmak olduğunu söyleyebiliriz.

    Çerçeve aracılığıyla gerçekliğe dayandırılmaktan yalnızca hasta değil, biz de faydalanırız. Psikoterapi çalışması, hem hastayı hem de terapisti, son derece mahrem, yoğun ve kimi zaman yüksek düzeyde uyarıcı bir ilişkinin içine çeker. Hasta bizi her şeye gücü yeten bir figür olarak deneyimleyebileceği gibi, biz de hastayı, örneğin kendi içimizdeki muhtaç çocuk yanımız olarak deneyimleyebiliriz. Bizim tarafımızdan yapılan bu tür yansıtmalar, geçmiş yaraları hasta aracılığıyla onarma arzusuna katkıda bulunabilir; ancak bu duygular, eyleme dökülmek yerine anlaşılması gereken duygulardır. Çerçevenin belirlediği sınırlar, hastayla kurulan ilişkinin asla kişisel çatışmaları ya da engellenmiş arzuları çözmenin bir ikamesi hâline gelmemesi gerektiğini bize hatırlatır. Bu sınırlar, kendimizi izlememize de yardımcı olur: Örneğin, bir seansı kararlaştırılan sürenin ötesine uzatmamız, çerçeveden sapmamız anlamına gelir ve bu sapma, ilişkide ve/veya kendimizde dikkate alınması gereken bir durum olduğuna dair bir uyarı sinyali işlevi görür.

    Kucaklayıcı Çevre

    Analitik ilişkiyi destekleyen çerçeve, aynı zamanda kucaklayıcı çevre (holding environment) olarak da adlandırılır; bu ifade, çerçevenin kapsayıcı işlevini (containing function) vurgular. Bion (1967), annenin bebeğinin yansıtmalarının ham yoğunluğunu alabilme, bunlara empati gösterebilme ve bunlara katlanabilme kapasitesi ile terapistin, hastanın iletilerini alma, kapsama ve dönüştürme işlevi arasında bir paralellik kurmuştur. Bu süreç, tıpkı bebekte olduğu gibi, hastanın da zamanla duygularını yönetme ve onlar üzerine düşünebilme kapasitesini içselleştirmesine yardımcı olur.

    Tıpkı annelerin bebeğe, fiziksel ve ruhsal gelişim fırsatlarını en üst düzeye çıkaran güvenilir ve emniyetli bir ortam sağlaması gibi, terapistin işlevi de bir ölçüde erken ebeveynlik işlevini yansıtır; burada vurgu, hastanın ihtiyaçlarına müdahale etmeden yanıt vermektir. Analitik çerçevenin, terapinin ilerleyebilmesi için gerekli olan ego gücünün gelişmesine olanak sağlayacak koşulları sunması gerektiğini öne süren Winnicott da bu görüşü paylaşmıştır. Winnicott’a göre çerçeve, onun yazılarında özellikle vurguladığı annesel kucaklama (holding) işlevinin güçlü bir simgesiydi; ona göre, bebeğin erken yaşamındaki güçlüklerle başa çıkabilmesini sağlayan şey bu kucaklama işleviydi. Bu fikirleri terapötik ortama uyarladığımızda, çerçevenin kucaklama işlevinin öncelikle terapistin zihinsel kucaklama (mental holding) kapasitesine dayandığı ve bunun da çerçevenin pragmatik yönleri tarafından desteklenip korunduğu açıkça görülür.

    Dolayısıyla çerçeve bir konteyner (container) işlevi görür. Hastanın öyküsünün açığa çıkmasına ve iç dünyasının güvenli sınırlar içinde anlaşılmasına olanak tanır. Sözde konteynerin güvenli olup olmadığı, analitik ilişkinin sınırlarına saygı gösterilmesiyle pratik düzeyde iletilir. Güvenli bir çerçevenin korunması, analitik tekniğin temel bir parçasıdır. Bu, ilişkinin fiziksel sınırlarının yönetilmesini içerir; yani terapist ile hastanın kesintisiz olarak görüşebileceği, gizliliğin sağlanabileceği, terapistin her hafta, aynı gün ve saatte zamanında geleceğine ve seansları zamanında bitireceğine güvenilebilecek bir alanın sağlanmasıdır. Bu sınırların özenli biçimde yönetilmesi, hastanın acısını emanet ettiği kişinin nasıl biri olduğuna dair ona çok şey aktarır.

    Seanslarına geç başlayan veya seanslarını tekrar tekrar iptal eden bir terapist, kararlaştırılan sınırlara uymak için çaba gösteren bir terapistin ilettiğinden çok farklı bir mesaj iletir. Her ne kadar hastaların bize yöneltebileceği yansıtmalara maruz kalsak da, biz de insanız ve hata yapabiliriz. Bu, sağlamaya çalıştığımız ideal çerçevenin yalnızca şundan ibaret olduğu anlamına gelir: bir ideal. Gerçekte, hastamıza geç kaldığımız, seansı uzattığımız ya da seans sırasında birinin odamıza girdiği bir an mutlaka olacaktır. Bu durum, bizde öz eleştirilere (“İyi bir terapist değilim”) ya da seansı bölen meslektaşa karşı öfkeye yol açabilir. Çerçeveden her sapmanın mutlaka bir nedeni vardır; ancak bizim bu konudaki duygularımız ne olursa olsun, terapötik çalışmada asıl önemli olan, bu sapmanın hasta açısından ne anlama geldiğidir.

    Tony, üç yaşındayken anne ve babasını bir trafik kazasında kaybederek öksüz kalmış, 40 yaşında bir adamdı. Önceleri anneannesi tarafından büyütülmüş, ancak on yaşındayken anneannesinin ölümü üzerine çeşitli akrabalarının yanında kalmış ve sonunda bir yılını sosyal yardım kurumunda (residential care) geçirmişti. İlk görüşmemizde, anneannesinin ölümünden sonra hiçbir yerde iki yıldan daha uzun süre yaşamadığını anlattı.

    Yetişkinlik döneminde Tony, son derece titiz ve rutinlere sıkı sıkıya bağlıydı -bu eğilim, neredeyse obsesyonel bir düzeye yaklaşıyordu. Seanslarına dakik gelir, zamanı takip eder ve çoğu zaman, ben söylemeden önce seansın sona erdiğini ilan ederdi. Bunun, ilişkimizde kontrolü elinde tutma yollarından yalnızca biri olduğunu hissediyordum.

    Bir seferinde, trenin gecikmesi nedeniyle seansa beş dakika geç kaldım. Tony’yi bekleme alanından alırken gerginliğini hissettim: göz teması kurmadı ve zar zor duyulabilecek bir “Merhaba” mırıldandı. Oturduğunda, bugün konuşacak pek bir şey olmadığını söyleyerek başladı. Ardından, işe çok yoğun olduğu için gelmek istemediğini ve başladığı bir işi bitiremediğinde bundan rahatsız olduğunu ekledi. Biraz, işyerindeki baskılardan ve meslektaşlarının teslim tarihlerini yerine getirmemesinden bahsetti; bunu “sinir bozucu” buluyordu. Konuşurken bana neredeyse hiç bakmadı. Dinlerken, bana karşı çok öfkeli olduğunu hissediyordum; ancak bunun, Tony’nin hissettiklerini asla doğrudan ifade etmeme yönündeki karakteristik örüntülerinden biri olduğunu da biliyordum.

    Müdahaleme yaklaşırken, Tony’nin seansa sözel olmayan biçimde öfke belirtileri göstererek (ör. bana bakmaması) ve sözel olarak da söyleyecek pek bir şeyi olmadığını ve seansa gelmek istemediğini ifade ederek başladığını dikkate alıyorum. Bir seansın bu şekilde başlaması, Tony’nin konuşmaya ve seansa gelmeye yönelik ifade ettiği direncini neyin tetiklemiş olabileceğini düşünmemi gerektiriyor. Burada, genellikle onu bekler durumda bulduğu halde bu kez geldiğinde beni bekleme alanında görmemesi üzerine, seansa gelmek istemediği düşüncesinin ancak o anda aklına gelmiş olabileceğini fark ediyorum. Tony’nin erken dönem kayıp ve bakımveren sürekliliği bozulmuş yaşam öyküsünü göz önünde bulundurduğumda, benim geç kalmamın, bana yönelik sessiz öfkesini büyük olasılıkla tetiklediğini varsayıyorum.

    İşle ve insanların teslim tarihlerine uymamasıyla ilgili şikâyetleri aracılığıyla, Tony’nin bizim “sözleşme saati”mizi kaçırmam nedeniyle bana duyduğu öfkeyi dolaylı olarak ifade ettiğini varsayıyorum. Onun “sözleşme saati” sözcüğünü seçmiş olması, bana anne babasının ölümünü düşündürüyor ve travmatik öyküsü göz önünde bulundurulduğunda, benim geç kalmamın, bir daha hiç gelip gelmeyeceğime ve bir kez daha öksüz kalıp kalmayacağına dair dehşet verici kaygılarını harekete geçirdiğini öngörüyorum.

    Bu varsayım, Tony’nin önceki bir seansta bana, terapistinin başka bir ülkeye taşınmak zorunda kalması durumunda bir hastanın başına ne geleceğine dair yönelttiği bir soruyla destekleniyordu. Sorunun anlamını keşfetme girişimlerim dirençle karşılanmıştı. Bu soruyu sorduğu sırada Tony, bununla yalnızca meraktan ilgilendiğini ileri sürmüş ve herhangi bir nedenle artık onu göremeyecek olmam durumunda başına ne geleceğinden endişe ettiği yönündeki yorumumu reddetmişti. Şimdi, daha önceki bu soruyu beslediğini düşündüğüm kaygıya, yani Tony’nin bana artan bağımlılığından ve tıpkı anne babasının yaptığı gibi benim de onu terk edebileceğim korkusundan kaynaklanan kaygıya yeniden dönmenin önemli olduğu görülüyor. Tony her ne kadar önceki yorumumu reddetmiş olsa da, terk edilme teması tekrar eden bir şekilde gündeme gelmekte ve bu nedenle üzerinde durulması gerekmektedir. Bu nedenle, Tony’nin ilk yorumumu reddetmesinin, benim onu terk edebilme olasılığını ve bunun yarattığı acı verici duygulanımları düşünmeye yönelik bir direnç işareti olabileceğini varsayıyorum.

    Yorumumda, Tony’ye yalnızca gecikmem nedeniyle duyduğu öfkeyi yansıtmakla kalmayıp, aynı zamanda bu öfkenin neye karşı bir savunma işlevi gördüğünü de kabul etmeye karar veriyorum. Ancak, yorumu tek seferde vermek yerine, en bilinçli duygudan, yani öfkeden başlıyorum. Böylelikle, Tony’nin üzerinde düşünmek istemediği duygularla onu çok hızlı biçimde yüzleştirecek bir yorum yapmaktan ziyade, söyleyeceklerime daha açık olmasını sağlayabilirim. Bunu göz önünde bulundurarak şöyle yorum yapmaya başlıyorum: “Bugün fazla söyleyecek bir şeyinizin olmadığını ve aslında seansa gelmek istemediğinizi söylüyorsunuz. Ayrıca, iş arkadaşlarınızın zamanında teslim tarihlerine uymamalarına karşı öfke dile getiriyorsunuz. Bence bana, gecikmemin sizde bana karşı öfke yarattığını söylüyorsunuz. Sanki gecikmemi, işimi çok iyi yapmamam ve bizim sözleşme saatimizi tutturmamam gibi deneyimliyorsunuz. Ama ikimiz de biliyoruz ki, bu tür öfkeli duyguları doğrudan ifade etmek sizin için zor.”

    Tony bunun üzerine düşünebiliyor ve seansa zamanında gelmek için gerçekten çaba gösterdiğini, benim gelmemem üzerine öfkelendiğini kabul ediyor. Ardından sessizleşiyor. Tekrar konuşmaya başlıyor ve birkaç gün önce gördüğü rahatsız edici bir rüyayı anlatıyor: Rüyasında kedisi sokağa kaçıyor ve Tony uzun süre beklemesine rağmen geri gelmiyordu. Rüya hakkında başka bir şey hatırlayamıyor. Bu rüya, kayıp ve terk edilme duygularıyla tematik olarak tutarlıdır; bu da bende, altta yatan terk edilme kaygısına dair sezgimi güçlendiriyor. Bu nedenle yorumumun ikinci kısmını Tony ile paylaşmaya karar veriyorum: “Bence bugün sizi zamanında almaya gelmediğimde bana duyduğunuz öfke, benim hiç gelmeyecek olmamla ilgili içinizde yaşadığınız endişeyi örtüyor.”

    Çerçevenin sınırlarına titizlikle uymak, genellikle sınırları konusunda çok katı olan terapistlere yöneltilen suçlamalar olan, aşırı kuralcı ya da esnek olmayan biri olmak anlamına gelmez. Aksine, sınırlarla ilgili bu türden bir saygı tutumu, danışanın psişik gelişimi için istikrarın ve güvenilirliğin önemine dair bir takdirin göstergesidir. Tony gibi, erken dönemde kayıplar yaşamış ya da istikrarsız bir çocukluk dönemi geçirmiş ya da öngörülemez bir aile ortamında büyümüş hastalar için, analitik ilişkinin sınırlarının korunması, hastanın güvenebileceği ve dayanabileceği bir kişiyi deneyimlediği ilk anı temsil edebilir. Bu durum, hastanın en derin özlemlerini ve korkularını keşfedebileceği güvenli bir psikolojik alan yaratır. Bu çerçevenin önemi abartılamaz. Çerçeve, hastaya sunabileceğimiz kapsayıcılığın somut bir ifadesidir -hastanın bizden ne bekleyebileceğini ve dolayısıyla neye güvenebileceğini gösterir.

    Terapötik ilişkinin sınırları, kendilik ve ötekilerle ilgili kaygı uyandıran fantezilerin ve duyguların, hastanın dile getirmesi gereken duygular ne olursa olsun sürdürülecek ve misillemede bulunmayan bir ilişki bağlamında, keşfedilip ifade edilmesini sağlar. Ancak bu, “her şeyin mübah olduğu” anlamına gelmez. Gerçek anlamda kapsayıcı olmak, yalnızca anlamanın yeterli olmadığı, yani kelimelerin hastayı kapsayamadığı durumları da bilmeyi gerektirir. Terapötik süreci baltalayan ve yönetilmesi gereken açık davranışlar vardır; örneğin, seansa alkol etkisi altında gelmek ya da seans sırasında kendine zarar verme girişiminde bulunmak. Bu tür davranışların derhâl ele alınması ve bilinçdışı iletişimler olarak anlaşılması gerekir. Çoğu durumda, bu yaklaşım eyleme dökme (act out) ihtiyacını azaltacaktır.

    Rolümüzün önemli bir parçası, hastanın söze dökülemeyen duygularını eyleme vurma ihtiyacı ile birlikte yansıtmalarının alıcısı olmayı kabul etmektir. Ancak, hastanın davranışı terapötik süreci baltalama tehdidi taşıyorsa, sınırları korumak ve bunu hastaya hatırlatmak da bizim sorumluluğumuzdur. Hastanın yansıtmalarına alan açmak, bu yansıtmaların eyleme dökülmesinin artık yararlı olmayacak kadar somutlaştığı anı fark etmeyi gerektirir. Misillemede bulunmamak, hastanın başına gelenler nedeniyle bize karşı saldırgan olmasını pasif biçimde kabullenmek anlamına gelmez. Terapötik ilişki, hastanın kişilerarası repertuvarında baskın olan tanıdık örüntülere maruz kalabilir; ancak bu ilişkinin aynı zamanda bir farkı da olmalıdır: Bu fark, söz konusu örüntülerin ve bunların ilişki kurma biçimi üzerindeki sonuçlarının açık hâle getirilebildiği ve üzerine düşünülebildiği bir alan olmasıdır. Winnicott’un sözünü ettiği nesnenin hayatta kalması, düşünmeyi bırakma ve eyleme geçme yönünde kişilerarası baskı altındayken kendi zihnimizi kullanabilme kapasitemizden kaynaklanır. Anlama, eyleme dökme gereksinimini ortadan kaldırmak için yeterli olmadığında, terapi nadir durumlarda sonlandırılmak zorunda kalabilir.

    Bedenleşmiş/Cisimleşmiş Ortam

    Çok ağır ruhsal sorunları olan hastalarla yaptığım çalışmalarda karşılaştığım zorluklar, bazı hastaların terapistin bedenini analitik ortamda değişmemesi gereken bir tür “sabit unsur” gibi algıladıkları gözlemine yönelik merakımı artırdı; bu durum, terapistin kendisini bedensel olarak istilaya uğramış ve denetim altında hissedebilmesine yol açabilir. Terapistin bedeninin hasta tarafından fark edilmesi, daha belirgin bir değişiklik nedeniyle (ör. hamilelik, kilo değişiklikleri, görünür bir yaralanma ya da saç stilinde değişiklik) gerçekleştiğinde, hastada ilkel fantezileri ve bunlarla ilişkili kaygıları harekete geçirir. Bu çalışmam, cisimleşmiş/bedenleşmiş çerçeve/ortam (embodied setting) kavramını daha açık bir biçimde formüle etmeme yol açtı.

    Civitarese (2008), Bleger’in (1967) ve Ogden’ın (1989a, 1989b) “duyumun egemen olduğu deneyim (sensation dominated experience)” kavramına ilişkin düşüncelerinden hareketle, ortamın duyumsal (sensory) niteliklerini vurgular: “Ortamın özel bir işlevi, hâlâ yapışık temas hâlindeki bir ‘deri (skin)’ sağlayarak bütünleşmeye hizmet etmektir” (2008: 28). “Deri” sözcüğünün kullanımı, hastalarımızın zamanla beklemeye başladıkları ortamın bir parçası olarak terapistin bedeninin önemini çarpıcı biçimde ifade eder.

    Terapistin fiziksel görünümü ve bedenini ve odadaki fiziksel alanını kullanma biçimi -sandalyede oturuşu, nefes alışverişi, odada hareket edişi, konuşma tarzı, giyim biçimi gibi- terapistin sağladığı kapsayıcılığa katkıda bulunan, ortamın temel duyusal özelliklerini oluşturur denebilir. Ortamın çeşitli yönlerinin aslında bedenselleşmiş (embodied) olduğunu söyleyebiliriz. Hastayı karşılarken başımızla selam verişimiz ya da bakışımız, seans bitiminde ayağa kalkma biçimimiz, “değişmezler (constants)” olarak bedenselleşmiş ritüellerin veya çerçeve unsurlarının bir parçasıdır. Bunların tümü, ortamın beklenen özellikleri hâline gelir.

    Bunlar ise, bedensel niteliklerinden ötürü güvenilir biçimde sabit tutulması zor olan “sabitler”dir; bu nedenle, hasta ortamın bu yönüne diğer çerçeve unsurlarına kıyasla daha güçlü ve daha sık tepkili davranabilir. Burada “tepkili (reacting)” derken yalnızca hastanın terapistin bedenindeki görünür değişimlere bilinçli olarak tepki vermesini kastetmiyorum; daha çok, terapistin bedeninin hastanın iç dünyasında güçlü bir uyaran işlevi görmesini kastediyorum. Bu durum, hastanın çağrışımlarında, eyleme dökmelerinde vb. açığa çıkarak terapistin karşıaktarımlarını etkiler; tüm bunlar, hastanın bilinçdışı fantezileri ve içsel nesneleri hakkında çıkarım yapmamıza olanak tanır.

    Bununla birlikte, terapistin bedeni, muhtemelen bedenin doğasından gelen değişkenlik nedeniyle, genellikle analitik ortamın “sabit” bir parçası olarak görülmez. Yine de, hastanın terapistin bedenini kullanmasını ve hem hasta hem de terapist tarafından onun “karşılıklı gözlemlenmesi”ni (reciprocal
    observation
    ) ele alan ilgili ve zengin bir literatür bulunmaktadır (Burka, 1996; de Toffoli, 2011; Tintner, 2007; Zanardi, 1995). Bu literatür büyük ölçüde iki çalışma alanı etrafında birleşmektedir: Birincisi, yetişkin psikotik ve sapkın hastalarla çalışan terapistlerin, bedenlerinin ayrışma çalışmasının bir parçası olarak önemini kavramsallaştırdıkları çalışmalar (Bleger, 1967; Chasseguet-Smirgel, 1989; Lombardi, 2009; Rey, 1994) olup, buna psikotik hastanın terapistin bedeninin içine (into) yansıtma yapma biçimi de dahildir (Goldberg, 1979; Lombardi & Pola, 2010). İkincisi ise, bazı çocukların ortamı terapistin bedeniyle özdeşleştirebileceğini uzun zamandır öne süren çocuk terapistlerinin çalışmalarından oluşmaktadır (Davies, 1989; Isaacs-Elmhirst, 1988). Özellikle otistik çocuklarla yapılan çalışmalar bu konuya değinmekte ve çocuğun terapistin bedenini kontrol etme gereksinimini iyi bir şekilde örneklemektedir (ör. Rhode, 2005).

    Bedenselleşmiş ortam kavramı (Lemma, 2014), çeşitli terapistler tarafından geliştirilmiş olan sembolik öncesi (pre-symbolic), duyusal deneyim düzeylerine ilişkin düşüncelerden (örn. Civitarese, 2008; Ferro, 2003; Fonagy & Target, 2007; Lombardi, 2005; Ogden, 1989a, 1989b; Rosenfeld, 1987) yararlanır. Ayrıca Lakoff ve Johnson’ın (1999) bedenleşmiş zihin (embodied mind) üzerine öncü çalışmaları ile Gallese ve arkadaşlarının (2007) ve Iacoboni’nin (2008) ayna nöronlar üzerine yaptıkları çalışmalardan da yararlanır; bu çalışmalar, ayna nöron sisteminin düşünüm öncesi (pre-reflexive) empatik tepkiler oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bedensel varoluşumuza odaklanmak, ilk algılarımızın ve fantezilerimizin nitelik ve içerik olarak duyusal olduğunu (Isaacs, 1943) bize hatırlatır. Analitik ortam, hem hastanın fiziksel bir alanı paylaşma deneyimi hem de terapistin fiziksel varlığı aracılığıyla, sembolik öncesi olanlar da dahil olmak üzere çeşitli fantezileri (Bronstein, 2013) harekete geçirebilir.

    Çerçevenin Regresif/Geriletici Yönleri

    Literatürde terapistin işlevi ile annelik işlevi arasında sıklıkla kurulan benzetmeler, analitik ilişkinin regresif niteliğini vurgular. Bu durum, hastanın istismar edilme potansiyeline dair kaygıları da gündeme getirmiştir. Bir ölçüde, analitik “düzenek” belirli bir regresyon derecesini davet eder. Analitik ortam, gündelik yaşamdan ayrı bir gerçeklik düzeyini çerçeveler -bir yanılsama alanı. Çerçevenin kural ve ritüelleri bu gerçekliği sınırlandırır. Bunun en somut örnekleri, hastanın uzandığı divan kullanımı ve serbest çağrışım kuralıdır. Serbest çağrışım, başlı başına regresif bir olgudur; hastaya, olağan sansür mekanizmalarını askıya almasını, iletişimlerinde katı mantık ve tutarlılığı bırakmasını telkin eder. Analitik ortamın regresif özellikleri bulunsa da, ortaya çıkan bu kırılganlık hastanın aleyhine kullanılmamalıdır. Terapötik olarak kullanıldığında ise regresyon, hastanın mevcut ilişkilerini ve hayata bakışını şekillendiren çocukluk dönemi özlemlerini ve kaygılarını keşfetmesini mümkün kılar.

    Her ilişki gibi, terapötik ilişki de istismara açıktır; ancak bu, yalnızca analitik tedaviye özgü bir durum değildir. Bununla birlikte, analitik sürecin yorumlardan yararlanması ve aktarım ilişkisini geliştirmesi yoluyla terapisti, diğer terapi türlerine kıyasla, hastaya karşı daha güçlü bir konuma yerleştirdiği öne sürülmüştür. Güç dengesizliğinin var olduğu doğrudur, ancak bu, her terapötik ilişkinin doğasında bulunan bir özelliktir. Hasta, tanımı gereği, kırılgandır. İlişkinin yoğunluğu, neredeyse kesin olarak, hastada yoğun duygular ve özlemler uyandıracak ve bunları tatmin etmemiz yönünde bize baskı yapmasına neden olacaktır. Bu durum, bizi hastaya karşı güçlü bir konuma yerleştirir. Bu gücün fiilen kötüye kullanılması ise, kendisini iyileştirme iddiası taşıyan bir ilişkinin bağlamında gerçekleştiğinde, insan davranışının bir yönünün çok daha sarsıcı bir şekilde ortaya çıkması anlamına gelir.

    Müdahale Olarak Çerçeve

    Çerçeveyi nasıl kurduğumuz ve yönettiğimiz ya da ondan nasıl saptığımız, tıpkı bir yorum gibi, başlı başına birer müdahaledir. Her müdahale, bilinçli ya da bilinçdışı, bir iletişim niyeti taşır. Dolayısıyla güvenli bir çerçeveyi korumaya özen gösteriyorsak, hastaya önemli bir şey iletiyoruz demektir. Aynı şekilde, örneğin geç kalarak ya da terapi odasına yeni bir resim koyarak çerçeveden saptığımızda da iletişim kuruyor, dolayısıyla müdahalede bulunuyoruz. Bu nedenle, çerçeveden sapmalar yaşandığında -ki bu kaçınılmaz olarak olur- hastayla birlikte bu sapmanın onun için anlamını anlamaya çalışmamız ve kendi içimizde neden saptığımızı çözümlememiz önemlidir. Elbette, yukarıda Tony’nin örneğinde olduğu gibi, ulaşım sorunları nedeniyle geç kalmak gibi bazı durumlar muhtemelen bir eyleme dökme olarak değil, kaçınılmaz bir gerçeklik olarak anlaşılmalıdır; ancak bu tür durumlar dahi hasta için anlam taşır.

    Tek Bir Çerçeve Herkes İçin Geçerli mi?

    Psikoterapi, bir boşlukta gerçekleşmez. Ona biçim ve anlam veren belirli kültürel ve toplumsal sistemler içinde gelişir. Bu durum, Batı’da tasarlandığı biçimiyle çerçevenin kültürler arası geçerliliği sorusunu hemen gündeme getirir. Yıllar önce Bangladeş’te çalıştığımda (Lemma, 1999), analitik çerçevenin yapısına gömülü etnosentrik varsayımların farkına özellikle vardım. Batı’da hastalarımıza sağlamaya çalıştığımız mahremiyet ile karşılaştırıldığında, Bangladeş’teki seanslar kültürel manzarayı boydan boya kesen çok çeşitli ortamlarda gerçekleşiyordu: Açık, kamusal ve aşırı kalabalık kliniklerde; burada tüm aile, belirlenen “hasta”ya eşlik etmeyi bekliyordu. Zaman kavramı da, her etkinliği dakik olarak ölçme ve böylece belirlenmiş sınırlardan sapmaları fark etme ve bunlara anlam yükleme eğilimimizle karşılaştırıldığında oldukça farklıydı. Hastaların çoğu sosyoekonomik olarak ciddi yoksunluk içindeydi, uzun mesafeler kat ediyorladı ve daha güvenilir ulaşım imkânlarına sahip olmuyorlardı. Dolayısıyla, onların geç kalmalarını direnç belirtisi olarak yorumlamak hiçbir anlam ifade etmezdi.

    Terapi, ya doğrudan ya da en azından daha geniş kültürel etkinliklerin havasını edinerek işler. Bangladeş’teki ortam, Britanya’daki steril muadilinden daha farklı olamazdı. Bununla birlikte, her iki ortam da kendi kendine özgü biçimlerde, kök saldıkları yerel kültürel mekânların anlam ve duygusal renkleriyle yüklü kendilerine has ritüellerini geliştirir. Zamanla bunlar “uygulama (practice)” olarak somutlaşır. Eğer durum buysa, ilginç soru hangi ortamın en iyi olduğu değil, hangi ortamın belirli bir kültürde en anlamlı olduğudur. Ancak kültürel olarak anlamlı sınırlar belirlendikten sonradır ki, bu sınırlardan sapmaları yorumlamak mümkün hale gelir.

    Fiziksel Çerçeve

    Zaman

    Zamanla ilgili bu takıntı neden? Seansı belirlenmiş 50 dakikanın birkaç dakika üzerine çıkarmak gerçekten önemli midir? Duygularıyla nihayet temas kurmayı başaran bir hastanın, seansı beş dakika uzatmak yerine aniden durdurmak zorunda kalması daha kötü değil midir? Bunlar, kendi kendimize sormamız gereken makul sorulardır.

    Psikanalitik uygulamada zaman sınırını düşündüğümüzde, seansların üzerinde mutabık kalınan süresinin keyfi bir gelenek olduğu açıktır. 45 dakikalık bir seans, muhtemelen 60 dakikalık veya 80 dakikalık bir seanstan, daha uzun bir seansta daha fazla malzeme ele alınabilmesi dışında, pek de farklı değildir. Ancak, bunun daha büyük ya da daha hızlı bir iyileşme ile ilişkili olup olmadığı, kanıtımızın bulunmadığı başka bir konudur. 50 dakikalık süre, büyük olasılıkla terapistlerin zamanlarını verimli bir şekilde yönetmelerine yardımcı olduğu, böylece hastaların saat başı görülebilmesini ve seanslar arasında on dakikalık bir ara verilmesini sağladığı için geliştirilmiş ve benimsenmiş yerleşik bir uygulamadır.

    Seansın fiili süresi keyfi olsa bile, üzerinde mutabık kalınan sürenin korunması ve bu sürenin, hastadan gelen baskı ya da içimizde ortaya çıkan içsel baskılar karşısında değiştirilmemesi yine de esastır. Örneğin, bir hasta tam zamanı bildirmek üzereyken çok yoğun bir sıkıntı yaşamaya başlarsa, seansı bitirmek zorunda kalmak duyarsız ya da zalimce gelebilir. Kendini zalim olarak deneyimlemek, muhtemelen kendimizi şefkatli olarak tercih ettiğimiz imgeyle çatışabilir. Bu içsel baskı, seansı uzatmamıza yol açabilir. Böyle bir durumda, bu bizim tarafımızdan bir eyleme dökme (acting out) anlamına gelir. Buna karşılık, hasta örneğin, uzatılan zamanı, onsuz başa çıkabileceğine güvenmediğimizin bir kanıtı olarak deneyimleyebilir.

    Zaman sınırları, hayal kırıklığı, anksiyete, rahatlama ya da kayıtsızlık kaynağı olabilir. Bir hasta için “Zaman doldu” sözleri, annenin talep üzerine beslemeyi reddetmesini simgeleyebilirken, bir diğeri için bu sözler, onu yakınlığın yükünden kurtarabilir. Molnos, faydalı bir şekilde, “Gerçek zaman zihinsel ve kültürel bir kurgudur” (1995: 6) diye hatırlatır. Dolayısıyla zaman sınırları, hastanın içsel gerçekliğine bağlı olarak farklı anlamlar üstlenecektir. Ayrıca, zamana ilişkin hâkim kültürel atıflar tarafından da renklendirilecektir.

    Zaman sınırlarının hasta açısından edindiği her türlü kendine özgü anlam, terapötik ilişki içine gerçekliği sokar ve terapötik ilişkinin yakınlığının yeniden uyandırabileceği ebedi birliktelik hissine dair okyanussal duygularına (oceanic feelings) meydan okur (Molnos, 1995). Bu sınırlar, hastaya belirli duyguları tetiklemesi muhtemel küçük bir ayrılık sunar. Kendisi için çok önemli bir konuyu tartışma sürecinde olan bir hasta açısından zaman sınırı, onun kendini anlaşılmamış, önemsenmemiş, yoksun bırakılmış, ihmal edilmiş, reddedilmiş, terk edilmiş ya da cezalandırılmış hissetmesine yol açabilir. Yakınlığı zor ya da hatta katlanılmaz bulan bir hasta açısından ise “Zaman doldu” sözlerimiz büyük bir rahatlama sağlayabilirken, aynı hastada zamanın uzatılması, baskın, müdahaleci bir öteki tarafından tuzağa düşürülmeye ya da baştan çıkarılmaya ilişkin klostrofobik fantezileri tetikleyebilir.

    Üzerinde mutabık kalınan zaman sınırı ve bizim bu sınıra uyma ya da ondan sapma biçimimiz, hastada terapistin kendisine yönelik ruh haline dair bilinçdışı bir fanteziyi harekete geçirir. Örneğin, zaman sınırının uzatılması, uzatmayı şu gibi çeşitli biçimlerde yorumlayabilecek bir hasta açısından anlam yüklüdür: “Terapist beni bırakmaya dayanamıyor. O yalnız”; “O kadar ilginç biriyim ki seansı uzatmak istiyor”; ya da “O kadar hasta olduğumu düşünüyor ki onsuz başa çıkabileceğime güvenmiyor.”

    Eğer bir sapma gerçekleşmişse, bunun hasta açısından taşıdığı anlamı formüle ettikten sonra müdahale etmek önemli olacaktır. Bu, ortaya çıkardığı bilinçdışı fantezinin adlandırılmasını içerir. Bu fantezi, tetikleyici tarafından harekete geçirilen içselleştirilmiş nesne ilişkisiyle bağlantılıdır. Örneğin, bir seansa geç kaldığımızı ve bunun ilgili tetikleyici olduğunu varsayalım. Beklettiğimiz hasta, rekabetle ilgili birçok çatışma yaşayan biridir. Üç kardeşin en büyüğüdür; kardeşlerin hepsi birbirine çok yakın zamanlarda doğmuştur. Hasta, dikkat çekemediğinde yaşadığı hayal kırıklığını terapide dile getirmiştir. Annesinin her zaman çok meşgul olduğunu hissettiği için bunun ailesinde bir sorun olduğunu fark etmektedir. Terapideki temalardan biri, gördüğümüz diğer hastalara yönelik ısrarlı merakı ve onlardan kendisinden daha ilginç hastalar gördüğümüze dair bilinçli fantezisidir. Geç kaldığımız gün, hasta bize altı ay boyunca seyahat etmek amacıyla terapiye ara verme düşünceleri olduğunu bildirmektedir. Bunu daha önce dile getirmemiştir. Müdahalemizi formüle etmek için zihnimizde şu aşamaları katedebiliriz:

    • Sapmanın ne olduğunu adlandırmak (ör. “Bugün sizi bekleme alanından almakta geç kaldım“).
    • Ortaya çıkan bilinçdışı fanteziyi belirlemek (ör. “Sanırım sizi zamanında almadığımda, aklımda sizden başka biri olduğu düşüncesine kapılıyorsunuz“).
    • Bilinçdışı fanteziye eşlik eden hissi adlandırmak (ör. “Sizi aklımda tutmadığıma inandığınızda, bunun sizi terk ediyormuşum ve sizden daha ilginç bir hastayı tercih ediyormuşum gibi hissettirdiğini düşünüyorum“).
    • Fantezinin sonucunu adlandırmak (ör. “Kendinizi terk edilmiş hissettiğinizde, işte o zaman kızıyorsunuz ve beni bırakıp seyahate çıkmaya karar veriyorsunuz”).

    Fiziksel Ortam

    Terapinin fiziksel ortamı dikkatli bir planlama gerektirir. Bu ortamın en önemli özelliği, mahremiyeti sağlamamıza ve başkaları tarafından yapılabilecek kesintileri en aza indirmemize ne ölçüde imkân tanıdığıdır. Hastaları gördüğümüz odanın iyi ses yalıtımlı olması ve bir seansın devam etmekte olduğunu açıkça belirten işaretlerin bulunması gerekir. Kamu hizmetleri bünyesinde çalışılıyorsa, bu özellikleri sağlamak zor olabilir; zira duvarlar çoğu zaman kâğıt inceliğinde olup, kapılardaki uyarı yazılarına rağmen meslektaşlar sık sık devam eden seanslara girebilmektedirler!

    Fiziksel ortam, ideal olarak, aynı zamanda görece nötr bir ortam olmalıdır. Burada, odanın sadelik ve görsel uyarıcılardan yoksunluk açısından bir manastıra benzemesi gerektiğini öne sürmüyorum. Açıkça, içinde çalıştığımız ortam, az ya da çok, kim olduğumuzu yansıtacaktır. Bu mekânlarda uzun saatler geçireceğimiz için, çalışırken kendimizi rahat hissedeceğimiz ortamlar yaratmamız gerekir. Bununla birlikte, seçtiğimiz meslek nedeniyle, bu alanı ne kadar kişiselleştirebileceğimiz konusunda bazı kısıtlamalar bulunmaktadır. Amacımız, hastanın alanına yapılan müdahaleleri en aza indirerek, bilinçli ya da bilinçdışı fantezilerini bize daha özgürce yansıtabilmesini sağlamaktır. Örneğin, terapi odasında çocuklarımıza ait fotoğraflar sergilersek, hastanın bizim çocuklarımız olup olmadığına ve bunun onun için ne anlama geldiğine dair fantezilerini keşfetme olanağını elinden alabiliriz. Aile fotoğraflarının sergilenmesiyle ima edilen çocuk sahibi olma gerçeği, hastanın fantezilerini keşfetme sürecine bir müdahale niteliği taşır. Bazen bu tür müdahaleler kaçınılmazdır; örneğin, evden çalışıyorsak ve hasta, terapi odasının üst katındaki bir odada oynayan çocukların sesini duyuyorsa. Bu durumla çalışmak gerekir, ancak bazı müdahalelerin kaçınılmaz olduğu göz önünde bulundurulduğunda, mümkün olan her durumda bunları en aza indirmek en iyisidir.

    Terapi odasında sergileyeceğimiz sanat eserlerinin seçimi de bir miktar düşünmeyi gerektirir. Örneğin, nü eserleri tercih etmemiz uygun değildir. Özel bir muayenehane kurarken, bir sandalyeden ibaret olsa bile, terapi odasının hemen dışında yer alan bir bekleme alanı ile tuvalet imkânlarının sağlanmasına da dikkat edilmelidir. Benim uygulamam, ilk görüşmenin sonunda hastaya bu pratik düzenlemeleri belirtmektir. Bazı hastalardan ve birkaç meslektaşımdan, kimi terapistlerin bu tür konularda hiçbir bilgi vermediğini duydum; görünüşe göre ya bunun açık olacağını düşünüyorlar -ki bazı durumlarda gerçekten öyledir- ya da açık olmadığında, örneğin, terapist bazen hastanın nerede beklemesi gerektiğine dair sorusunu, potansiyel olarak anlamlı olarak ele almıştır. Böyle durumlarda bana ilginç gelen, hastanın büyük olasılıkla makul sorusundan ziyade, terapistin, hastanın söylediği ya da yaptığı her şeyi mutlaka bilinçdışı anlamı olan bir şey olarak ele almanın terapötik olarak yararlı olduğuna dair varsayımıdır. Önemli olarak, hastanın nerede beklemesi gerektiğine dair tamamen normal sorusuna sessizlikle karşılık vermek, hasta açısından utandırıcı bir deneyim oluşturabilir; çünkü hasta böyle bir soru sormaması gerektiğini ve “yanlış” bir şey yaptığını hissedebilir.

    Mahremiyet [Gizlilik]

    Mahremiyet son derece önemlidir. Farkında bile olmadan mahremiyeti ihlal etmek ise son derece kolaydır. Zor geçen bir seansın ardından, hastayı başka bir meslektaşımızla ya da hatta bir partnerimizle tartışmak cazip gelebilir. Amaç dedikodu yapmak değil, destek almak olsa da, yine de hastanın mahremiyet hakkını ihlal etmiş oluruz.

    Mahremiyet, hastalarla ilgili bilgilerin düzenli olarak paylaşıldığı ekip çalışmalarında ciddi biçimde zedelenebilir. Böyle bir ortamda çalışılıyorsa, mahremiyetin sınırlarını dikkatle düşünmek ve bunları hastaya açıkça belirtmek bize düşer. Mahremiyetin, hastanın yaşamı ya da bir başkasının yaşamı risk altındaysa ihlal edileceğine dair olağan koşulun -ki bu koşulun, bana göre, ister özel çalışmada ister sağlık ya da sosyal hizmetlerde çalışılsın geçerli olması gerekir- yanı sıra, multidisipliner ekiplerde çalışırken hastaya açıklanması gereken başka ek sınırlamalar da olabilir.

    Hastalar, genel olarak, [biz] kamu hizmetlerinde çalışırken bizim gizlilik anlayışımızdan çok farklı bir gizlilik anlayışına sahiptirler. Çoğu hasta, kendileri hakkında ekip toplantılarında, diğer meslektaşlarla ya da bir süpervizörle konuştuğumuzun farkında değildir. Bir ekip içinde çalışılıyorsa, bunun gizlilik/mahremiyet açısından ne anlama geldiğini hastaya şu şekilde açıklamak faydalı olabilir: “Birlikte konuştuklarımız gizli kalır fakat ben aynı zamanda bakımınızın genelinden sorumlu olan bir ekiple çalıştığım için zaman zaman benden, çalışmalarımızın nasıl ilerlediğine dair raporlar ya da güncellemeler vermem istenebilir. Konuştuklarımızın ayrıntılarını açıklamayacağım, yalnızca nasıl olduğunuz konusunda genel bir çerçeve sunacağım. Bu konuda sizin herhangi bir düşünceniz var mı?

    Benim uygulamam, açıkça daha ayrıntılı olmayı gerektiren klinik nedenler olmadıkça, diğer profesyonellere sınırlı bilgi vermektir. Örneğin, bir hasta psikiyatristi hakkında öldürücü fanteziler besliyorsa ve ben eyleme dökme olasılığını az da olsa muhtemel görüyorsam, bu ayrıntıyı bariz nedenlerden dolayı açıklarım. Ancak çoğu durumda, örneğin hastanın istismara uğrayıp uğramadığı ya da nasıl uğradığı ya da cinsel zorluklarının ayrıntıları gibi bilgileri başkalarının bilmesi için herhangi bir neden görmem. Genel olarak, diğer profesyonellerin bilmesi gerekenler şunlardır:

    • hastayı kimin yönlendirdiği,
    • ilk değerlendirmenin tarihi,
    • sunulan sorunun ve formülasyonun genel hatlarıyla kısa bir özeti,
    • kişinin kendisine veya başkalarına yönelik herhangi bir riskin olup olmadığı, ve
    • hastanın ne kadar süreyle görüleceği.

    Kural olarak, bir A4 sayfası yeterlidir. İnsanlar meşguldürler ve uzun raporları okumaya vakitleri yoktur. Bunun tek istisnası, kişinin kendisine ya da başkalarına yönelik riskin söz konusu olduğu durumlardır. Bu gibi durumlarda, az bilgi vermektense fazla bilgi vermek daha iyidir.

    Kamu hizmetlerinde, hasta buna onay verdiği sürece, yönlendiren kişi olmasa bile aile hekimiyle rutin olarak iletişime geçilir. Özel pratikte ise hastanın aile hekimiyle iletişime geçilip geçilmeyeceği sorusu değerlendirilmelidir. Aile hekiminin bilgilerini almak her zaman önemli olmakla birlikte, ona yazmak her zaman zorunlu olmayabilir. Başlangıçta aile hekimiyle iletişim kurmanın kesinlikle gerekli olduğu koşullar şunlardır:

    • Hastanın kendisine ya da başkalarına zarar verme riski bulunması.
    • Hastanın psikoterapinin ötesinde ihtiyaçlarının var olduğunun görülmesi.
    • Hastanın psikolojik sorunlar için ilaç tedavisi alıyor olması.

    Bazen hastalar terapi sırasında kötüleşebilir ya da ihtiyaçları daha net hale gelebilir ve bu nedenle daha sonraki bir aşamada diğer profesyonellerin dahil olması gerekebilir. Bu olasılık nedeniyle, acil bir durumda aile hekimiyle kolayca iletişim kurabilmek için başlangıçta aile hekimi bilgilerini not etmek faydalıdır. Ancak aile hekimiyle iletişime geçmeden önce niyetimizi hastaya bildirmek önemlidir. Bunun tek istisnası, hastanın o kadar rahatsız olmasıdır ki söylediklerimizi kavrayamayacak durumda olması ya da başka bir profesyoneli çağırmayı önermemiz halinde bize karşı şiddet göstermesinin muhtemel olmasıdır.

    Ücretler

    “Ücretsiz (free)” terapi diye bir şey yoktur. Kamu tarafından finanse edilen hizmetlerde çalışıyor olsak ve hasta bize doğrudan ödeme yapmıyor olsa bile, terapötik ilişki, eğer bize hasta ya da bir kurum tarafından ödeme yapılmıyor olsaydı var olmayacağı gerçeği üzerine kuruludur.4 Elbette, kamu tarafından finanse edilen tedavi alan çoğu hasta bu düzenlemeyi bilinçli olarak düşünmez; fakat biz buna kulak verirsek, bunun anlamı ve sonuçları hiçbir zaman çok uzak değildir. Bununla birlikte, hasta ile terapist arasında fiziksel olarak bir para alışverişi olmadığı için, parasal olanın terapötik ilişki içindeki bilinçdışı anlamı, kamu sağlığı hizmetleri bağlamında daha kolaylık göz ardı edilebilir.

    4Gönüllü ya da hayır amaçlı birçok kurumda bile hastadan, ne kadar küçük olursa olsun, genellikle maddi bir katkı yapması istenir.

    Bununla birlikte, özel olarak çalışan terapistler sıklıkla hastaların tedavi için ödeme yapma zorunluluğu ve paranın farklı anlamlarıyla ilgili duygularıyla karşı karşıya kalırlar. Açık uçlu psikanalitik tedavi, Phillips’in ifadesiyle, “Hiçbir rasyonel insanın yapamayacağı türden bir yatırım”ı gerektirir (1997: x). Gerçekten de onun belirttiği gibi, hastadan belirsiz bir süre boyunca, belirsiz bir sonuç için yalnızca 50 dakikalık zamanımız karşılığında ödeme yapması istenir. Psikanalitik tedavide tek kesinlik, sürecin acı verici olacağıdır. Bazı hastalar için buna bir de ödeme yapmak zorunda kalmak, adeta yaraya tuz basmak anlamına gelebilir.

    Klinik açıdan sıklıkla gözlemlediğimiz üzere, ücret olgusu hasta tarafından farklı biçimlerde kullanılabilir. Alınan hizmet karşılığında para verilmesi, örneğin, analitik ilişki içindeki öznel eşitsizliklerin (örneğin ihtiyaç içindeki hasta ile her şeyi bilen terapist arasındaki) ücret aracılığıyla dengelendiği yanılsamasını yaratabilir. Ücret, hem hastayı hem de terapisti “yükümlülüğün, karşılıklılığın ve hizmetin mükemmel biçimde örtüştüğü” (Forrester, 1997) inancına çekerek aktarımın yoğunluğunu seyreltebilir. Bazı hastalar için ücret, sömürüldüklerine dair derinden kökleşmiş inançlarını doğrulamak için kullanılabilir. Başkaları içinse ücret, terapistin asla bir ikame ebeveyn olamayacağının acı verici bir hatırlatıcısı olarak işlev görebilir; yani, terapist ne kadar ilgili olursa olsun, hasta günün sonunda bunun karşılık ödenmedikçe yapılmayacağını bilir. Bu ve benzeri tüm olası anlamlar akılda tutulmalı ve direnç biçimine dönüştüklerinde yorumlanmalıdır; örneğin, ücreti sürekli ödemeyi unutan hasta durumunda olduğu gibi.

    Ücretin en karmaşık yönü, paranın borcu ortadan kaldırdığı yanılsamasını yaratmasından kaynaklanır (Forrester, 1997). Oysa terapide genellikle simgesel borçla uğraşırız. Ücretin varlığı, simgesel borcun para ile asla ortadan kaldırılamayacağı gerçeğini gözden kaçırır. Başkasına karşı kendimizi duygusal olarak ne kadar borçlu hissettiğimiz, ondan ne beklediğini düşündüğümüz ve ona ne vermek ya da ondan ne almak istediğimiz, ücretin gerçekliği arka planında sürekli var olan önemli sorulardır. Bağımlılıkla ilgili çatışmalar da hastanın ücrete ilişkin tutumuna bağlanabilir. Bu temaların belirgin olduğu hastalarda, para alışverişinin ardında hangi fantezilerin yattığını keşfetmek için yoğun çaba harcamamız gerekir.

    Robin 30 yaşında, son derece başarılı ve zeki bir adamdı. Finans dünyasında çalışarak çok kısa sürede çok para kazanmıştı. Terapiye başvurmasının nedeni, yerleşmek istemesi ve yirmili yaşlarının başından beri sürüklendiği kısa süreli ilişkilerden memnuniyetsizlik duymasıydı. Partnerleri, duygusal olarak hiçbir zaman işin içine girmediğini söyleyerek onu suçluyorlardı. Robin, hediye almak ya da partnerini tiyatroya götürmek gibi ilişkilerin gereklerini yerine getirmekte iyi olduğunu kabul ediyordu, ancak sevgi ifadesi söz konusu olduğunda kendini huzursuz hissediyordu. Bu huzursuzluğunu kabul etmekle birlikte, Robin savunmacı bir biçimde cömert ve ilgili olduğunu vurguluyordu. Bir arkadaş ya da partneriyle tartıştığında, ertesi gün çiçek göndererek ya da operada en iyi koltukları ayırtarak “gönlünü almak” için çaba gösterdiğini anlatıyordu.

    Robin annesiyle çok yakın bir ilişki içinde olduğunu anlattı. Ailenin ikinci çocuğuydu. Kız kardeşi nadir görülen bir kalp rahatsızlığı nedeniyle dört aylıkken ölmüştü. Robin, annesinin bu ölümün ardından hızla hamile kaldığını söyledi. Annesinin kendisine aşırı korumacı davrandığını, bunu da kız kardeşinin trajik ölümüyle açıkladığını belirtti. Babası duygusal olarak büyük ölçüde yokken, maddi açıdan son derece cömertti. Robin, büyürken hiçbir şeyin eksikliğini hissetmediğini ifade etti. Çocukken üzgün olduğunda anne babasının ona nasıl tepki verdiğini sorduğumda, kendisine yeni bir oyuncak ya da özel bir gezinti sözü verildiğini anlattı. Ailesinde, para adeta çatlakları onarmaya yönelik bir girişimi temsil ediyordu; ancak duygular hiçbir zaman açıkça konuşulmuyordu.

    Robin’i üç hafta boyunca değerlendirdiğim bir dönemden sonra, sonunda haftada bir kez yapılacak terapiye başlamaya karar verdik. Bu noktada ücretimi kendisiyle konuştum. Robin, ücretimin “fazlasıyla makul” olduğunu söyleyerek, aslında benden önce görüştüğü bir başka terapistin ücretinden çok daha düşük olduğunu ekledi. Ben de onu, benim “daha düşük ücretimin” onda nasıl hisler uyandırdığı üzerine düşünmeye davet ettim. İlk başta Robin, bunun kendisini, kendisine yeterince değer vermeyen biriyle görüşüyormuş gibi hissettirdiğini söyledi ve sözlerini, kendi deyimiyle, “hep en iyisini seçen” insanlarla birlikte olmayı tercih ettiğini ekleyerek sürdürdü. Bu cümlesinin sonunu yüksek sesli bir kahkahayla noktaladı. Ben de ona, aramızda fark olarak algıladığı şeyin onda kayda değer bir kaygı yarattığını, fakat bunu gizlemek için elinden geleni yaptığını söyledim. Robin gülmeyi bıraktı, kısa bir duraksamanın ardından şunu ekledi: “Aslında beni rahatsız eden bir şey var: Para sizin için önemli değil, bu yüzden benim için ne anlama geldiğini anlamayabilirsiniz.” Bu, Robin’in söylediklerinin tam ağırlığını kavramamış olabileceğinden şüphelensem de, bana çok önemli göründü. Robin’in zihninde olup bitenlere ilgi duyduğunu ve yardım almaya açık olduğunu gördüğüm için, psikolojik yönelimli olmayan biriyle bu kadar erken bir aşamada yapmayacağım türden daha ayrıntılı bir yorum yapmayı göze aldım. Şöyle yorumladım: “Bence, paranın sizin için ne anlama geldiğini benim anlayamayacağımdan korktuğunuzu söylerken haklısınız. Sanki para söz konusu olduğunda farklı bir dil konuşuyormuşuz gibi hissediyorsunuz. Bunu, ayrıca, bana ilişkinizde işler yolunda gitmezse ve benden size daha duygusal bir biçimde bağlanmanızı talep eden bir durum ortaya çıkarsa, bunu nasıl yöneteceğinizi bilemeyeceğiniz yönünde bir kaygınız olarak da duyuyorum. Çünkü siz duygusal alışverişten ziyade parasal alışverişle daha rahatsınız. Bu ilişkide yanlış giden şeyleri zihninizde telafi ettiğinizi ve bir şekilde düzelttiğinizi kendinize güvence vermek için bana daha fazla ödeme yapamayacaksınız.”

    Ücretin anlamıyla mücadele eden yalnızca hastalar değildir. Bu tür bir çalışma karşılığında ödeme almak terapistin içinde de çatışmalar uyandırabilir. Parayla ilgili huzursuzluğumuz üzerinde düşünmeye kesinlikle değerdir. Özellikle mesleki gelişimimizin erken dönemlerinde, ne kadar ücret talep etmemiz gerektiği ya da kaçırılan seanslar için ücret alınıp alınmaması gibi sorularla mücadele etmek hiç de nadir değildir. Bu tür kararların çok karmaşık hissettirmesinin nedenlerinden biri, kendi ihtiyaç içindeki, incinmiş kendiliğimizi özdeşleştiğimiz hastaya yansıtıyor olmamızdır. Böyle bir durumda, kaçırılan bir seans için ücret almanın adil olmadığı duygusuna kapılabiliriz. Hatta belki hastanın ihtiyaç içinde oluşunu ve bu ihtiyacı karşılayışımızı idealleştirerek hastayı talihsiz bir kurban, kendimizi ise bir kurtarıcı konumuna yerleştirebiliriz. Elbette “kurtarıcılar” kaçırılan seanslar için ücret almazlar; ihtiyaçları, kendi benliklerinden fedakârlık ederek karşılarlar. Eğer bu içsel senaryo bizim için tanıdık bir durumsa, görünürdeki cömertlik eylemlerinin altında zaman zaman her şeye gücü yetme arzusunun gizlenebileceğini kendimize hatırlatmamız faydalı olur. “Güçsüzle” özdeşleşme, çoğu zaman bu her şeye gücü yetme arzusu maskesini taşıdığından, analize değer bir durumdur.

    Bazı terapistler için kaçırılan seanslar için ücret talep etme konusundaki isteksizlik, mesleki yeterlilikleri ve değerleri konusundaki ikircikliliklerinden kaynaklanır. Mesleğin imgesi ve kökenleri de bunda kısmen sorumludur. Ruhani bakım geleneğinden, yani din adamlarının sağladığı pastoral bakımdan doğmuş bir meslek olarak, ruhun iyileştirilmesi için ödeme almak adil görünmeyebilir. Ancak psikanalitik terapi, yıllar süren eğitim ve ciddi düzeyde duygusal ve finansal yatırım gerektiren uzmanlaşmış bir müdahaledir. Bunun karşılığında maddi anlamda ücret almak meşrudur. Kendi içimizde paraya dair ikircikliliğimizi dürüstçe incelemedikçe, ücret yönetimi bizim açımızdan eyleme dökme potansiyeli taşır. Fiilî para alışverişinin olmadığı kamu sağlık hizmetleri bağlamında ise, paranın anlamını ve hastanın bunu bilinçdışı düzeyde nasıl kullandığını anlamlandırmak için çok daha fazla çaba sarf etmemiz gerekir.

    Tatil ve İptaller

    İptaller – Terapinin başlangıcında iptal politikasını belirtmek önemlidir. Analitik durumda terapist, belirli bir dönem boyunca belirli bir zamanda kendisini hastaya ayırır. Aralar (break), ilişkinin başından itibaren onun ayrılmaz bir parçasıdır -hastadan ayrı, kendimize ait bir hayatımız olduğunu hatırlatan başka bir unsur- ki bu da, bizi görmediğimizde ne yaptığımıza dair hastada fantezilerin ortaya çıkmasına yol açma olasılığı taşır. Hastalar, bizim belirlediklerimizin dışında da ara vermeyi seçebilirler. Özel uygulamada (private practice) bu genellikle iptal edilen seans(lar) için ücretin ödenmesini gerektirir. Bazı hastalar bu sözleşme unsurunu kolayca kabul etse de, bazıları bunun “adil olmadığı” düşüncesiyle buna itiraz ederler.5

    5Kamu sağlık hizmetleri bağlamında, hastanın “adil olmayan” olarak değerlendirebileceği şey, özellikle kısa süreli bir sözleşme kapsamında çalışılıyorsa, terapistin kaçırılan seansı telafi edecek alternatif bir seans teklif etmeyi reddetmesidir.

    Bazı terapistler de, hastalar kendilerinden farklı bir zamanda tatile çıktığında onlardan ücret almakta kendilerini rahatsız hissederler. Ücret almamayı neden tercih edebileceğimizi düşünmek faydalıdır. Bu konular etrafında hem hasta hem de terapist için ortaya çıkan çatışmaların kendileri de incelenmeye değerdir. Bazı terapistler, hastanın/çocuğun taleplerini karşılayan, sürekli uyum sağlayan ebeveyn rolünü üstlenmek ister. Bu durum çoğu zaman, katı ya da ilgisiz olarak algılanmaktan duyulan kaygının ve dolayısıyla hastanın düşmanlığını uyandırma korkusunun maskesidir. Ancak bu bölümde defalarca vurguladığım gibi, terapinin amacı her dileğin karşılandığı bir ilişki yaratmak değil; hayal kırıklığı ya da düş kırıklığının daha yapıcı bir şekilde anlaşılabileceği ve yönetilebileceği bir ilişki oluşturmaktır.

    Kaçırılan seanslar için neden ücret aldığımız ya da almadığımız konusunda kendi içimizde net olmadığımızda, benimsediğimiz tutuma karşı hastanın duygularına eşlik etmek zorlaşır. Bununla birlikte, bu konularda katı kurallar koymak yararlı değildir; asıl gerekli olan, düzenlemelerin en baştan hastaya açıkça belirtilmesidir. İlk görüşmeden sonra iptal politikasını belirtmeyi atlamak şaşırtıcı derecede kolaydır; bu da çoğunlukla terapistin hastanın tepkisinden korkması nedeniyle olur. Hastanın ikircikliliğiyle başlangıçta yüzleşmek, tatilini henüz ayarlamış olan hastaya iki hafta boyunca gelmeyeceği için ücret alınacağını söylemekten çok daha kolaydır: bu kötü uygulamadır. Hasta, yalnızca katıldığı seanslar için ödeme yapacağını varsayarak ilişkiye girmişse, ondan ödeme talep etme hakkımız yoktur ve hasta bu talep karşısında öfkelenmekte haklıdır. Bu nedenle politikalarımızı en baştan netleştirmemiz önemlidir.

    Yıllar içinde bu konulardaki kendi tutumum daha da netleşti. Hastalar kendi tatillerini benim tatil dönemimden farklı bir zamanda yapmayı seçtiklerinde onlardan ücret almakta ahlaka aykırı ya da adil olmayan herhangi bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü bir hasta ile çalışmak üzere anlaşmaya vardığımda, belirli dönemler boyunca kendisine belirli bir zamanı sunmayı taahhüt ederim. Bu, hastanın zamanıdır, başka kimsenin değil. Bu da, istisnai durumlar dışında, o zamanı değiştirmeyeceğim ve başka bir amaçla kullanmayacağım anlamına gelir. Başka bir deyişle, o zaman dilimi için “kapatılmış”ımdır (booked).

    Hastalar elbette zaman zaman hayatın beklenmedik şekilde karşılarına çıkardığı durumlarla ilgilenmek için planlanmamış aralar vermek zorunda kalabilirler; örneğin, bir kayıp yaşamaları, hastalanmaları ya da çocuk bakımıyla ilgili düzenlemelerinin bozulması gibi. Bu nedenle üzerinde düşünülmesi gereken ilgili bir soru da, bu tür durumlarda kaçırılan ya da iptal edilen seansları telafi etmeye hazır olup olmadığımızdır. Ben bunun makul bir talep olduğunu düşünüyorum ve mümkün olduğunda telafi seansları sunmaya gayret ediyorum. Bununla birlikte, hastaya en baştan, zamanımın oldukça dolu olduğunu, bu nedenle her zaman alternatif bir zaman öneremeyebileceğimi ve eğer böyle bir zaman ayarlayamazsam kaçırılan seansın ücretinden kendisinin sorumlu olacağını açıklıyorum.

    Eğer hasta seanslarını yeniden planlama talebini alışkanlık haline getirirse, alternatif seanslar sunma konusunda daha temkinli yaklaşırdım. Bu talebin anlaşılması gereken bir eyleme dökme biçimi olabileceği olasılığını her zaman dikkate alırdım (elbette bazen bilinçdışı amaçlar için de kullanılan meşru bir neden olabilir). Böyle durumlarda, bunu hasta ile bir direnç ya da terapide bir çıkmazı anlamamıza yardımcı olabilecek bir örüntü olarak ele alırdım. Örneğin, bu durum hastanın ilgimin sınırlarını test etme arzusunu yansıtıyor olabilir ya da bir taahhütte bulunma güçlüğünü ifade ediyor olabilir.

    Alternatif seanslar sunmak çoğu durumda makul bir karşılık olabilir, ancak sağlık hizmetleri bağlamında ya da kısa süreli sözleşmeler kapsamında çalışılıyorsa özel sorunlar doğurabilir. Randevuların tekrar tekrar yeniden planlanması, kısa süreli bir sözleşmeyi uzatmanın bir yolu haline gelebilir. Bu gibi durumlarda, farklı bir seans zamanı talebi araştırmanın odağı haline gelir.

    Terapi almak isteyen fakat işleri nedeniyle düzenli bir zamana bağlı kalmaları imkânsız olan hastalar da vardır; örneğin oyuncular ve gazeteciler. İnsanların, taahhütlerden daima kaçınmak için kendilerine bilinçli bir gerekçe sunan belirli meslekleri seçtikleri doğrudur. Böyle bir durumda, kişileri seyrek görmek ya da sürekli zaman değişiklikleri yapmak suretiyle bu duruma ortak olmak yerine, bunun üzerinde çalışmak gerekir. Bununla birlikte gerçekçi olmak da önemlidir: bazı meslekler gerçekten düzenli bir taahhütte bulunmayı çok zorlaştırır. Peki bu, terapinin imkânsız olduğu anlamına mı gelir, yoksa bu koşullar altında esnek mi olmalıyız? Sonuçta, denebilir ki, insanlar terapiyi karşılayabilmek için çalışmak zorundadırlar. Bu konudaki kendi görüşüm, her bir vakanın bireysel özelliklerine bağlı olduğudur. Analitik terapinin pratik gereklilikleri açısından “imkânsız” mesleklerde çalışan bazı kişilere, işlerinin onlara daha fazla istikrar sağlayacağı bir zamana kadar beklemelerini öneriyorum. Bununla birlikte, zaman zaman uzun süreler boyunca uzakta olacakları gerçeğine rağmen onlarla çalışmanın mümkün olabileceğini düşündüğüm başka hastalar da var. Bu durum, terapistlere öğretildiği biçimiyle terapinin işleyişini kuşkusuz sekteye uğratır. Ancak böylesi ideal olmayan koşullarda bile terapiden önemli ölçüde fayda sağlayabilmiş vakalar düşünebiliyorum. Bu tür durumlarda en uygun tutum büyük olasılıkla açıklık politikasıdır; böylece her vaka hastanın bireysel ihtiyaçları ve kişilik örgütlenmesiyle bağlantılı olarak değerlendirilebilir.

    Terapistlerin planlanmış araları – Hastanın, bizim düzenli aralar vereceğimizi bilmesi gerekir. Çoğu terapist için bu aralar genellikle Noel, Paskalya ve yaz gibi yerleşik tatil dönemlerinde gerçekleşir. Ancak bunun istisnaları da olacaktır ve bu durum açıkça belirtilmelidir. Mümkün olduğunda aralar konusunda önceden yeterli uyarı yapılmalıdır. Planlı ya da plansız yokluğumuzu nasıl yönettiğimiz, hastaya onlara olan bağlılığımızı ne kadar ciddiye aldığımız konusunda çok şey aktarır. Ayrıca bu durum, terapideki kültürü de belirler: Hastanın kendi yokluklarına nasıl yaklaşılacağı, yani potansiyel olarak anlamlı bir olay olarak ele alınacağı.

    Her ne kadar belirli düzenli zamanlarda uzak olacağımız sözleşmemizin bir parçası olsa da, bu durumun gerçekliği yine de hastayı şaşırtabilir. Ara zamanı geldiğinde hasta, kendisine daha önce bildirmişiz gibi davranmayabilir ve hayal kırıklığına uğramış, öfkeli hissedebilir. Bunun nedeni, çerçevenin bilinçli unsurlarının -örneğin tatil düzenlemelerinin- çoğu zaman bilinçdışı bir anlama sahip olmasıdır; bu anlam, sözleşme ilk kez hasta ile görüşülürken açığa çıkmayabilir.

  • Psişik Değişim Süreci (3. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin 3. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Zihin modellerimiz (models of the mind), psikoterapiyi nasıl uyguladığımızı belirler. Bilinçdışı süreçlere ilişkin anlayışımız daha incelikli hâle geldikçe, psişik değişimin (psychic change) nasıl meydana gelebileceğine ve psikanalitik terapinin bu sürece nasıl yardımcı olabileceğine dair yeni bir ışık tutmuştur. Bu bölümde, psikanalitik terapide terapötik etki (therapeutic action) sorusunu ele almak için bir basamak taşı olarak, bilinçdışı algının (unconscious perception) doğasını ve belleğin (memory) işleyişini inceleyeceğiz.

    Bilinçdışı İşleme İçin Kanıt

    Bilinç (consciousness), insan varlığının ayırt edici bir özelliği olarak kabul edilir. Bununla birlikte, insan zihni üzerindeki bilinmeyen etkenlerin etkisi uzun zamandır kabul edilmektedir. İnsan bilincinin davranışlarının, doğrudan erişemediğimiz güçler tarafından yönlendirildiği düşüncesi, kesinlikle Freud’un özgün bir keşfi değildir. Dinamik bilinçdışı (dynamic unconscious) kavramı Freud tarafından formüle edilmeden önce, tanrılar ya da kader, davranış üzerinde etkili olan ve bireye yabancı olarak deneyimlenen bilinmeyen -ve çoğu zaman yıkıcı- güçler için elverişli birer depo işlevi görmekteydi.

    Freud’un erken dönem kuramları, rasyonel, bilinçli zihni; hazcı, benmerkezci ve yıkıcı olarak tasvir edilen irrasyonel bir zihin bölümünden bir bariyerle ayrılmış olarak tanımlıyordu. Freudcu bilinçdışı, içgüdüsel dürtülerin temsilleri (representations of instinctual drives) olarak anlaşılan, doyum bulmamış içgüdüsel arzulardan (wishes) oluşuyordu. Freud, bilinçli olmayan ancak bilinçli hâle gelebilme kapasitesine sahip süreçleri içeren, bilinçöncesi (preconscious) adını verdiği ara bir alan ileri sürdü. Bu model daha sonra, zihnin üç ögesinden oluşan yapısal modele –id, ego ve süperego (bkz. Bölüm 2)- dönüştürülerek geliştirildi. Kısa süre içinde yalnızca id’in değil, ego ve süperego’ya atfedilen birçok işlevin de bilinçdışı olduğu ortaya çıktı.

    Freud’dan bu yana, bilinçdışı zihinsel aktiviteye (unconscious mentation) ilişkin kanıtlar istikrarlı biçimde birikmiştir. Bilinçdışı süreçlerin incelenmesi, psikanaliz ile sinirbilim arasındaki kademeli yakınlaşma sayesinde bugün hiç olmadığı kadar heyecan verici ve umut vaat eden bir alan hâline gelmiştir. Bilinçli farkındalığın dışında işleyen etkenler, artık birçok bilişsel psikoloji kuramında kabul edilmektedir. Bilinçdışı etkinliklerin, zihinsel süreçlerin bilincin asla açıklamaya yaklaşamayacağı kadar büyük bir kısmını oluşturduğu anlaşılmıştır. Bilişsel psikoloji ve sinirbilim alanındaki bulgular, davranışlarımızın ve duygusal tepkilerimizin önemli bir bölümünün, bilinci tamamen devre dışı bırakan özerk, bilinçdışı yapılar tarafından kontrol edildiğini defalarca ortaya koymuştur (Damasio, 1999; Pally, 2000). Günümüzde psikanaliz ve bilişsel psikoloji, anlam sistemlerinin deneyimin hem bilinçli hem de bilinçdışı yönlerini içerdiği konusunda da birleşmektedir.

    Araştırmacılar, bilişe ilişkin olarak geçerli olan aynı ilkelerin, bilinçdışı (örtük) duygulanımsal ve güdüsel süreçler için de geçerli olduğunu keşfetmeye başlamaktadır. Bu nedenle, bilişsel bilinçdışı (cognitive unconscious) (Kihlstrom, 1987) kavramı artık bilişsel–duygulanımsal–motivasyonel bilinçdışı (cognitive–affective–motivational unconscious) hâlini almaktadır (Brenner, 1982; Sandler, 1987; Westen, 1998). İşlevsel görüntüleme alanındaki ilerlemelerin de katkısıyla, içgüdüsel dürtülerin ve temel duyguların nörobiyolojik temelleri (örn. Etkin ve ark., 2004; Yoshino ve ark., 2005) ile bunların zihinsel/ruhsal yaşam (mental life) içindeki önemi (LeDoux, 1998a; Panksepp, 1998; Rolls, 1995) hakkında artık çok daha fazla bilgiye sahibiz. Yakın tarihli bulgular, Freud’un zihinsel etkinliğin, erken ruhsal gelişimi etkileyen, filogenetik olarak (phylogenetically) eski duygu ve güdü sistemlerine dayandığı yönündeki iddiasını desteklemektedir (LeDoux, 1998a; Panksepp, 1998).

    Bilinçdışı duygulanım (unconscious affect) üzerine yapılan araştırmalar, bir hissi hissettiğimizin bilinçli farkındalığı olmaksızın o hissi hissedebileceğimiz ve farkında olmadığımız hislerle hareket edebileceğimiz yönünde ikna edici kanıtlar sunmaktadır (örn. bkz. Westen, 1998). Eşikaltı algı (subliminal perception), örtük biliş (implicit cognition) ve yönlendirilmiş unutma (directed forgetting) gibi laboratuvar paradigmalarına odaklanan çalışmalar, bilinçdışının, bilişin ve duygulanımın sinirsel temeline ilişkin yeni içgörüler sağlamıştır (Stein, Solms ve van Honk, 2006). Başka bir deyişle, artık duygu işlemenin (emotion processing) bilinçli farkındalık olmaksızın başlatılabileceği ve bu şekilde ilerleyebileceği konusunda sağlam kanıtlara sahibiz (Balconi ve Lucchiari, 2008; LeDoux, 1998a; Wiens, 2006; Wong ve ark., 1994).

    Bilinçdışına ilişkin en güçlü kanıtlar, algı üzerine yapılan çalışmalardan ortaya çıkmıştır. Algıladığımız şey, son derece karmaşık bir nörofizyolojik sürecin nihai sonucudur. Bir nesneyi algılayabilmek için beyin, nesnenin çevresel özelliklerinin tümünü işler ve bunları bellekte depolanmış örüntülerle karşılaştırır. Mevcut örüntüye uygun bir eşleşme bulunduğunda ise algı gerçekleşir.1 Algısal sistemimiz, yalnızca doğru değil aynı zamanda hızlı algılama gereksinimine yanıt olarak evrimleşmiştir. Bu nedenle beyin, ikiye ayrılmış bir algısal sistem geliştirmiştir (LeDoux, 1995). Daha yavaş işleyen algısal sistem korteksi içerir ve bu nedenle bilinçli farkındalığı da kapsayabilir. Bu sistem, daha ayrıntılı bilgilerin toplanmasına olanak tanır; bu da tepkileri engellememize ve alternatif davranışlar başlatmamıza yardımcı olur. Diğer sistem ise algıyı korteksi devre dışı bırakarak “hızlı yol”dan işler. Bu sistem herhangi bir bilinçli farkındalık içermez. “Hızlı yol” sisteminin (“fast-track” system) sorunu, algıladığımız şeyi daha ince ayrıntılarla değerlendirmeye olanak tanımamasıdır. Bununla birlikte, gündelik yaşamımızdaki birçok durum tam da bu tür bir sisteme dayanır. Bu, algıları hızlı yoldan işlediğimizde, geçmiş deneyimlerin her zaman mevcut algıları etkilediği ve dolayısıyla geçmiş deneyimlere çok benzeyen davranış ya da his örüntülerine katkıda bulunabileceği anlamına gelir.

    1Örüntü eşleştirme (pattern matching) ilgi çekicidir; çünkü Pally’nin (2000) vurguladığı gibi, bu durum, hastaların sıklıkla belirli deneyimleri yinelediklerine ilişkin klinik gözlemi kısmen açıklamaktadır. Bu, belirli bir deneyimi yinelemekten ziyade, geçmişte meydana gelmiş olana yönelik bir yanlılıkla durumları yorumlama eğiliminde olduğumuz için tekrarlayan davranış örüntülerine girdiğimizi söylemenin daha doğru olabileceğini düşündürmektedir (Pally, 2000).

    Bilinçdışı işlemenin en ilginç örneklerinden bazıları, nörolojik yazında bulunabilir. Örneğin Damasio (1999), artık insanların yüzlerini bilinçli olarak tanıyamayan ancak tanıdık yüzleri bilinçdışı olarak ayırt edebilen yüz agnozili hastaları tanımlar. Deneysel durumlarda bu hastalara yüz fotoğrafları gösterildiğinde, ister tanıdık (örneğin arkadaşlar veya aile üyeleri) ister tanıdık olmayan yüzler olsun, bunların tümü onlar için tanınmaz durumdadır. Ancak her tanıdık yüz gösterildiğinde belirgin bir deri iletkenliği tepkisi oluşurken, tanıdık olmayan yüzlerde böyle bir tepki gözlenmez. Bu durum, hasta herhangi bir tanıma düzeyinin bilinçli farkındalığına sahip olmasa bile, fizyolojik tepkinin farklı bir şey söylediğini göstermektedir: deri iletkenliği tepkisinin büyüklüğü, en yakın akrabalar için daha fazladır. Dolayısıyla, beynimizin belirli bir uyarana ilişkin geçmiş bilgisini açığa vuran özgül bir tepki üretebildiği ve bunu tamamen bilinci devre dışı bırakarak yapabildiği görülmektedir.

    Öğrenme çoğu zaman bilinç olmaksızın gerçekleşir. Dolayısıyla, sözde “bilgi”mizin büyük bir kısmı bilinçli ve amaçlı bir biçimde edinilmez. Örneğin, koşullanma yoluyla edinilen bilgi, bilincimizin dışında kalır ve yalnızca dolaylı olarak ifade edilir. Duyusal-motor becerilerin (örneğin araba kullanma ya da bisiklete binme) bilinç, yani hareketle ifade edilen bilginin farkındalığı olmaksızın geri çağrılması, davranışlarımızın bilincin aracılığına ihtiyaç duymadığının en yaygın gündelik örneği olabilir. Bilişsel bilim içinde bu durum örtük işleme (implicit processing) olarak adlandırılır. Bu tür işleme, tekrarlayıcı ve otomatik nitelikteki zihinsel etkinliklere uygulanır; odaklanmış dikkatin ve sözelleştirilmiş deneyimin alanı dışında işleyerek hızlı sınıflandırma ve karar verme olanağı sağlar. (Kihlstrom, 1987). Nitekim, tam da bu tür örtük işlemeye güvenebildiğimiz ve dolayısıyla davranışımızın her an bilinçli bir gözden geçirmesine bağımlı olmadığımız için, dikkat ve zaman açısından özgürleşiriz. Böylece bilinç aygıtı, “organizmamızın temel tasarımı”nda öngörülmeyen çevresel zorluklarla başa çıkmak üzere kullanılabilir (Damasio, 1999).

    Artık bilinçdışı algının ve işlemenin kanıtsal temeli öyle bir düzeydedir ki, en azından betimleyici anlamda, hiçbir terapötik yaklaşım bilinçdışının varlığını reddedemez. Bununla birlikte, bilinçdışı işleme, yani bilinçli farkındalık olmaksızın gerçekleşen öğrenme ve algıya ilişkin kanıtlar bulunsa da, dinamik bilinçdışı (dynamic unconscious) kavramı daha problematiktir. Freud’un özgün formülasyonlarında dinamik bilinçdışı, olayları meydana getiren sürekli bir motivasyon/güdülenme kaynağı olarak tasvir edilmiştir. Bu anlamda, bilinçdışında depolananların yalnızca erişilemez olmadığı, aynı zamanda içeriğinin bastırmanın (repression) bir sonucu olduğu öne sürülmüştür. Bastırma, bilinci tehdit edici nitelikteki düşünce ve hislerden koruyan ve dolayısıyla anksiyetenin kaynağı olan bir mekanizma olarak tanımlanmıştır. Freud, başlangıçta Breuer ile birlikte, bastırmanın travmatik olay anılarına etki ederek onları bilinçten uzaklaştırdığını ileri sürmüştür. Daha sonra ise bastırmanın, esas olarak, gerçek olaylara ilişkin anılardan ziyade, çocukluk dönemine ait dürtü ve istekler üzerinde işlediğini öne sürmüştür.

    Bastırma kavramı ilginç bir soru ortaya çıkarır; çünkü ancak bir deneyim bilinebildiğinde ve temsil edilebildiğinde gizlenebilir. Belirli bir düşünceyi bilinçdışı düzeyde sürdürebilmek için, öncelikle bir deneyimi belirli ve net bir biçimde ortaya koyma yetisine sahip olmamız gerekir. Gelişim psikolojisi (developmental psychology), deneyimlerimizi istikrarlı ve anlamlı bir biçimde temsil etme yetisinin ancak zamanla geliştiğini göstermiştir. Bu durum, bilişsel açıdan bakıldığında, bastırmanın yaşamın en başından itibaren işleyebilecek bir savunma olmadığına işaret eder. Freud da bastırmayı, zaman içinde gelişen, istenmeyen dürtülere karşı bir savunma biçimi olarak anlamıştır:

    Transferans nevrozlarının psikanalitik gözlemi… bizi, bastırmanın başlangıçtan itibaren mevcut olan bir savunma mekanizması olmadığı ve bilinçli ile bilinçdışı zihinsel etkinlik arasında keskin bir ayrım gerçekleşmeden ortaya çıkamayacağı sonucuna götürür.

    (Freud, 1915a)

    Mevcut kanıtlar temelinde, bastırmanın bütünüyle bilinçdışı bir süreç olduğu ya da esas olarak çocukluk dönemi isteklerine yöneldiği görüşü, çok az ampirik destek bulmaktadır. Dinamik bilinçdışından ve bastırmadan hâlâ bir savunma süreci olarak söz edebilsek de, bu kavramların, artık bellek işleyişi hakkında bildiklerimizle uyumlu biçimde yeniden tanımlanması gerekmektedir. Şimdi dikkatimizi bu konuya çevireceğiz.

    Bellek Üzerine Psikanalitik Perspektifler

    Bellek (memory) sorunu, yani neyi hatırlayabildiğimiz, neyi hatırlayamadığımız ya da hatırlamak istemediğimiz sorusu, psikanalitik uygulayıcılar ve araştırmacılar için merkezi bir öneme sahiptir. Freud, histerinin doğasına ilişkin erken dönem formülasyonlarında, histerik kişinin sorununu “anıların acısını çekmek” olarak anlamıştır (Freud & Breuer, 1895: 7). Freud ve Breuer (1895), histerik hastanın psişik acısının kaynağının, çocuklukta meydana gelen ancak bilinçli olarak hatırlanamayan travmatik olayları unutamama olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu nedenle terapinin amacı, bastırılmış travmatik olayları yeniden yüzeye çıkarmaktı. Freud her ne kadar daha sonra histeriye ilişkin görüşlerini değiştirmiş olsa da, bellekteki bozukluklar ile psikopatoloji arasındaki bu erken dönem bağlantı, geçmişin açığa çıkarılmasını psikoterapinin gerekli bir amacı olarak gören bazı psikanalitik uygulayıcıların örtük düşüncesinde hâlâ izlenebilmektedir. Belleğe ilişkin bilgimiz giderek daha incelikli hâle geldikçe, klasik psikanalitik bellek anlayışı ve dolayısıyla terapötik etkinin doğasına ilişkin görüş de sorgulanmaya başlanmıştır.

    Klinik uygulama açısından özellikle önem taşıyan bir bellek özelliği, belleğin tanımı gereği her zaman yeniden inşa edilmesi ve özellikle de güdülenmeden etkilenmesidir. Bellek, geçmiş olaylar kadar, mevcut bağlam, duygudurum, inançlar ve tutumlardan da etkilenir (Brenneis, 1999). Anılar, olguların doğrudan kopyaları değildir. Aksine, bellek, geri çağırma sırasında karmaşık bir yeniden inşa (reconstruction) sürecinden geçer. Bu, bazı otobiyografik olaylara ilişkin belleğin, özgün olaydan farklı biçimlerde yeniden inşa edilebileceği ya da hiç hatırlanmayabileceği anlamına gelir. Belleğin, özgün ve bozulmamış biçimde depodan geri getirilmeyip sürekli olarak inşa edildiği yönündeki görüş, bilişsel psikoloji ve nörobiyolojideki güncel düşünceyle uyumludur. Bununla birlikte, buradan, erken dönem anıların çoğunlukla yanlış olduğu sonucunu çıkarmak hatalı olur: Araştırmalar, erken dönem anılarda gerçekte önemli ölçüde doğruluk payı bulunduğunu göstermektedir (Brewin ve ark., 1993); ancak bir deneyimin daha ince ayrıntılarının -hasta tarafından canlı biçimde hatırlanıp aktarılmış olsa bile- bütünüyle doğru olması olası değildir.

    Artık, sahte anılar (false memory) olarak adlandırılan olguya ilişkin hararetli tartışmaların fazlasıyla farkındayız. Erken dönem anıların güvenilirliği ve erişilebilirliği konusundaki ilgi ve hatta tartışma, on yılı aşkın bir süre önce, medyanın, psikoterapi bağlamında ensest içerikli cinsel istismarın yeniden inşa edilmesine yönelik artan bir eğilime dikkat çekmesiyle ivme kazanmıştır. Rüyalar, anlaşılması güç bedensel duyumlar, belirli aktarım ve karşıaktarım örüntüleri ile dissosiyatif epizodlar, birçok terapist tarafından hastalarının bastırılmış bir travmatik deneyim yaşadıklarının kanıtı olarak kabul edilmiştir. Bu sonuç, analitik verilerin, bilinçli olarak erişilemeyen tarihsel olayları yeniden inşa edip doğrulayabileceği varsayımına dayanmaktaydı. Başka bir deyişle, bu, analitik verilerin “yeterince iyi” olduğu inancını yansıtmaktaydı. Yukarıda belirtilen ve bastırılmış travmanın kanıtı olarak kabul edilmiş belirtilerin her biri, travma ile birlikte görülebilir ve sıklıkla görülür de; ancak yalnızca travma durumunda ortaya çıkmaz. Tehlike, hatırlanmayan olayların niteliğini, yalnızca bu tekrarlayan fenomenlerden herhangi birinin içeriğine dayanarak çıkarsamaya çalışmaktan kaynaklanır.

    Belleğin yeniden inşa edildiğini öne sürmek, psikanalitik yeniden inşaların mutlaka yanlış olduğu ya da geri kazanılmış anıların daima ya da çoğunlukla yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak bu, psikoterapi bağlamında yeniden inşalara dayalı “hakikat (truth)” kavramına bir miktar temkinle yaklaşmamız gerektiği anlamına gelir. Kesin olarak ileri sürebileceğimiz tek şey, hastalarımızın doğru olduğuna inandıkları şeylerin, dünyada nasıl hissettikleri ve davrandıkları üzerinde önemli sonuçları olduğudur. Terapistler olarak rolümüz ne bir savunucu ne de bir jüri olmaktır; biz, hastanın iç dünyasını ve bunun dış ilişkileri ile gündelik işlevselliğini nasıl etkilediğini anlamaya yönelik çabalarının kolaylaştırıcılarıyız. Burada, hastaların söylediklerine inanmamayı savunmuyorum. Travma yaşamış hastaların, travmatik deneyimlerinin doğrulanmasına ihtiyaçları vardır. Ancak doğrulayabileceğimiz tek şey, onların bir olaya ilişkin duygulanımsal deneyimi ve buna dair bireysel anlatılarıdır. Önemli olarak, çoğu zaman neyin yaşanmış olabileceğini bilmemekten kaynaklanan anksiyeteye katlanmamız gerekir ki, hastalarımıza da buna katlanabilmeleri için yardımcı olabilelim. Hastalarımızın herhangi bir travmaya dair bilinçli bir anısı olmadığında, ancak biz terapistler olarak semptomatik görünümlerinden travma çıkarsadığımızda, doğru olup olmayabilecek formülasyonların kesin bilgiyle bilinemeyecek biçimde, dayanılmaz anlam boşluklarını doldurmak için aşırı istekli olmamaya özen göstermemiz gerekir. Brenneis’in belirttiği gibi, hem bizde hem de hastalarımızda “mevcut deneyimin gizemlerini çözecek özgün bir olayı bulma yönünde saf bir arzu” vardır (1999: 188). Bu arzu, zaman zaman bizi yanlış yönlendirebilir; çünkü Kris’in hikmetli biçimde hatırlattığı gibi, “Biz ([W]e), nadir istisnalar dışında, baştan çıkarılmanın yaşandığı merdivendeki o öğleden sonra olaylarını bulabilecek durumda değiliz” (1956: 73).

    İnsan belleği üzerine yapılan araştırmalar, bu konularda temkinli olma gereğini anlamamıza yardımcı olur. Bu araştırmalar, farklı türlerde bellek sistemleri ve dolayısıyla farklı türlerde anılar bulunduğunu göstermektedir. Bazı anı kümeleri, anbean tutarlı bir biçimde yeniden etkinleşir. Bu anılar, fiziksel, zihinsel ve demografik kimliğimize ilişkin olgularla ilgilidir. Bunlar, dünyada yönümüzü bulmamızı sağlar. Geleneksel olarak bu bellek türüne, farklı biçimlerde, bildirimsel/deklaratif (declarative), açık (explicit)2 ya da otobiyografik bellek (autobiographical memory) denir. Bundan sonra kullanacağım terim olan bildirimsel bellek, olguları ve olayları bilinçli olarak hatırlamamızı sağlayan temel örgütlenmedir. İnsanlara, nesnelere ve yerlere ilişkin bilinçli belleği ifade eder. Temsil ettikleri şeyler bulunmadığında bile olguların ve deneyimlerin bilinçli farkındalığa getirilmesini sağlayan simgesel ya da imgesel bilgiyi içerir. Bu tür bellek, genel ve kişisel olgular ile bilgiye ilişkin anlamsal/semantik belleği (semantic memory) ve belirli olaylara ilişkin olaysal/epizodik belleği (episodic memory) kapsar.

    2Açık ve örtük terimleri, sırasıyla, belleğin ifadesinde bilinçli geri çağırmanın söz konusu olup olmamasına işaret eder. Uzun süreli bellek hem açık hem de örtük olabilir. Her ikisi de bilginin kalıcı olarak depolanmasını içerir: Bir türü geri çağrılabilir (yani açık anılar), diğeriyse büyük olasılıkla geri çağrılamaz (yani örtük anılar).

    Belleğin, uzun süreler boyunca bastırılmış durumda kalan ve bazılarının ise asla geri çağrılmayan içerikleri de vardır. Davranışlarımızın birçok yönü, “nasıl yapılacağını hatırlama”mıza dayanır ve bunu, belirli bir davranışın nasıl gerçekleştirileceğine dair ayrıntıları bilinçli olarak hatırlamadan yapabiliriz. Bu tür bellek, geleneksel olarak prosedürel (procedural), örtük (implicit) ya da deklaratif olmayan (non-declarative) bellek olarak adlandırılır. Bu bellek türü, azaltılmış ipuçları ya da parçalar üzerinden sonraki tanımlama veya tanımayı kolaylaştıran çağrışımlı belleki (primed memory) (örneğin sözcüklere, seslere ya da şekillere ilişkin), duygusal belleki (emotional memory) ve beceriler, alışkanlıklar ile rutinlere ilişkin prosedürel belleki (procedural memory) kapsar.

    Duygusal bellek, bir duruma yönelik duygusal tepkilerin koşullanmış öğrenmesidir ve amigdala aracılığıyla işler. Duygusal bellek -yani belirli bir olaya karşılık olarak oluşan koşullanmış duygusal tepki- ile duygusal bir duruma ilişkin deklaratif bellek -yani duygusal açıdan anlamlı olduğu hissedilen olayların geri çağrılması- arasında bir fark vardır. Klasik koşullanmış duygusal tepkiler (örneğin, klasik koşullanmış beklentiler, tercih ve arzular), yaşamımızın duygusal rengini oluşturur. Bunlar, çevremizin belirli yönlerine ve belirli türdeki ilişkilere yönelik olarak bizi bilinçdışı bir biçimde yönlendirir. Çoğu zaman, bu öğrenmeyle bağlantılı bilinçli bir bellek bulunmaz. LeDoux (1994), biliş için odak noktası olan hipokampusun, bilişsel süreçler gerçekleşmeden önce duyguların etkinleşmesinde rol alabileceğini öne sürmektedir. Araştırmaları, duyguların, talamustan amigdalaya uzanan alternatif yollar aracılığıyla korteksi atlayabileceğini göstermektedir. Bu durum, duygusal açıdan yüklü şemaların, bilincin aracılığı olmaksızın yinelenmesini mümkün kılar.

    Duygusal bellek gibi, prosedürel bellek de bilinçdışıdır ve bilinçli geri çağırmadan ziyade performansta kendini gösterir. Bu tür bellek, davranışta ortaya çıkan ancak bunun dışında bilinçdışı kalan becerilerin, şemaların ve kurallara dayalı uyumsal tepkilerin edinilmesini ifade eder. Başkalarıyla birlikte olmanın belirli kalıplaşmış biçimlerini ya da yollarını içerir. Örneğin, “nasıl yardım istenir”e ilişkin iyi koordine edilmiş bir prosedürel sistemimiz olabilir. Bu tür prosedürler, bir kişinin belirli kişilerarası çevreleri bilinçdışı olarak seçmesini biçimlendirir, düzenler ve etkiler. Dahası, duygusal açıdan yüklü olaylar, benzer nitelikteki olayların beklendiği durumlarda özellikle yinelenmeye yatkındır.

    Nöropsikoloji, deklaratif ve prosedürel bellek sistemlerinin tamamen birbirinden bağımsız olduğunu göstermiştir. Deklaratif bellek hipokampus ve temporal loblarda yer alır. Prosedürel bellek ise bazal ganglionlar ve beyincik gibi korteksaltı yapılarda bulunur. Deklaratif ve prosedürel bellek sistemleri birbirlerinden görece bağımsızdır. Amnezik hastalar üzerine yapılan çalışmalar, bu bellek sistemlerinde yer alan iki bilgi türünün potansiyel olarak ayrışabileceğine dair kanıt sağlamaktadır: Örneğin, amnezik hastalar, sözcük tanıma görevinde görüldüğü üzere, daha önce sözcükleri öğrenmiş olduklarına dair kanıt sergiler; ancak bu sözcükleri daha önce görüp görmediklerine ilişkin bilinçli bir hatırlama göstermezler. Bu durum, öğrenme deneyiminin bilinçli geri çağrılması olmaksızın prosedürel bilginin edinildiğini göstermektedir. Bu bulgu, prosedürel öğrenme biçimlerindeki bir değişimin, bilinçli ve deklaratif bilgi biçimlerindeki bir değişimden farklı mekanizmalar yoluyla gerçekleşebileceğini düşündürmektedir. Bu konunun psikoterapi açısından önemli sonuçları olduğunu, bu bölümün ilerleyen kısımlarında göreceğiz.

    Normal yetişkin gelişiminde, deklaratif ve prosedürel bellek sistemleri örtüşür ve birlikte kullanılır. Örneğin, sürekli tekrar, bir deklaratif belleği prosedürel belleğe dönüştürebilir. Benzer şekilde, belirli düşünce veya duygulardan tekrarlayan biçimde kaçınmak, ilişkili davranışın otomatikleşmesine ve böylece sözde bir bastırmanın oluşmasına yol açabilir. Prosedürel bellek, geçmişi simgesel biçimde temsil etmeksizin deneyimi ve davranışı etkiler; nadiren dile aktarılır. Prosedürel anıların tamamen bilinçli farkındalığın dışında (yani bilinçdışı) işlediğini söyleyebilsek de, bunlar bastırılmış anılar ya da başka türde dinamik bilinçdışı içerikler değildir. Bu, onların doğrudan bilinçli belleğe ve ardından sözcüklere çevrilemeyeceği anlamına gelir; yalnızca dolaylı olarak, çıkarım yoluyla bilinebilirler.

    Çocukluğun çok erken yıllarında, prefrontal korteks ve hipokampusun olgunlaşmamış olması nedeniyle deklaratif bellek zayıftır; buna karşın, bazal ganglionlar ve amigdala doğumda iyi gelişmiştir. İlk iki ila üç yıl boyunca çocuk, öncelikle prosedürel bellek sistemine dayanır. Hem insanlarda hem de hayvanlarda deklaratif bellek daha sonra gelişir. Başka bir deyişle, çocuk, geçmişinde yaşadığı belirli bir olayı hatırlayabilmesinden önce, bir şeyleri nasıl yapacağını öğrenir. Araştırmalar, yaşamımızın üçüncü ya da dördüncü yılından öncesine ait olayları hatırlamamızın son derece olasılık dışı olduğunu göstermektedir. Bu, deklaratif anıların bulunmadığı durumlarda, çocukluk dönemine ait deneyimlere ilişkin prosedürel anıların var olabileceği anlamına gelir. Nitekim birçok analitik terapist arasında, sözel öncesi deneyimlerin dolaylı olarak ifade edildiği ve yalnızca karşıaktarımın ustaca kullanımı yoluyla kavranabileceği yönünde ortak bir varsayım vardır.

    Deklaratif anılar, ilgili beyin sistemlerinin giderek olgunlaşmasına paralel olarak yaklaşık üç yaş civarında ortaya çıkar. Bu bulgu, Freud’un sözünü ettiği çocukluk amnezisinin, onun ileri sürdüğü gibi Ödipus kompleksinin çözülmesi sırasında belleğin bastırılmasıyla değil; daha çok, deklaratif bellek sisteminin yavaş gelişimiyle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Erken dönem deneyimlere sözel erişimin olmayışı, dolayısıyla, bilinçdışı bir savunma süreci olarak bastırmayla pek az ilgili olabilir. Aksine, muhtemelen bu erken deneyimlerin sözel öncesi bir biçimde kodlanmış olmasından ve örneğin bedensel semptomlar aracılığıyla dolaylı olarak ifade edilmesinden kaynaklanır. Bu anlamda, hem çok erken dönem olayları unutmadığımızı hem de hatırlayamadığımızı söylemek doğru olur; bu da, erken çocukluk dönemimizdeki biçimlendirici deneyimlerin bilinçli olarak hatırlanmamasına rağmen üzerimizdeki etkisinin neden devam ettiğini açıklar.

    Psişenin gelişimi üzerinde derin bir etki yaratabilecek çok erken dönem olaylar, büyük olasılıkla prosedürel bellekte kodlanır. Prosedürel bellek çok miktarda bilgi depolar; ancak bu bilginin ortaya çıktığı deneyimler nadiren geri çağrılabilir. Prosedürel bellekte, bilinçdışı zihinsel yaşamın bir bileşenine ilişkin biyolojik bir örnek buluruz: prosedürel bilinçdışı (procedural unconscious). Bu, dinamik anlamda bastırmanın bir sonucu olmayan (yani dürtülerle ve çatışmalarla ilgili olmayan), ancak yine de bilince erişilemeyen bilinçdışı bir sistemdir. Buna karşılık, psikanalitik bilinçdışının dinamik anlamdaki dünyası, büyük olasılıkla deklaratif belleği destekleyen sinir sistemlerinde köklenir. Bastırma burada gerçekleşebilir; ancak yalnızca deklaratif belleğe kodlamanın mümkün olduğu bir gelişimsel evrede yaşanan olaylar üzerinde etkili olabilecek bir süreçtir.

    Bir bütün olarak ele alındığında, algıya ve belleğe ilişkin mevcut anlayışımız temel bir olguyu işaret etmektedir; Gedo’nun ifade ettiği gibi, “Hayatta en anlamlı olan şey, mutlaka sözcüklerle kodlanmış değildir” (1986: 206). Bunun, bir sonraki bölümde göreceğimiz üzere, psikanalitik terapide değişim sürecini nasıl anlayabileceğimiz açısından önemli sonuçları vardır.

    Psikanalitik Terapide Terapötik Etki

    Pek çok terapötik yaklaşımın psikolojik değişimi başarıyla teşvik ettiği göz önüne alındığında, bu bakımdan psikanalitik tedavinin benzersiz olmadığı açıktır. Yine de, psikanalizin terapötik sürece özenle odaklanması, psişik değişime katkıda bulunabilecek etkenlere dair yararlı bir ışık tutmaktadır.

    Tüm psikanaliz ekolleri, hastanın dünyayı ve diğer insanları algılamadaki kendine özgü biçimlerini, içsel gerçeklik ışığında açıklığa kavuşturmanın ve çözümlemenin, onun dış dünyayı daha net algılamasına yardımcı olacağı görüşünü benimser. Genel olarak, psişik acının kökenlerinin yalnızca travmatik bir dış olay(lar)ın sonucu olmadığı, aynı zamanda olayın öznel olarak nasıl yorumlandığı ve bir dizi bilinçdışı anlam etrafında nasıl örgütlendiği ile ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu konularda geniş bir uzlaşı olmakla birlikte, psişik değişimin psikoterapi yoluyla nasıl gerçekleştiği ve değişimi harekete geçiren teknikler konusunda daha az fikir birliği vardır. Bu görüş ayrılığı, kısmen bu konulardaki ampirik araştırma eksikliğini yansıtır. Bu durum, değişime yol açtığı iddia edilen çeşitli teknikler hakkında abartılı iddiaların ortaya atılmasına zemin hazırlıyor.

    Psişik değişim sürecine ilişkin çeşitli görüşler vardır. Her bir görüş, terapötik sürecin ve değişimi kolaylaştırdığına inanılan tekniklerin farklı -bazen de örtüşen- yönlerini vurgular. Şimdi en yaygın açıklamaları kısaca gözden geçirelim. Ancak ben özellikle, mevcut araştırmalarla en tutarlı ve en ikna edici bulduğum açıklamaya odaklanacağım.

    Geçmişin Kazısı

    Arkeolojik metafor, Freud’un topografik modelinden kaynaklanır.
    Basitliğinde etkileyici, kendi döneminde ise devrim niteliğinde olan bu görüş, değişimin, bastırılmış geçmiş olayların hatırlanması ile bu olayların hasta üzerindeki anlam ve etkisinin keşfedilmesinden kaynaklandığını öne sürer. Değişimin, bastırmanın kaldırılması, belleğin geri kazanılması ve bunun sonucunda ortaya çıkan içgörü yoluyla gerçekleştiği kabul edilir. Bu model, çoğu kişinin psikanalize özgü olarak tanımladığı yaklaşımdır.

    Bu görüşle çelişmeyen bir başka vurgu da, Freud’un daha sonraki yapısal modelinde, hastanın id ve süperegonun baskılarına daha iyi dayanabilecek daha güçlü bir ego inşa etmesine yardımcı olmanın önemine yapılan vurgudur. Terapinin, hastanın egosunu terapistle bir ittifaka dahil ederek diğer baskı kaynaklarına karşı adeta birlikte mücadele etmelerini sağlayarak bu amaca hizmet ettiği kabul edilir. Özellikle terapistle kurulan ilişkinin, daha ılımlı bir süperegonun içselleştirilmesine olanak tanıdığı düşünülür. Bununla birlikte, geçmişin hatırlanması ve şimdiki davranışla bağlantılar kurulması, terapötik çalışmanın temel unsurlarından biri olmayı sürdürür.

    Bu görüşte, belleğin geri kazanılmasına atfedilen merkezi işlev, terapistin rolünün, hastanın çağrışımları aracılığıyla geçmişi yeniden inşa etmek olarak görülmesine yol açar. Hastanın erken dönem deneyimlerine genetik [köken veya gelişime ait] bağlantılar kuran ve içgörüye götüren yeniden yapılandırıcı yorumlar, değişimin önemli etkenleri olarak kabul edilir.

    Aktarımda Derinlemesine Çalışma

    Kleinci değişim anlayışı, hastanın depresif konuma ulaşabilmesi için paranoid kaygılar ve bunlarla ilişkili savunmalar üzerinde derinlemesine çalışmaya (working through) odaklanır. Değişim, nesneden ayrı olma durumunu yas tutabilme kapasitesinin gelişmesi ve hayal edilen ile gerçek saldırılar sonucunda nesnenin durumuna yönelik suçluluk ve endişeye katlanabilme ile ilişkilendirilir. Depresif konum yerleştiğinde, suçluluk ve endişe duyguları, nesnelere verilen varsayılan zararı onarma isteğine katkıda bulunur. Depresif kaygıları paranoid işleyiş biçimlerine başvurmaksızın yapıcı bir şekilde yönetebilme kapasitesi, bunun sonucunda egonun güçlenmesine yol açar.

    Tedavinin temel amaçlarından biri, içgörüden ziyade, kendiliğin ayrışmış yönlerinin daha fazla bütünleşmesini sağlamaktır. Bu görevin, terapide, hastanın katlanılmaz psişik durumlarla nasıl başa çıktığını anlamasına yardımcı olmak amacıyla aktarım olgularının ayrıntılı biçimde incelenmesiyle büyük ölçüde desteklendiği belirtilir. Aktarımın yorumlanmasının, hastanın içsel nesneleriyle ilişkilerinde bir değişimi kolaylaştırdığı ve böylece yaşamındaki önemli ötekileri (significant others) daha gerçekçi değerlendirmesinin önünü açtığı düşünülür. Bu da, iç dünya ile dış dünya arasında daha net bir ayrım yapılmasına imkân tanır. Kleinciler bu nedenle, değişimin, geçmişin bilinçli olarak araştırılmasından değil; terapötik ilişki içinde ortaya çıkan ve aktarımda derinlemesine çalışılan temel kaygılar ile savunmaların değişiminden kaynaklandığını öne sürerler.

    Bu değişim anlayışında, anlama (yani içgörü) ile, hastanın iletilerine birlikte gelişen etkileşimin analizi yoluyla anlam kazandıran terapistle kurulan ilişki, birbirinden ayrılmaz. Aktarım ilişkisi, duygulanıma odaklanması -ki bu, psişik değişimin bir etkeni olarak görülür- ve Kleincilerin şimdi ve burada ilişkisinin geçmişin bir sahnelemesi olduğu -yani çocukluk geçmişiyle biçimsel olarak aynı olduğu- görüşünü benimsemeleri nedeniyle, değişim sürecinin anahtarı olarak kabul edilir. Aktarımı yorumlayarak terapistin aynı anda hem geçmişi hem de şimdiyi yorumladığı söylenir (Malcolm, 1989). Bu bakımdan, geçmişin yeniden inşası teknik açısından en önemli unsur olarak görülmez; asıl etkili psişik değişim etkeni, şimdideki sahneleme ve bunun yorumlanmasıdır. Yine de, mevcut örüntülerin geçmişle ilişkilendirilmesinin, hastaya “yaşamında bir süreklilik duygusu” sunduğu kabul edilir (Malcolm, 1986: 73).

    Anlatının İyileştirici Gücü

    Dil, zamanla yaşamımızın anlatısına dönüşen otobiyografik bir tarih oluşturmaya başlamamıza olanak tanır. Bu, hastanın terapiste sunduğu ve terapötik süreç boyunca gelişmesi muhtemel olan hikâyedir. Günümüzde, terapötik etkinin, hastanın geçmişine ait anlatıların bütünleştirilmesi ve bunun anlatısal tutarlılığa ulaşılmasıyla sonuçlanması şeklinde anlaşılmasına yönelik bir eğilim vardır. Bu anlayışta, fark yaratan şey, anlattığımız hikâyelerdir. Anlatısal gerçeklik, tarihsel gerçeklik kadar “gerçek (real)” kabul edilir. Örneğin Spence (1982), insanların yaşam öykülerinden dolayı kendilerini karmaşık, eksik, acı verici ya da kaotik hissettiklerinde yardım arayışına girdiklerini öne sürmüştür. Psikoterapi, terapistle kurulan ilişki aracılığıyla, hastalara yaşamlarına dair bir anlatı yaratma ya da yaşamlarını yeniden yazma olanağı sağlayarak onlara daha büyük bir bütünlük kazandırır. Dolayısıyla, bu modelde geçmişin yeniden inşası (reconstruction of the past), önemli bir terapötik işlevi sürdürür.

    Düzeltici Duygusal Deneyim

    Tüm terapiler, terapist ile hasta arasında, hastanın zihninin güvenli bir şekilde keşfedilmesine imkân tanıyan bir ilişki kurmayı amaçlar. Psikanalitik terapistlerin çoğunluğu, değişimin terapistle kurulan ilişki aracılığıyla gerçekleştiği varsayımında birleşir. Ancak bu ilişkinin terapötik etkilerini nasıl ortaya çıkardığı ve böylece değişimi nasıl kolaylaştırdığı, hâlâ yoğun biçimde tartışılan bir sorudur. Örneğin, değişim, terapistin bir aktarım nesnesi hâline gelerek hastanın şimdi ve burada ilişki kurma örüntülerini incelemesine imkân tanımasından mı kaynaklanır (pek çok çağdaş terapistin öne sürdüğü gibi), yoksa insanlar, başkalarına yönelik olumsuz beklentilerini geçersiz kılan, duygusal olarak duyarlı bir terapist ile kurdukları yeni bir kişilerarası deneyim aracılığıyla mı iyileşir?

    Terapinin düzeltici bir deneyim olduğu görüşünü benimseyenler, terapötik karşılaşmanın, yeni bir nesne ilişkisi için bir fırsat sunduğunu; bu ilişkinin içselleştirildiğini ve kendilik ile ötekine dair daha patojenik varsayımları geçersiz kıldığını öne sürerler. Basitçe ifade etmek gerekirse, terapist, hastanın hiçbir zaman sahip olmadığı “iyi” nesne hâline gelir. Bu yaklaşım, yeni bir nesne ile kurulan ilişkinin, yeni bakış açıları ve tepki verme biçimlerinin içselleştirilmesiyle birlikte yarar sağladığını öne sürer. Bu bakımdan, hastanın terapistle yaşadığı deneyimi, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin gözden geçirilmesine yol açan ve bu anlamda eski modelleri “düzelten” yeni bir nesne olarak kullanması ile, düzeltici duygusal deneyim (corrective emotional experience) teriminin daha yaygın kullanımında olduğu gibi, terapistin aktarımda kendini gösteren içselleştirilmiş nesne ilişkilerini yorumlamak yerine, hastaya yeni bir deneyim sunmak amacıyla belirli biçimlerde davranmaya yönelik kasıtlı çabaları arasında ayrım yapmak önemlidir. Bebeklik gelişimi araştırmalarının etkisiyle, terapötik değişim bazen bebekliğin duygusal gelişimine benzer biçimde, bir tür yeni gelişim (new development) olarak anlaşılır; ancak bazı klinisyenler, değişimin hatalı gelişimin yerini almak yerine onunla birlikte gerçekleştiğini, böylece kendiliğin belirli yönlerine ve erken fantezilere karşı daha hoşgörülü hâle geldiğimizi öne sürerler.

    Yakın zamana kadar, düzeltici duygusal deneyim kavramı belki de fazlasıyla kolay bir şekilde göz ardı ediliyordu. Ancak aşağıda göreceğimiz üzere, değişim sürecine ilişkin bazı çağdaş görüşler, hastaya karşı niteliksel olarak farklı biçimde tepki veren yeni bir nesneyle yaşanan deneyimin, dili devre dışı bırakarak prosedürel düzeyde değişime gerçekten de katkıda bulunabileceği düşüncesinde birleşmektedir.

    Şimdiki Zamanda Değişim: İlişkilerin Örtük Modellerini Açığa Çıkarma

    Araştırmaların öncülüğünde ve esas olarak Çağdaş Freudcu gelenek içinde (Sandler & Sandler, 1984, 1997) ortaya çıkan bir değişim anlayışı, yukarıda değinilen çeşitli unsurları tutarlı bir biçimde bir araya getirir. Gördüğümüz üzere, zihinle ilgili çağdaş modeller, ilişkisel deneyimlerimizin büyük ölçüde örtük, prosedürel ya da eyleme dayalı biçimlerde -tanımlayıcı anlamda bilinçdışı fakat mutlaka dinamik anlamda bilinçdışı olmayan şekilde- zihinde temsil edildiği anlayışına dayanmaktadır

    Bu psişik değişim anlayışı, hepimizin, kendilik-öteki ilişkilerine dair dinamik şablonların (dynamic templates) ya da başka bir deyişle şemaların (schemata) gelişimine katkıda bulunan biçimlendirici erken dönem kişilerarası deneyimlere sahip olduğunu öne sürer. Bu şablonlar, örtük prosedürel bellek sisteminde (implicit procedural memory system) kodlanır. Bu sistem, bir şeylerin nasıl yapılacağına ve başkalarıyla nasıl ilişki kurulacağına dair bilinçdışı bilgiyi depolar. Sandler ve Sandler (1997), anne–bebek etkileşimlerini, kendilik ve nesne temsillerinin en erken biçimlenmelerinin gerçekleştiği bağlamlar ve kendilik temsilinin temel birimini sağlayan deneyimler olarak görürler. Sandlerlar, bunu geçmiş bilinçdışı (past unconscious) olarak adlandırır. Bu bilinçdışının içeriğine doğrudan erişilemez. Bununla birlikte, ilişkilerle ilgili, gelişmekte olan frontal-limbik devrelere adeta damgalanabilecek prosedürleri depolar ve duygulanım düzenleme stratejileri sağlar; böylece yaşam boyu sosyal-duygusal bilginin işlenmesini etkiler (Schore, 1994).

    Buna karşılık, şimdiki bilinçdışı (present unconscious) olarak adlandırılan bilinçdışı, şimdi ve burada yaşanan bilinçdışı çabalarımızı ve tepkilerimizi ifade eder. Herhangi bir türde bastırma ya da sansür söz konusu olacaksa, bunun burada gerçekleştiği kabul edilir. Şimdiki bilinçdışının içeriği bilinçli hâle gelebilse de, çoğu zaman bilince girmesine izin verilmeden önce hâlâ sansüre tabi tutulur. Şimdiki bilinçdışındaki bastırmanın kaldırılması, bize otobiyografik anılara erişim sağlar; ancak prosedürel anıları içeren geçmiş bilinçdışına erişim sağlamaz. Geçmiş ve şimdiki bilinçdışı arasındaki ayrım, mevcut davranışlarımızın, yaşamımızın çok erken dönemlerinde oluşturulmuş şablonlara göre işlediğini vurgularken, aynı zamanda bu şablonlara katkıda bulunan gerçek deneyimlerin büyük ölçüde geri çağrılamaz olduğunu da kabul eder.

    Başkalarıyla birlikte olmaya ilişkin prosedürel modeller (procedural model), başlangıçta, şekillenmeye başladıkları dönemde mevcut olan gelişimsel anlama düzeyine göre örgütlenir. Çocuklar, kendileri için önemli olan ötekilerle yaşadıkları deneyimleri içselleştirirler. Bu anlamda içselleştirme, nesnenin imgelerini ya da sözel temsillerini çağrıştırma kapasitesinden önce, simgesel öncesi düzeyde gerçekleşir. Temel temsil biçimi sözcükler veya imgeler değil, “başkalarıyla nasıl birlikte olunur”u düzenleyen eylemsel ilişkisel prosedürlerdir (Stern ve ark., 1998). Bireyin içinde bulunduğu çevreye ve karşılaştığı deneyimlere bağlı olarak, bu prosedürler zamanla, daha gelişmiş anlama düzeylerinin yardımıyla yeniden örgütlenebilir ya da örgütlenmeyebilir. Örneğin, diğer prosedürlerle daha az bütünleşmiş olabilirler ya da başkalarının davranışlarına yönelik, gözden geçirmeye kapalı, korkulu veya düşmanca yorumlar içermeye daha yatkın olabilirler. Ayrıca, kendilik-öteki ilişkisi modelleri, bilinçdışı beklenti ağlarını ya da bilinçdışı fantezileri yansıtır:

    Modeller, gerçek deneyimin kopyaları değildir; ancak onların, deneyimin yaşandığı anda mevcut olan arzular ve fanteziler tarafından savunmacı biçimde çarpıtıldıkları kuşkusuzdur.

    (Fonagy, 1999b: 217)

    Davranışlarımızı düzenleyen ve prosedürler olarak depolanan içsel ilişki modelleri, otobiyografik anıların depolandığı beyin bölgelerinden farklı bölgelerde saklanır. Bu durum, aktarımda yeniden sahnelenen ötekilerle-nasıl birlikte-olunacağına-dair modellerin özerklik kazandığını ve bu modellerin oluşumuna başlangıçta katkıda bulunmuş olabilecek olayların hatırlanmasının, terapötik değişimin gerçekleşmesi için gerekli olmadığını göstermektedir.

    Herhangi bir terapötik karşılaşmada, birden fazla kendilik-öteki ilişkisi modeli etkinleşir ve hasta, etkinleşen modelle ilişkili deneyimlere dair hikâyeler üretebilir (Fonagy, 1999b). Bu terapötik etki anlayışında, terapi, mevcut ilişki örüntülerine dair olası anlamları farkındalığa getirmeyi amaçlar. Terapötik değişimin ise, örtük biçimde prosedürler olarak kodlanmış mevcut modellerin geliştirilmesi ve yeniden değerlendirilmesi sonucunda, hastanın ilişkilerinde kullandığı prosedürlerde bir değişim meydana gelmesiyle gerçekleştiği kabul edilir. Bu bakımdan, geçmişin anılar olarak kazılması, değişime giden yol olarak görülmez.

    Mutatif (Dönüştürücü) Etkileşimler

    Artık, Sandler’ların ortaya koyduğu modele yakın olduğumun açıkça anlaşılacağı kuşkusuzdur. Değişimin prosedürel düzeyde gerçekleştiği fikri, hem psikodinamik hem de gelişimsel düşüncelerden etkilenen ve iki öznelliğin karşılaşmasıyla yeni bağlamların ortaklaşa inşasının önemini vurgulayan kuramcılar ve klinisyenler tarafından daha da geliştirilmiştir (Beebe & Lachmann, 1988, 1994; Sameroff, 1983; Stern ve ark., 1998). Sandler’lar ve Fonagy gibi, bu uygulayıcılar da psişik değişimin kısmen prosedürel düzeyde gerçekleştiğini öne sürmektedir. Bu yaklaşımların katkısı, bu fikirleri temel alır ve teknik açısından sonuçlarını daha açık bir şekilde ortaya koyar; yani, terapistin sözel yorumlarının, dilin kendisini devre dışı bırakan terapist–hasta etkileşimlerinin niteliğinin ve doğasının önemini gölgede bırakan, gereğinden fazla değer atfedilen araçlar hâline gelmiş olabileceğini belirtir. Bu görüşlerin altında yatan varsayım, hasta ve terapistin, katkıları eşit olmasa bile, etkileşimlerinin düzenlenmesine birlikte katkıda bulunduğudur. Bu bakış açısına göre, düzenleme hem ikili (dyadik) sistemin ortaya çıkan bir özelliği hem de bireye ait bir özelliktir. Bu bağlamda, aktarım yorumları dışında da mutatif potansiyele sahip olabilecek çeşitli müdahalelere yer vardır.

    Bu bakış açılarını besleyen araştırmalar, gelişim psikolojisi alanından kaynaklanmaktadır. Bu alandaki önemli katkılardan biri, etkileşimin, anne–bebek ikilisinde her iki tarafın da anbean ortaklaşa inşa ettiği, kesintisiz ve karşılıklı olarak belirlenen bir süreç olarak tanımlanmasıdır. Hasta–terapist ilişkisi sorusuna bebeklik araştırmaları açısından yaklaşan Lachmann ve Beebe (1996), etkileşimsel düzenlemenin üç örgütleyici ilkesini öne sürer:

    • süregiden düzenleme (ongoing regulation) (yani yinelenen interaksiyonlar/etkileşimler örüntüsü),
    • bozulma ve onarım (disruption and repair) (yani genel bir örüntünün dışına çıkan bir kesinti) ve
    • yoğunlaşmış duygulanımsal anlar (heightened affective moments) (yani dikkat çekici, dramatik bir an).

    Onlar üç ilkenin, hasta ile terapist arasında gerçekleşenleri anlamak için birer metafor işlevi gördüğünü öne sürerler. Ayrıca şu görüşü dile getirirler:

    Bir terapötik ikilinin her anında, karşılıklılık, yakınlık, güven, kesintilerin onarımı ve umut beklentilerini düzenleme; aynı zamanda katı, arkaik beklentileri geçersiz kılma potansiyeli vardır.

    (Lachmann & Beebe, 1996: 21)

    Terapötik durumda, süregiden düzenlemeler, duruş ve yüz ifadelerinden selamlaşma ve vedalaşma ritüellerine kadar uzanır. Lachmann ve Beebe’ye (1996) göre, bunların düzenlenme biçimi yeni beklentiler oluşturur ve bir terapötik etki biçimi oluşturur. Başka bir deyişle, hasta ile terapist arasındaki etkileşimlerin, sözel olarak ifade edilmese bile, niteliksel doğasının dönüştürücü potansiyele sahip olduğunu öne sürmektedirler. Çalışmaları, psikanalitik etkileşimi, anne ile bebek arasındaki alışverişe oldukça benzeyen, sözel olmayan iletişim sinyallerinden oluşan bir süreç olarak gören anlayışı vurgular.

    Özellikle Lachmann ve Beebe’nin (1996) “yoğunlaşmış duygulanımsal anlar” kavramına dikkat çekmek isterim. Pine (1981), başlangıçta, anne ile bebek arasındaki, olumlu ya da olumsuz nitelikte olabilen yoğun bir duygulanımsal alışveriş ile karakterize edilen belirli etkileşimleri tanımlamıştı. Bu, sırasıyla, örneğin anne ve bebeğin birlikte çıkardıkları uyumlu mırıldanma seslerini ya da haz verici bir durum olmaksızın yaşanan yoğun uyarılma anlarını ifade edebilir. Pine, bu tür olayların psişik olarak düzenleyici olduğunu, yani bebeğin benzer deneyimleri kategorize etmesini ve beklemesini sağladığını, böylece bilişsel ve duygulanımsal örgütlenmeyi kolaylaştırdığını öne sürer. Beebe ve Lachmann (1994) ise, yoğunlaşmış duygulanımsal anların psişik olarak düzenleyici olduğunu, çünkü içsel düzenlemeye katkıda bulunan ve potansiyel olarak güçlü bir hal/durum3 (potentially powerful state) dönüşümünü tetiklediklerini ileri sürer. Düzenleme, örneğin anne ile bebeğin yüz ifadelerini yansıtarak her birinin yüz ifadesinin giderek artan bir yoğunluğa ulaştığı etkileşimlerde olduğu gibi, olumlu biçimde deneyimlenirse, daha sonraki uyum ya da bir başkasıyla “aynı frekansta olma” deneyimleri, böyle yoğunlaşmış bir an etrafında örgütlenir. Yoğunlaşmış duygulanımsal anlar kavramı kesinlikle yeni değildir ve çoğu terapist, bu tür alışverişlerin, hastalarıyla duygusal açıdan anlamlı bir ilişki geliştirmede vazgeçilmez olduğu konusunda hemfikirdir.

    3Burada “hal/durum (state)” terimi, uyarılma ve etkinlik düzeyini, yüz ve ses tonundaki duygulanımı ve bilişi ifade etmek için kullanılmaktadır (Lachmann & Beebe, 1996).

    Stern ve ark. (1998), yukarıdaki bazı fikirleri daha ayrıntılı olarak ele alırlar. Makalelerinde, “gerçek” ilişki ve “özgünlük/otantiklik (authenticity)” kavramlarıyla uğraşırlar. Terapötik deneyimlerimizin birçoğunu, terapistle yaşadığımız “özgün, kişi–kişiye bağlantı anları” olarak hatırladığımızı gözlemlerler:

    “Otantik” bir karşılaşmadan söz ettiğimizde, başka birine verilen duygulanımsal bir tepkiyle ortaya çıkan kendiliğin kişisel bir yönünü açığa çıkaran iletileri kastediyoruz. Bu ise karşıdakine kişisel bir imza niteliği taşır ve iki katılımcıya özgü yeni bir ikili durum yaratır.

    (1998: 917)

    Bu özel alışverişleri “karşılaşma anları (moments of meeting)” olarak adlandırırlar. Bu “anlar”, genel anlamda, yeni kişilerarası deneyimler için fırsatlar sunan kişilerarası olaylardır (Lachmann & Beebe, 1996). Stern ve ark. (1998), bu anların hem hasta hem de terapist için “örtük ilişkisel bilgi”yi (implicit relational knowing) yeniden düzenlediğini öne sürerler. Bu görüş, yazarların sözel yorumlar yoluyla edinildiğini varsaydıkları “deklaratif bilgi (declarative knowledge)” ile, “hasta ile terapist arasındaki gerçek etkileşim deneyimleri yoluyla edinilen” “örtük ilişkisel bilgi” arasında yaptıkları önemli bir ayrıma dayanır. Karşılaşma anlarının, “örtük ilişkisel bilgi” alanını doğrudan etkileyerek onu değiştiren yeni bir öznelerarası ortamın oluşumuna katkıda bulunduğunu öne sürerler. Bu nedenle, bu tür müdahalelerin mutatif/dönüştürücü olduğu kabul edilir. Bu müdahaleler, geçmiş deneyimin şimdiki zamanda yeniden bağlamsallaştırılmasını kolaylaştıran “birlikte olma biçimlerindeki değişiklikler” yoluyla değişim sağlar;

    öyle ki kişi, farklı bir zihinsel manzara içinden hareket eder hâle gelir ve bu da şimdiki zamanda ve gelecekte yeni davranışlar ile deneyimlerin ortaya çıkmasına yol açar.

    (Stern ve ark., 1998: 918)

    Hastanın iç dünyasına egemen olan nesne ilişkilerinin geliştirilmesini esas olarak aktarımın yorumlanmasının sağladığı yönündeki görüşün aksine, Stern ve meslektaşları, hasta ile terapist arasındaki etkileşim anlarının önemini vurgular. Bu etkileşim anları, terapötik ilişkide etkileşimin yeni bir düzeyine ilerlemeyi kolaylaştıran yeni bir örtük anılar dizisinin oluşumunu temsil eder. Terapistin görevi, yerleşmiş ancak tatmin edici olmayan “birlikte olma (being with)” biçimlerinin çözülmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yeni deneyimlere doğru ilerlemektir. Yeniden örgütlenme anları, kişilerarası alanda açılan yeni bir boşlukta gerçekleşen, yeni türden öznelerarası karşılaşmaları içerir ve her iki tarafın da birbirlerine karşı yeni bir biçimde fail (agent) olmasına olanak tanır. Etkileşimleri boyunca, hasta ve terapist, kendilerini, özgün ve karmaşık öznelerarası ilişkisellik sistemlerinin ortaya çıkan bir özelliğini yansıtan, birbirleriyle farklı bir şekilde birlikte bulurlar.

    Stern ve ark. (1998) tarafından ortaya konan görüşün klinik açıdan önemli sonucu, psişik değişimin, hastanın ne olduğunu fark etmesine dayanmak zorunda olmayabileceğidir. Başka bir deyişle, bu terapötik etki anlayışı, psişik değişimi kolaylaştırmak için içgörünün gerekli olmayabileceğini öne sürer. Bunun yerine, terapinin niteliksel olarak farklı etkileşim türleri için sunduğu fırsat, etki için prosedürel stratejilerin artmasını teşvik eder, ki bu da, bir kişinin bir başkasıyla etkileşim kurma biçimlerine yansır. Burada terapötik ilişki, örtük biçimde iletilen (Lyons-Ruth, 1999) bir bilgi kaynağı olarak kavramsallaştırılır; yani dil aracılığını devre dışı bırakır. Başka bir yerde, hasta ile terapist arasındaki mizahi alışverişlerin, farklı bir biçimde ilişki kurma fırsatı sunduğunu belirtmiştim (Lemma, 2000). Eğer terapötik etkileşime bu şekilde yaklaşacak olursak, dilin ritim ve tonlama gibi prosodik unsurları, terapist ile hasta arasında değiş tokuş edilen kelimelerin kendisi kadar, hatta onlardan daha fazla, etkileşimin etkili unsurları olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bu bakış açısı, bizi dilin duygulanımsal bileşenlerine dikkat etmeye teşvik eder.

    Geliştikçe, “başkalarıyla birlikte olma”ya ilişkin yeni edimsel (enactive) prosedürlerin giderek daha fazla bütünleşmesi ve ifade edilebilmesi, mevcut edimsel örgütlenmeleri istikrarsızlaştırır ve değişimin motoru işlevini görür. Terapistle kurulan ilişki, mevcut edimsel prosedürleri zorlayan yeni deneyimler için fırsatlar sunar. Bağlanma araştırmaları, edimsel prosedürlerin, tutarlı ve iş birliğine dayalı öznel etkileşim biçimlerine katılım yoluyla daha fazla ifade edilir ve bütünleştirilir hâle geldiğini göstermiştir. İlişkilerin tutarlı içsel çalışma modellerinin gelişimi, ebeveyn–çocuk diyaloğunun tutarlı biçimlerine katılım deneyimine bağlıdır. Bu tür diyaloglar, bakımverenin çocuğun zihin durumuna yönelik açıklığının niteliğiyle karakterizedir. Böyle etkileşimlerde çocuğun duygulanımsal ya da güdüsel durumları tanınır ve onların üzerinde durulur; böylece çocuğun duygulanımsal deneyimini düzenlemesine yardımcı olunur. Ebeveyn, çocuğun duygusal deneyimine “iskele (scaffolding)” sağlar (Lyons-Ruth, 1999).

    Duygusal iskele kurma fikrini örneklemek için, bir süredir üzerinde çalıştığı resmin üzerine bir kavanoz dolusu boyayı deviren bir çocuğu ele alalım. Bu olduğunda çocuk birdenbire ağlamaya başlar. Bir senaryoda anne hemen gelir, çocuğu teselli eder ve ona şöyle der: “Bazen böyle şeyler olur ve bu gerçekten üzücüdür. Sence tekrar denemeli miyiz?” Burada anne, çocuğun duygusal deneyimini kabul eder; çocuğu yeniden resim yapmaya davet eder, böylece dolaylı olarak aslında çok da felaket bir şey olmadığını ima eder; ancak aynı zamanda resme devam edip etmeme kararını da çocuğun kendi tercihine bırakır. Başka bir deyişle, anne çocuğun yaşadığı deneyime saygı duyar, ancak çocuğun içsel hayal kırıklığı ve düş kırıklığı hâlinin aşılabileceğini de ifade eder. Başka bir versiyonda ise anne koşarak gelir ve “Ne yaptın sen? Şimdi bunu temizlemek zorundayım. Sen kötü bir kızsın. Odana git” der. Bu senaryoda, pek çok farklı nedenle oldukça stres altında olabilecek anne, zihninin kendi meşguliyetleriyle öylesine dolu olduğunu gösterir ki olaya suçlayıcı bir şekilde tepki verir ve çocuğa yaşadığı deneyimi duygusal olarak işlemesi için bir fırsat tanımaz. Önemli olarak, anne burada kritik bir atıfta bulunur: Bu olayın, çocuğun “kötü” olması nedeniyle yaşandığını çocuğa iletir. Bu ikinci etkileşim ise ne işbirlikçi ne de tutarlıdır.

    Benim benimsediğim değişim anlayışında, düzeltici duygusal deneyim kavramının izlerini görmek mümkündür. Burada, hasta; zihinselleştirme (mentalize) kapasitesine sahip olan ve ilişki kurma biçimiyle, hastanın duygusal deneyimine örtük olarak anlam atfeden ve hastanın, kendi zihninden ayrı bir varlık olduğunu kabul eden yeni bir nesne/terapist4 deneyiminden yarar sağlar. Bu psişik değişim modeli, terapistle yaşanan yeni deneyimin örtük prosedürleri değiştirerek nasıl bir dönüşüme yol açabileceğine dair daha ince ayarlı bir açıklama sunar. Bu modele göre, psikanalizde yorumlanamaz nitelikteki değişimlerin büyük bölümü, bildirimsel olmayan (non-declarative) süreçlere -yani prosedürel olarak bilinçdışı olan süreçlere- dayanır. Başka bir deyişle, Lyons-Ruth’un ifade ettiği gibi:

    araç mesajın kendisidir; yani, anlamın örgütlenişi, edimsel (enactive) ilişkisel diyalogun örgütlenişinde örtük olarak bulunur ve bir şekilde bilinebilmesi için reflektif düşünceler ya da söze dökme gerektirmez.

    (1999: 578)5

    4Ben, terapistin örneğin erken ebeveynlik yetersizliklerini “düzeltmeyi (correct)”” amaçlayan aktif davranışlar sergilemesi gerektiğini savunmuyorum. Terapistin rolü, bu tür eksikliklerin hasta üzerinde yaratmış olabileceği etkiyi anlamak ve bunu yaparken örtük biçimde hastaya “yeni” bir deneyim sunmaktır.

    5Bu, Bollas’ın (1997) ortaya koyduğu “düşünülmemiş bilinen (unthought known)” kavramını çağrıştırmaktadır.

    Bu bakış açısı, psikoterapinin psişik değişimin aracı olarak konuşulan söze yaptığı geleneksel vurguyu sorgular. Bunun yerine, edimsel bilgiyi (enactive knowledge) sözcüklere dönüştürmenin -ya da istenirse “yorumlama”nın- terapötik bir araç olarak gereğinden fazla değer görmüş olabileceğini öne sürer:

    Eğer ötekilerle bir şeyler yapma biçimine ilişkin temsil, anlamsal (semantik) ve duygulanımsal anlamı, davranışsal ve etkileşimsel süreçlerle bütünleştiriyorsa, o hâlde belirli bir örtük ilişkisel sürece birden fazla yoldan erişilebilir ve temsil değişimi; duygulanımsal deneyimdeki, bilişsel anlamadaki ya da etkileşimsel karşılaşmalardaki değişimler aracılığıyla -yorumlar gibi belirli bir boyuta ayrıcalıklı bir statü atfetmeye gerek kalmaksızın- harekete geçirilebilir.

    (Lyons-Ruth, 1999: 601)

    Hayatımız hakkında anlattığımız hikâyelerin göreliliğini fazlasıyla vurgulayan post-modern zeitgeist (zamanın ruhu) içinde, farklı ekollerden psikoterapiler, terapötik süreci giderek artan şekilde, hastanın kendi hayatını anlatmasına ve yeniden yazmasına imkân veren güvenli koşulları sağlayan bir süreç olarak görmeye başlamışlardır. Bu, terapi işlevlerinden biri olabilir ve terapinin nihai sonucuna katkıda bulunabilir. Ancak Frosh’un son derece yerinde bir biçimde ifade ettiği gibi:

    Bir şey hakkında birçok hikâye anlatılabilir; bu, onların hepsinin eşdeğer olmasından değil, dilin doğasındaki yetersizlikten kaynaklanır. Gerçek, fazlasıyla kaygandır; simgesel sistemin dışında durur.

    (1997a: 98)

    Terapi karşılaşmasını benzersiz ve ayrıcalıklı kılan şey, anlatı süreci için bir kişilerarası bağlam sunmasıdır. Dolayısıyla, değişimin terapist ile hasta arasındaki kişilerarası alanda gerçekleşmesi mümkün olabilir ve bu alanda yaşananlar söze dökülemese bile yine de dönüştürücü/mutatif bir nitelik taşıyabilir.

    Sonuçlar

    Bir psikanalitik terapiste, hastaya yardımcı olabilmek için geçmişi anlamanın önemli olup olmadığını sorarsanız, çoğu bu konuda hemfikir olacaktır. Çocukluk yıllarımız, yaşamımızın en biçimlendirici dönemi olarak kabul edilir. Ancak, geçmişin bugünü nasıl etkilediği sorusu, nispeten yakın zamana kadar netlik kazanmamış ve bu durum, terapötik etkinin doğasına ilişkin soruları daha da karmaşık hale getirmiştir.

    Freud, psikanaliz uygulamaya ilk başladığında, bastırılmış dürtüsel istekleri bilinç düzeyine çıkararak bunların kabulüne yönelik dirençlerin aşılması ve duygulanımın boşaltılmasının (discharge of affect) terapötik önemine inanıyordu. Bastırılmış erken dönem anıların geri getirilmesi, psikoterapinin meşru hedefi olarak görülüyordu. Bu amaçla, geçmiş ile şimdiki zamanı birbirine bağlayan yeniden yapılandırıcı yorumlar (reconstructive interpretations), analitik uygulamanın temel dayanağını oluşturuyordu. Freudcu geleneğin küçük bir kısmı ise, değişimi esasen geçmiş anıların geri getirilmesine ve erken dönem olayların yeniden yapılandırılmasına dayanan, daha çok intrapsişik (intrapsychic) bir süreç olarak gören klasik yaklaşıma dayalı bir modeli benimsemeye devam etmektedir.

    Bununla birlikte, eğer değişim, burada incelenen kimi çağdaş modellerin öne sürdüğü gibi, duygusal açıdan yüklü çeşitli durumlarda başkalarıyla birlikte olmanın örtük yordamlarının ayrıntılandırılması ve inceltilmesine dayanıyorsa, bilinçdışını bilinçli hâle getirmek psikoterapideki değişim sürecine hakkını vermemektedir. Nitekim günümüzde, kuramsal ekolleri ne olursa olsun birçok terapist, analitik çabalarını, şimdi ve burada aktarım ilişkisini ve hastanın içsel gerçekliğinin anlaşılmasını keşfetmeye ayırmaktadır. Geçmişe yapılan göndermelerin sıklığı değişmekle birlikte, yeniden inşa edici yorumlar artık erken dönem Freudçuların bu tür müdahalelere atfettikleri merkezi konumu korumamaktadır.

    Gelişimsel bakış açılarından etkilenen çağdaş Freudçular da değişimi şimdi ve burada gerçekleşen bir olgu olarak görmektedirler. Buna uygun olarak, müdahaleleri çoğu zaman Kleincıların, nesne ilişkileri kuramcılarının ve öznelerarasıcıların müdahalelerinden ayırt edilemez. Bir fark varsa, muhtemelen Freudçuların geçmişe diğerlerinden daha fazla atıfta bulunma eğiliminde olmalarıdır. Freudçular ile Kleincılar, aktarımın yorumlanmasına mı yoksa yeniden inşa edici yorumlara mı odaklandıkları bakımından hastanın iletilerine farklı biçimde yaklaşsalar da, yine de şimdinin geçmişle izomorfik/eşbiçimli olduğu inancını paylaşırlar. Bu durum, gelişimsel bir bakış açısını benimseyerek, şimdi ve burada durumunu, gelişimin farklı evrelerinde yaşanan deneyimler yoluyla dönüşmüş, yüksek ölçüde değiştirilmiş bir türev olarak anlayan Britanya Bağımsızlarını onlardan ayırır.

    Tüm çağdaş değişim açıklamaları, farklı şekillerde kavramsallaştırılmış olsa da, genel olarak hasta ile terapist arasındaki ilişkinin öneminde birleşmektedir. Hangi yaklaşımın en geçerli olduğu ise henüz bilinmemektedir. Terapistin ruhsal değişimi kolaylaştıran hangi işlev(ler)i yerine getirdiğini anlamamıza yardımcı olacak araştırmalara ihtiyaç vardır. Eğer terapötik etkileşime dair anlayışımızı, çocuğun hem kendi hem de ötekilerin davranışlarını zihinsel durumlar açısından düşünme kapasitesini geliştirmesine yardımcı olan, yeterince iyi ebeveynin erken dönemde yerine getirdiği işleve dayandırırsak, o hâlde ruhsal değişimin, hastanın iletilerini çözümlen­diren ve onlara anlam katan, ona niyetler ve arzular atfeden terapistte yeni bir nesne bulması yoluyla gerçekleştiği yönünde bir varsayımda bulunabiliriz. Bu, hastayı, zihinsel durumlarını çarpıtmadan düşünebilen bir ötekiyle birlikte olmanın yeni bir deneyimiyle tanıştırır. Kimi zaman tamamlanmamış, biçimlenmemiş yaşantıları bir anlatı hâline getirebilmek, muhtemelen anlam yaratmanın bir parçası olduğu ve hastanın zihninin içeriğine ilgi gösteren, yaşantılarına anlam katan bir başka kişiyle birlikte oluşturulduğu için, oldukça rahatlatıcı gelebilir. Bu, psikanalitik çalışmanın işlevlerinden biri olabilir. Fonagy’nin belirttiği gibi:

    Psikanaliz, bir anlatı yaratmaktan daha fazlasıdır; kendiliğin ötekiyle birlikte deneyimlenmesinin yeni bir yolunun etkin bir biçimde inşasıdır.

    (Fonagy, 1999b: 218)

    Bu yeni deneyim, kısmen terapistin aktarım içindeki hasta yaşantısına dair sözlü yorumlarına bağlı olsa da, terapist ile hastanın etkileşim biçiminin de örtük olarak büyük ölçüde bilgi iletmesi olasıdır. Dolayısıyla değişim, bu tür örtük iletilerin niteliğine de dayanarak prosedürel düzeyde bir değişime yol açabilir.

    “Yorumdan daha fazlası”na (Stern ve ark., 1998) yönelik mevcut ilgi, değişime katkıda bulunan terapötik sürecin diğer unsurlarına dair araştırmalara da zemin hazırlayabilir. Hasta ile terapist arasındaki ilişkinin en geniş anlamıyla işlevlerinin daha fazla farkına varmamız, psikoterapinin nasıl işlediğine dair anlayışımıza çok şey katacaktır:

    Bir değişim ancak, hasta ile terapist arasında, şeyleri farklı görme, neyi yapabileceğimizi ve neyi yapamayacağımızı fark etme, bize ait olanı ve olmayanı anlama iklimini oluşturan bir kişilerarası süreç yaratıldığında gerçekleşebilir.

    (Bateman, 2000: 153)

    Yaptığımız yorumlar, içgörüye götüren sözcüklerden fazlasıdır. En iyi hâliyle bir yorum, hastaya farklı bir ilişki kurma biçimini deneyimleme fırsatı sunan karşılıklı bir etkileşim biçimidir. Hastalarımızın değişmesine yardımcı olma gibi hassas bir göreve yaklaşırken, onlarla yaptığımız sözel alışverişlerin içeriğine daha az, bu alışverişlerin temelinde yatan niteliksel sürece ise daha çok odaklanmamız gerektiğini kendimize hatırlatmamız yerinde olacaktır.

  • Cesur Yeni Dünyalar: Yirmi Birinci Yüzyıla Uygun Bir Psikanaliz (1. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin 1. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Psikanaliz (psychoanalysis) son derece dayanıklı bir hayvandır (robust animal). Psikanalitik düşünce (psychoanalytic thinking) canlılık ve derinlik taşır. Kanımca, zihinle (mind) ilgili olarak entelektüel açıdan en doyurucu bakış açısıdır. Yine de, son yıllardaki ilerlemelere rağmen psikanaliz hâlâ bir kriz içindedir.

    Psikanalitik varsayımlara oldukça aşina olanlar da dâhil olmak üzere, genel okur kitlesi için psikanalist çoğu zaman artık geride bırakılması gereken fikirleri pazarlayan biri olarak görülür. Psikanalitik düşünceleri ve psikanalitik yaklaşımların uygulamasını bilimsel değerlendirmeye açmaya yönelik girişimler, bazı psikanalitik klinisyenler tarafından zaman zaman kuşkuyla karşılanır. Psikanaliz, tarihsel olarak diğer terapi modellerine karşı kibirli bir tutum benimsemiştir. Bu modeller en iyi ihtimalle tolere edilir; en kötü ihtimalle ise, belki de “öteki”ne yönelik bir korkuyu maskeleyen bir küçümsemeyle değerlendirilir. Bir meslektaşım, psikanalizin Bilişsel Davranışçı Terapi’ye (BDT) bakışını, mizahi bir şekilde “Darth Vader’ın terapötik kolu” olarak tanımlayarak bu korkuyu oldukça isabetli bir biçimde dile getirmişti. Gerçekçi olmak gerekirse, psikanaliz de bazı BDT terapistleri tarafından aynı ölçüde irrasyonel biçimde değerlendirilir.

    Psikanalitik kuram (psychoanalytic theory), tarihsel olarak tedavi eden terapistin dolaylı tanıklığına dayanan anlatılar etrafında gelişmiştir. Her terapistin biriktirdiği bu sözüm ona kanıtlar, psikanalitik varsayımların doğruluğunu kanıtlamak için, iyi bilinen bir mantık hatasına -yani geçmişteki birliktelik argümanına (argument of past co-occurrence)- dayanak olarak kullanılır. Bu, bir olayın daha önce gerçekleşmiş olmasına dayanarak, aynı durum tekrar yaşandığında kuramın doğru olduğu sonucuna varmak anlamına gelen bir mantıksal safsatadır (logical fallacy). Örneğin, bir hastanın öfkesini depresyona dönüştürerek ifade etmesi gibi bir örnek daha önce görülmüşse ve aynı örüntü yeniden gözlemlenirse, bu durumdan depresyonun içe dönmüş öfke olduğu sonucuna varmak bu türden bir mantık hatasını oluşturur. Bu argüman ikna edici olabilir, ancak taşıdığı kanıtlama değeri düşüktür. Genel olarak konuşmak gerekirse, klinisyenler olarak, hastanın tepkisi çalışma hipotezlerimizi ya da kuramsal çerçevemizi doğrulamadığında -yani olumsuz örnekle karşılaştığımızda- bunu fark etmek ve kabul etmek bizim için en zor olanıdır.

    Psikanalizin tarihsel olarak kendi içine kapalı oluşu ve içe dönük tutumu, yakın zamana kadar, tümgüçlülük (omnipotence) duygusunu dengeleyebilecek türden bir bakış açısından yoksun kalmasına yol açmıştır. Psikanaliz alanında araştırmalar sürmekte olsa da, bu etkinlik henüz kendi içinde tümüyle bütünleşmiş bir faaliyet olmaktan uzaktır. Psikanalitik terapi eğitimleri genel olarak psikanalitik fikirleri öğretirken araştırmaya yalnızca göstermelik biçimde değinir; araştırmalar ise çoğunlukla zihnin anlaşılması ya da psikoterapi uygulaması açısından gereksiz görülür. Terapötik çabalarımıza dair farklı türden destekleyici kanıtlar sunabilecek nöropsikanaliz gibi diğer disiplinlerle etkileşim ise çeşitli derecelerde dirençle karşılaşmıştır.

    Genel olarak ampirizme yönelik baskın tutum sorgulanmaya açıktır; sanki analitik kuramların geçerliliği ya da psikanalitik müdahalelerin etkililiği konusunda bilimi tartışmaya davet etmek, analitik ruhu şeytana satmakla eşdeğer görülmektedir. Bazı psikanalitik klinisyenlerin yaptığı gibi, psikanalizin bir bilim olmadığını ve bu nedenle diğer bilimsel girişimlerin ölçütleriyle değerlendirilmesinin anlamsız olduğunu savunmak, kritik bir meseleyi göz ardı etmek anlamına gelir: Eğer psikanaliz ve psikanalitik terapi psikolojik sorunlara yönelik birer tedavi yöntemi ise, bunların nasıl işlediğini anlamak ve etkili olup olmadıklarını denetlemek bizim sorumluluğumuzdur. Ben katı bir deneyselci olmaktan çok uzağım; örneğin psikanaliz yalnızca bir felsefe olduğunu iddia etseydi, deneysel geçerlilik bir sorun teşkil etmezdi. Heidegger’in ya da Nietzsche’nin insan doğasına dair görüşleri önemlidir ve kendimizi ve yaşamımızı düşünmemize yardımcı olur. Ancak ne Nietzsche ne de Heidegger, psikolojik sorunları resmen tedavi etmeye yönelik bir iddiada bulunmuşlardır -her ne kadar insan doğasına ilişkin aydınlatıcı pek çok şey söylemiş olsalar da. Psikanaliz, psikolojik sorunlara yönelik bir tedavi (treatment) yöntemi olduğunu iddia ettiği ve bu hizmetin sunumu için kamusal fon talep ettiği için, mevcut yöntemlerin sınırlılıklarına rağmen, etkililiğini değerlendirme sorumluluğumuz vardır.

    Psikanalizin bilimle olan çelişkili ilişkisini eleştirdikten sonra, psikanaliz eleştirmenlerinin benimsediği dar görüşlü bilim anlayışına da değinmek önemlidir. Psikanalizin bilimsel statüsüne ilişkin tartışma artık iyice yıpranmış ve kısır bir döngüye dönüşmüştür. Fonagy’nin hatırlattığı üzere:

    Birçok disiplin, nicel ölçüm temel bir araç olmasa ve deneyler paleontolojide olduğu gibi tekrar edilemese bile, bilim olarak kabul edilir. Newton’un kuramı da yanlışlanabilir değildir. Ayrıca, belli bir genellik düzeyinin ötesinde bir kuramı “kanıtlamak” mümkün değildir; bu tür bir kuram yalnızca çok çeşitli olguları düzenleme kapasitesine göre kabul edilir ya da edilmez.

    (akt. Fonagy ve diğ., 1999)

    Bilim, çoğu zaman bilgiye ulaşmanın tek saygın yolu olarak idealleştirilir. Oysa bilimsel çaba, tarafsız ya da duygulardan arınmış olmaktan çok uzaktır. Bir kuramı doğrulayan ve diğerini çürüten istatistiklerin ardında, derin tutkularla hareket eden araştırmacılar yer alır. Luborsky’nin (1999) psikanalitik sonuçlarla ilgili yaptığı çalışmada gösterdiği üzere, bir makalenin bir psikoterapi yöntemine ilişkin ne tür bir sonuçla biteceği, yalnızca birinci yazarın kuramsal yöneliminden tahmin edilebilmektedir. Ancak bu uyarı, psikanalizin geleceği için ampirik gelenekte neyin yararlı olabileceğini araştırmaktan bizi alıkoymamalıdır.

    Psikanaliz, insan zihnine dair varsayımlarda bulunmamıza imkân tanır. Bu varsayımların birçoğu, ampirik olarak sınanması güç olan türdendir. Psikanalitik kavramlar karmaşıktır; ancak karmaşıklık, terimlerimizi işlevsel hâle getirmekten kaçınmak için yeterli bir gerekçe değildir. En azından kendi kanaatimce, psikanalizin kavramlarını işlevsel hâle getirmek için daha fazla çaba gösterilebileceğine şüphe yoktur; böylece, kavramları araştırmak için yaratıcı yollar bulma yetisine sahip olanlar bunu daha verimli biçimde yapabilir ve psikanalizi bir kuram olarak ampirik bir temele kavuşturabilirler. Daha yerleşik bir ampirik temel olmadığında, belirli kuramlara bağlılıklar gelişir; çünkü bir fikir bizi “ele geçirir (grabbed)” ya da psikanalitik eğitimimiz “bir tür telkin atmosferinde” yürütülmüştür (Kernberg, 1986: 799). Benimsediğimiz kuramlar, ardından hastalarla ne yaptığımızı meşrulaştırmak için kullanılır.

    Tüm bilgi birikimi, hem rasyonel hem de irrasyonel güçlerin etkisine açıktır. Bilimsel bulguların statüsüne ilişkin daha basitleştirici bazı düşüncelere karşı koymak hayati önem taşır. Ancak aynı şekilde, eğer tüm bilgi birikimi bilinçdışı güçlere karşı savunmasızsa, bu durum bize “klinik bilgimizin” de benzer biçimde zedelenmiş olabileceğini hatırlatır; dolayısıyla bir olguyu “anlama” görevine hangi perspektiften yaklaşılırsa yaklaşılsın, daima bir tür düzeltici işlev görecek başka bir perspektife ihtiyaç duyarız. Araştırma, klinisyen için böyle bir “öteki/başka” perspektifi sağlayabilir; tıpkı klinisyenin de araştırmacıyı, kendi bilimsel bakış alanındaki potansiyel kör noktalara karşı uyarabileceği gibi.

    Elbette, bilimsel ve titiz bir yaklaşımı benimsemek, kişinin doğrudan araştırma denemelerine katılmasını gerektirmez. Ancak, psikanalitik olsun ya da olmasın, tüm terapistlerin araştırmalarla aşinalık içinde olmayı mesleki rollerinin ayrılmaz bir sorumluluğu olarak görmeleri gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Eğer bu konuda herhangi bir kuşkunuz varsa, kendinize bir doktordan beklentinizin ne olacağını sorun. Bir doktorun yalnızca yüz yıl önce yaşamış birkaç hekimin çalışmalarına hâkim olduğunu bilseniz, ya da size neden bir yöntemi diğerine tercih ettiğini bilgili bir şekilde açıklayamasa veya seçtiği müdahalenin etkili olduğuna dair herhangi bir kanıt sunamasa, onun önerilerine güvenir miydiniz? Unutmayalım ki psikoterapi güçlü bir araçtır -ve bu gücü, büyük ölçüde, nasıl işlediğini hâlâ tam olarak anlayamamış olmamızdan kaynaklanmaktadır.

    Belirli psikanalitik müdahalelerin etkililiğine dair araştırmaların görece azlığı göz önüne alındığında, yalnızca araştırmalarla desteklenmiş teknikleri sunmakla yetinmiş olsaydım, bu kitap oldukça ince olurdu. Bu durum, bu arada, diğer psikoterapi türleri üzerine yazılmış bir kitap için de geçerli olurdu. BDT’nin psikoterapi sonuç literatüründen güçlü destek almış olması, hangi temel müdahalelerin fark yarattığını bildiğimiz anlamına gelmez. Araştırmaların işaret ettiği şey, bir şey söylenecekse eğer, olumlu sonuçlarla ilişkilendirilen bazı temel müdahalelerin geleneksel olarak psikanalitik uygulamayla özdeşleştirilen teknikler olduğudur (bkz. Bölüm 2).

    Peki… İşe Yarıyor Mu? Psikanalitik Psikoterapiye Dair Kanıt Temelini İncelemek

    Bildiğimiz üzere, BDT’ye ilişkin kanıtlar, psikanalitik psikoterapiye kıyasla daha fazladır. Elbette, kanıtın yokluğu, etkililiğin yokluğuna dair bir kanıt değildir. Dahası, günümüzde elimizde bazı kanıtlar bulunmaktadır ve bu kitabın ilk basımından bu yana kanıt temeli genişlemiştir.

    Günümüzde kamu sağlık sektöründe hâkim olan ortamda, araştırma ile psikanalizin birbiriyle daha yakından ilişki kurması gerekmektedir; çünkü sağlık hizmetlerinde temel bir yönlendirici olan kanıta dayalı uygulama (evidence-based practice) kalıcıdır. Psikanalitik psikoterapi sunan uygulayıcılar olarak bu durumun bizlere yüklediği sorumlulukla yüzleşmeliyiz ve sunduğumuz şeyin kamu ruh sağlığına özgün ve etkili bir katkı sağlayabileceğini ortaya koymalıyız. Kamuya karşı hesap verebilirliğe yönelik talep, psikanalitik bilgi birikimi ve onun uygulamalarının yalnızca tarihsel bir ilgi nesnesi mi yoksa çağdaş ruh sağlığı hizmetlerinin ön saflarında yer alan bir yaklaşım mı olmasını istediğimizi, benzeri görülmemiş bir güçle düşünmeye sevk etmektedir.

    Bu talep ile ilişki kurmak, yerleşik uygulamalara yabancı gelebilecek farklı yöntemleri denememizi gerektirir (örneğin, oturum bazlı sonuç izleme) ve bu uygulamalar birçok kişi için terapötik durumda gerçekleşenlerle tamamen ilgisiz görünebilir. Savunulabilir bir biçimde, bu durum aynı zamanda bizim bu dışsal kültüre, özgün biçimde psikanalitik ve uygulamaya dayalı bir bakış açısından etkin şekilde karşılık vermemizi gerektirir; böylece sadece üzerimize dayatıldığını düşündüğümüz şeylere uyum sağlamakla yetinmiş olmayız (gerçi zaman zaman bunu da zorunluluktan yapmak durumunda kalabiliriz), fakat aynı zamanda bilimsel araştırmanın çeşitleri ile farklı yöntem türlerinin katkıları ve sınırlılıklarına ilişkin söyleme biz de katkıda bulunmuş oluruz.

    Psikoterapi araştırmalarının tarihine geriye dönüp baktığımızda, psikanalitik müdahalelerin sıklıkla, ölçülen değişimlerin psikanalizin genel hedefleriyle doğrudan ilişkili olmadığı, aksine tıbbi müdahalelere daha uygun düştüğü araştırma ortamlarında rekabet etmek durumunda kaldığı açıkça görülür. Kullanılan ölçüm araçlarının çoğu, özünde keyfidir [teorik temelden yoksun, rastgele seçilmiş] ; ancak kanıta dayalı uygulama kültüründe, bu ölçütlerin dış dünyada kendiliğinden bir değere karşılık geldiği varsayılır (Kazdin, 2006). Ancak, sıklıkla kullanılan birçok semptom ölçeğinde elde edilen değişimlerin gerçek yaşam açısından taşıdığı anlamı sorgulamak, bizler için yerinde olur. Ölçütler keyfi olsa da, herhangi bir tedavi türünü değerlendirmeye yönelik olarak kullanıldıklarında, değerlendirdikleri yönteme karşı nötr olmalıdır. Aksi takdirde, tedaviler semptom ölçeklerini hedeflemeye başlar; bu da, altta yatan patolojik süreci ele almak yerine, sadece ölçeklerdeki puanları değiştirmeyi amaçlamak anlamına gelir (Fonagy, 2010).

    Müdahalelerimizin etkisini incelemek için kullandığımız yöntemler de, hiç kuşkusuz, eleştirel bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Son birkaç on yıldır, randomize kontrollü çalışma (RKÇ) (randomised controlled trial) (RCT), birçok kişi tarafından psikoterapi araştırmalarında altın standart (gold standart) olarak kabul edilmiştir. Ne var ki, Sir Michael Rawlins, 2008 yılında Royal College of Physicians’taki Harveian Konferansı’nda yaptığı konuşmada, kanıta dayalı tıpta RKÇ’lerin aşırı değerli görülmesi konusunda uyarıda bulunmuştur. Rawlins özellikle, RKÇ sonuçlarının genellenebilirliğini sorgulamıştır. Nitekim psikoterapi RKÇ’lerinin yürütüldüğü ortamlar, klinisyenler olarak alışkın olduğumuz gerçek klinik bağlamlardan oldukça farklıdır (La Greca ve ark., 2009; Weiss ve ark., 2009). Ayrıca, psikoterapi RKÇ’lerinde uygulanan tedavi, seans sıklığı, başlama zamanı, terapi süresi, eşzamanlı tedaviler ve uygulayıcıların becerisi ile terapötik bağlılığı gibi açılardan, çoğu zaman gerçek klinik uygulamayla örtüşmez. Bu nedenle, bir çalışmadan elde edilen yarar değerlendirmesinin, sıradan klinik ortamlara ne ölçüde uygulanabilir olduğu ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

    Bu uyarıcı girişe rağmen, mevcut bilimsel kanıtlar müdahalelerimiz hakkında bize ne söylüyor?

    İyi haber şu ki, psikoterapi (genel anlamıyla) işe yaramaktadır; muhtemelen 1000’den fazla çalışmayı kapsayan bulgulara göre, psikoterapinin ortalama etki büyüklüğü (effect size) 0.8 olarak saptanmıştır (Wampold, 2001, 2007). Etki büyüklüğü (EB), rastgele seçilen bir bireyin psikoterapiyle tedavi edildiğinde, kontrol grubundaki rastgele seçilmiş bir bireye göre daha iyi durumda olma olasılığına işaret eder (Cohen, 1962). Bu da, psikoterapi alan hastaların yaklaşık dörtte üçünün, kendiliğinden iyileşmeye bırakılanlara kıyasla daha iyi durumda olduğunu göstermektedir. Psikoterapi, genellikle psikoaktif ilaçlar kadar etkilidir ve bazı bağlamlarda, her iki yöntemin birlikte uygulanmasının ek yararlar sağladığına dair kanıtlar da mevcuttur (örneğin bkz. Cuijpers ve ark., 2009). Beklenebileceği üzere, iyileşme oranları, yaşanan sıkıntının şiddeti ve tedavi süresine bağlıdır (Kopta ve ark., 1999). Ortalama olarak, akut duygusal sıkıntılar, 25 seans içinde vakaların yaklaşık %75’inde iyileşme göstermektedir. Öte yandan, çeşitli biçimlerde tanımlanan kronik bozukluklar, genellikle daha uzun süreli bir tedavi süreci gerektirmektedir.

    Açık nedenlerle -başta ekonomik etkenler olmak üzere- yalnızca kamu ruh sağlığı hizmetlerini finanse eden kuruluşlar tarafından değil, aynı zamanda özel sektörde de kısa süreli müdahalelere yönelik güçlü bir ilgi bulunmaktadır. Zira ekonomik durgunluklar ve iş hayatının zorlukları, potansiyel hastaların uzun süreli müdahalelere bağlanmasını zorlaştırmaktadır. Meta-analitik derlemeler (meta-analytic review), hem randomize kontrollü çalışmalar hem de korelasyonel araştırmalar temelinde, depresyon için uygulanan psikodinamik psikoterapilerin güçlü öncesi-sonrası etkiler (pre-post effect) [müdahale öncesi ve sonrası değişim etkisi] sağladığını göstermektedir (Abbass, 2007; Cuijpers, 2008; Knekt, 2008). Bu yaklaşımların, psikoaktif ilaçlarla benzer düzeyde etkili olduğuna (Salminen, 2008) ve hatta antidepresan tedavinin etkinliğini artırma kapasitesine sahip olduğuna dair bulgular mevcuttur (de Maat, 2008); ancak, klinik olarak etkili hâle gelmesi biraz daha uzun sürebilmektedir. Bununla birlikte, her bir tedavi kolunda ortalama 25 hasta yer aldığından, istatistiksel güç yetersiz kalmakta, bu da tedaviler arasındaki farklılıkların güvenilir biçimde saptanmasını güçleştirmektedir.

    Karşılaştırmalı araştırmalar, kısa süreli analitik müdahalelerin (diğer adıyla kısa süreli psikodinamik psikoterapinin (short-term psychodynamic psychotherapy)), tedavi sonunda diğer yöntemlere kıyasla daha az etkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuç; araştırma tasarımı (randomize kontrollü çalışma ya da kohort çalışması), kullanılan tekniklerin (ağırlıklı olarak destekleyici ya da ifade edici olması), körleme kalitesi,
    antidepresan kullanımı, katılımcıların cinsiyeti ve yaşı, seans sayısı,
    semptom şiddeti, katılımcıların toplumdan mı yoksa kliniklerden mi alındığı
    ve analiz türü (niyet-ölçüm analizi mi yoksa yalnızca tedaviyi tamamlayanlara göre analiz mi) gibi değişkenlerden bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Driessen ve arkadaşları (2010), psikanalitik psikoterapinin kontrol koşullarına göre daha etkili olabileceğini, ancak tedavi sonunda diğer müdahalelerle karşılaştırıldığında daha az etkili göründüğünü bildirmiştir. Ancak, 3 ve 9 aylık izlem değerlendirmelerinde, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.

    Görünüşe göre, kısa süreli analitik müdahaleler ile diğer terapi türleri arasındaki farklar, terapinin sonlanma (termination) noktasından uzaklaşıldıkça azalmakta (sonlanma, klasik olarak, başvuru sorunlarının yeniden ortaya çıkmasına neden olan bir süreç olarak kabul edilir). Ayrıca, yayın yanlılığına (publication bias) ilişkin bulgular da mevcuttur; bu yanlılık istatistiksel olarak düzeltildiğinde, iki yaklaşım arasındaki farkların anlamlılığı ortadan kalkmaktadır. Ölçüm araçlarının bazı durumlarda gösterdiği tepkiye bağlı olarak da bu farkın abartılmış olabileceği düşünülmektedir. Fonagy’nin (2005, 2010) nicel araştırmaları titizlikle incelediği çalışmaları da benzer sonuçlara işaret etmektedir: genel olarak, bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve kişilerarası terapi (KT) gibi yaklaşımların psikodinamik terapilere göre daha etkili olduğu yönündeki bulgular doğrudur; ancak bu durum esasen kısa süreli psikodinamik terapilerin uygulama biçiminde gözlenen standart eksikliği ve kuramsal tutarsızlıktan kaynaklanmakta, terapinin kendisinin etkililiğine dair doğrudan bir zayıflık göstermemektedir. Örneğin, BDT’ye kıyasla psikodinamik psikoterapilerin daha düşük etkiler göstermesi, dinamik terapistlerin kısa süreli ve semptom odaklı tedavi bağlamlarında uzun süreli yoğun terapilere özgü yöntemleri kullanmaları durumunda gözlenmektedir (örneğin bkz. Durham, 1994).

    Yakın tarihli geniş ölçekli bir çalışma (n = 341) (Driessen ve ark., 2013), psikodinamik terapi ile bilişsel davranışçı terapinin etkililiğini karşılaştırmıştır. Sonuç değişkenlerinin hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı bir tedavi farkı bulunmamıştır. Tedavi sonrası ortalama remisyon oranı %22,7 olarak belirlenmiştir. Farklı bir bakış açısından değerlendirildiğinde, bu çalışma psikodinamik psikoterapinin BDT’ye kıyasla daha az etkili olmadığını göstermiş olsa da, depresyon tanısı almış ayaktan hastaların, yetkin terapistlerden iyi tedaviler alsalar dahi, elde ettikleri sonuçların ideal düzeyin oldukça altında kaldığını da ortaya koymuştur (Thase, 2013). Bu bulgu, psikoterapinin -yaklaşımı ne olursa olsun- her derde deva bir çözüm olmadığını hatırlatan ciddi bir uyarıdır.

    Daha uzun süreli psikanalitik müdahaleler, özellikle de bireyleri 18 ay ya da daha uzun süre boyunca tercih ettikleri tedavi biçiminden feragat etmeye ikna etmenin zorluğu nedeniyle, araştırmacılar için daha büyük bir metodolojik meydan okuma oluşturmuştur [Psikanalitik terapiler uzun sürdüğü için, bunları bilimsel olarak incelemek zordur. Çünkü deneklerin, 1,5 yıl veya daha uzun süre sevdikleri/istedikleri terapiden vazgeçmeleri istenir (randomize deneylerde bu gerekir); bunu kabul ettirmek zordur; bu da araştırmaların tasarlanmasını karmaşıklaştırır]. Buna rağmen, de Maat ve arkadaşlarının (2009) gerçekleştirdiği derleme çalışması, 5000 hastayı kapsayan 27 araştırmayı bir araya getirmiştir. Bu çalışmaların bir kısmında uzun süreli terapilerin semptom azaltımı üzerindeki etkisi ölçülmüş, bir kısmında ise kişilik değişimlerine ilişkin veriler toplanmıştır. Toplam sonuç değişkenlerine ilişkin etki büyüklüğü 0.8 ile 1 arasında bulunmuş, takip değerlendirmelerinde ise bu etki büyüklüğünün hafif düzeyde artma eğilimi gösterdiği saptanmıştır. Ayrıca, bu etki büyüklüklerinin psikanaliz için psikoterapiye kıyasla bir miktar daha yüksek olduğu görülmüştür. Başarı oranı (success) en azından orta düzeyde bir iyileşme olarak tanımlandığında, semptomlara yönelik başarı oranı klinisyen görüşüne göre yaklaşık %70, hastaların öznel bildirimlerine göre ise %60 ila %70 arasında değişmektedir.

    Leichsenring ve Rabung’un (2008) gerçekleştirdiği meta-analiz oldukça iddialıydı ve toplam 23 çalışmayı kapsamaktaydı. Söz konusu çalışmalar, zorlayıcı psikolojik sorunlarla ilgiliydi; ancak ön-son değerlendirme etki büyüklükleri (pre-post effect sizes) tutarlı biçimde yüksekti. Su götürür biçimde, yazarlar bu etki büyüklüklerini benzer hasta gruplarıyla yapılan kısa süreli terapi çalışmalarında elde edilen sonuçlarla karşılaştırdılar ve uzun süreli tedavinin anlamlı biçimde üstün olduğunu buldular.

    Bu denli cesaret verici sonuçlar kısa süre içinde çeşitli araştırmacılar tarafından sorgulanmıştır (Beck & Bhar, 2009; Glass, 2008; Kriston ve ark., 2009; Roepke & Renneberg, 2009; Thombs ve ark., 2009). Gerçekten de incelenen çalışmaların çoğu, esasen kontrolsüz ve heterojen yapıdaydı. Bu eleştirilere yanıt vermeyi amaçlayan sonraki bir çalışmada, uzun süreli psikanalitik psikoterapinin diğer tedavi türlerine kıyasla etkililiğini değerlendiren 10 kontrollü çalışma belirlenmiştir (Bachar ve ark., 1999; Bateman & Fonagy, 1999; Bateman & Fonagy, baskıda; Clarkin ve ark., 2007; Dare ve ark., 2001; Gregory ve ark., 2008; Huber ve ark., sunumda; Korner ve ark., 2006; Svartberg ve ark., 2004). Bu çalışmalar, özellikle karmaşık psikiyatrik bozuklukların tedavisinde -başlıca kişilik bozuklukları (7 çalışma), yeme bozuklukları (2 çalışma) ve depresyon (1 çalışma)- yürütülmüştür. Karşılaştırmalar şu tedavi türleriyle yapılmıştır: BDT (Bilişsel Davranışçı Terapi), DDT (Diyalektik Davranışçı Terapi (Dialectical Behaviour Therapy)), BAT (Bilişsel Analitik Terapi (Cognitive Analytic Therapy)), YKY (Yapılandırılmış Klinik Yönetim (Structured Clinical Management)) ve RT (Rutin Tedavi (Treatment as Usual)). [Treatment as Usual (TAU), bir hasta grubuna araştırma dışı klinik ortamlarda zaten sunulmakta olan standart tedavi uygulamalarının aynen verilmesidir. Bu tedavi, araştırma kapsamında özel olarak geliştirilmiş veya değiştirilmiş değildir; gerçek dünyadaki uygulamayı yansıtır.] Tedaviler ortalama 70 hafta sürmüş ve toplamda yaklaşık 120 seans uygulanmıştır. Elde edilen bulgular, önceki analizlerle benzerlik göstermektedir. Gruplar arası ortalama etki büyüklüğü 0.67 olup, hedef sorunlara yönelik etki büyüklüğü 0.88 iken, genel psikiyatrik belirtiler için 0.54 olarak bulunmuştur. Bu bulgular, uzun süreli psikodinamik psikoterapinin karmaşık ruhsal bozuklukların tedavisinde daha az yoğun tedavilere göre üstün olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

    Knekt ve arkadaşlarının (2008) yürüttüğü Helsinki çalışması, çözüm odaklı terapi (Solution-focused Therapy) ve kısa süreli psikodinamik psikoterapiyi (short-term psychodynamic psychotherapy), uzun süreli psikodinamik psikoterapi (long-term psychodynamic psychotherapy) ile karşılaştırmıştır. Katılımcılar, depresyon ve anksiyete semptomlarının bir arada görüldüğü karma durumlar nedeniyle tedaviye alınmıştır. Hastalar üç yıl boyunca izlenmiş; uzun süreli tedavinin anlamlı bir yarar sağladığı ancak 18. ayda ya da 24. ayda değil, yalnızca 36. ayda gözlemlenmiştir.

    Şimdiye kadar gözden geçirilenleri değerlendirdiğimizde iyimser olmakta haklıyız: psikanalitik terapinin etkililiğini destekleyen bazı kanıtlar mevcuttur. Ancak kötü haber şu ki, bu kanıtlar söz konusu müdahalelerin ruh sağlığı hizmetlerinin bütünleyici bir parçası olarak geleceğini güvence altına almak için henüz yeterli düzeyde değildir. Ayrıca, araştırmalar bu terapilerin işe yaradığını göstermesine rağmen, nasıl işe yaradıklarını anlamamıza henüz yardımcı olmamaktadır. Bu da, terapötik etkililiği etkileyen değişkenlerin (moderators of therapeutic effectiveness) daha iyi anlaşılmasını gitgide daha fazla gerekli kılmaktadır.

    Hızla ilerleyen biyolojik araştırmalar, terapinin ne ölçüde etkili olabileceği konusunda genetik sınırlılıkların bulunabileceğine dair ikna edici kanıtlar sunmaktadır. Örneğin Caspi ve Moffitt (2003), 21 ile 26 yaşları arasında yaşanan stresli yaşam olaylarının sayısı ile depresyon, intihar düşüncesi ve intihar girişimi olasılığı arasındaki ilişkinin 5HTT genotipi tarafından düzenlendiğini göstermiştir. Yalnızca bu genotipin iki kısa aleline sahip bireyler, dört yaşam olayı yaşadıklarında artmış intihar düşüncesi gösterme eğilimindeydi. Buna karşılık, iki uzun alele (allele) sahip olanlarda yaşam olayları ile intihar düşüncesi arasında hiçbir ilişki gözlenmemiştir. Benzer şekilde, Barry ve arkadaşlarının (2008) yürüttüğü başka bir çalışmada, anne duyarlılığının, bebeklerin güvenli bağlanmasını öngördüğü, ancak bu etkinin yalnızca 5HTT genotipinin kısa aleline sahip bebekler için geçerli olduğu bulunmuştur. Uzun alele sahip bebekler ise annelerinin duyarlılık düzeyinden bağımsız olarak eşit olasılıkla güvenli bağlanma geliştirmiştir. Bu çalışmalar, terapinin etkisini ortaya çıkaran mekanizmanın, biyolojik olarak ayrışan birey grupları arasında önemli ölçüde farklılık gösterebileceği olasılığını gündeme getirmektedir.

    Uygulamalı Psikanalitik Çalışma: Dinamik Kişilerarası Terapinin (DKT) Gelişimi

    Daha önce de gördüğümüz gibi, kanıta dayalı tıp (KDT) (evidence-based medicine (EBM)) kültürü, psikodinamik psikoterapi uygulayıcılarını bu terapi biçiminin etkililiğini gerekçelendirme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu kültür, psikodinamik uygulama açısından -bir bakıma- “hasım (enemy)” gibi algılanabilir; ancak yalnızca bir tehdit oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda dikkatimizi sunduğumuz hizmetlerin kalitesini izleyebilmek adına yaptıklarımızı sistematik biçimde değerlendirme gerekliliğine ve terapist yetkinliği gibi zorlu bir meseleye -bu yetkinliğin nasıl tanımlanacağı, geliştirileceği ve değerlendirileceği sorularına- yararlı biçimde yöneltmiştir. Örneğin Birleşik Krallık’ta Sağlık Bakanlığı, psikodinamik psikoterapi de dahil olmak üzere çeşitli psikolojik tedavilere ilişkin yetkinlik alanlarının geliştirilmesine yatırım yapmıştır. Dinamik kişilerarası terapi (DKT) bu çalışmalardan doğmuştur. DKT, özellikle depresyon ve anksiyete gibi duygudurum bozukluklarının tedavisine yönelik geliştirilmiş 16 seanslık kısa süreli bireysel psikodinamik terapi protokolüdür.

    Psikodinamik Yetkinlikler Çerçevesi (Psychodynamic Competences Framework) (Lemma ve ark., 2008)2,3, etkililiğe dair ampirik kanıtlara dayanan bir psikodinamik yetkinlik modeli tanımlar. Bu çerçeve, birlikte ele alındığında, sonuç araştırmalarında gözlemlenen ve etkili klinik uygulama olarak kanıtlanmış çeşitli etkinlik alanlarını ortaya koymaktadır.

    2Yetkinliklerin tam listesine www.ucl.ac.uk/CORE/ adresinden erişilebilir.

    3Birleşik Krallık’ta Mayıs 2007’de başlatılan Psikolojik Terapilere Erişimi Artırma (Improving Access to Psychological Therapies) (IAPT) programı, psikolojik terapi uygulamalarına yönelik yetkinliklerin geliştirilmesine ilişkin ilk çalışma dalgasına zemin hazırlamıştır. Bu kapsamda geliştirilen Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) yetkinlik modeli, diğer psikolojik terapi türleriyle ilişkili yetkinlikleri açık biçimde tanımlamak amacıyla bir “örnek model” olarak tasarlanmıştır (Roth & Pilling, 2008).

    Bu çalışma, el kitabı (manuel) eşliğinde yürütülmüş kontrollü çalışmalardaki sonuçlara dayanarak, etkililiği en güçlü biçimde kanıtlanmış psikodinamik yaklaşımları belirleyerek başlamıştır. Hangi çalışmaların seçileceğini belirlemek amacıyla, Roth ve Fonagy’nin (2005) gerçekleştirdiği psikolojik terapi derlemeleri ile, Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmeliyet Enstitüsü (NICE) için yapılan kapsam belirleme (scoping) çalışmaları kapsamında sonuçlar, Araştırma ve Etkililik Merkezi (Centre for Outcomes, Research and Effectiveness) tarafından tutulan klinik deney ve sistematik derleme veri tabanı birleştirilmiştir. Bu birleştirilmiş listeye ek olarak, farklı analitik gelenekleri temsil eden kıdemli klinisyen ve araştırmacılardan oluşan bir Uzman Referans Grubu da sürece dahil edilmiştir. Bu süreç sonunda, çerçeveye dâhil edilebilecek nitelikteki klinik araştırmalar belirlenmiş ve bu çalışmalarda kullanılan terapi el kitaplarına ulaşılmıştır. Yalnızca erişilebilir bir terapi kılavuzunun (manuelin) kullanıldığı çalışmalar çerçeveye dâhil edilmiştir. Bu el kitapları, terapistlerden ne yapılmasının beklendiğine odaklanılarak dikkatle incelenmiştir. Yapılan bu niteliksel analiz, psikanalitik psikoterapi uygulamak için gerekli olan temel, özgül ve üst düzey yetkinliklerin yapılandırılmış biçimde tanımlanmasına zemin hazırlamıştır (bkz. Şekil 1.1). Bu yetkinlikler, mümkün olan durumlarda, ilgili el kitaplarının yazarları ve farklı psikanalitik gelenekleri temsil eden Uzman Referans Grubu tarafından meslektaş değerlendirmesi sürecine tabi tutulmuştur. El kitaplarını tamamlayıcı bir kaynak olarak, psikanalitik terminolojiyi açıklayan ve bu kavramların klinik uygulamaya nasıl çevrileceğini net biçimde betimleyen çokça atıf yapılan bazı temel kaynaklara da başvurulmuştur (örneğin: Bateman, 2000; Etchegoyen, 1999; Greenson, 1967).

    DKT geliştirilme gerekçesi, klinisyen, eğitmen ve araştırmacı olarak edindiğimiz ortak deneyime (Lemma, Target ve Fonagy, 2011) dayanmaktadır. Bu deneyim bizi, yetkinlikler çerçevesinin, mevcut bilimsel kanıtlar temelinde yapılandırılmış ve duygudurum bozukluklarına (özellikle depresyon ve anksiyeteye) özgü odaklanmayla uygulandığında dışsal/ampirik geçerlilik taşıyan, temel ve ortak psikanalitik ilke ve teknikleri entegre eden bir protokol geliştirme fırsatı sunduğu konusunda ikna etmiştir. Bu nedenle DKT, farklı dinamik terapi yaklaşımlarından alınmış yöntemleri bilinçli olarak bir araya getirir ve bu alanda daha önce kısa süreli dinamik modellerin geliştirilmesinde yer almış olan terapistlerin DKT içerisinde pek çok tanıdık strateji ve tekniğe rastlaması beklenir. DKT’nin amacı, yeni bir psikanalitik alt-ekol sunmak değildir. Aksine, NICE tarafından kanıt temelli terapi örnekleri arasında kabul edilen psikodinamik psikoterapi uygulamalarının temel bileşenlerini bir araya getiren bir tedavi ve eğitim kılavuzu niteliğindedir (örneğin bkz. de Maat, 2008; Salminen, 2008).4

    4İşin aslı, depresyon üzerine yürütülmüş 23 psikodinamik tedavi çalışması bulunmaktadır (Driessen, 2010); ancak bu çalışmaların çoğunlukla birbiriyle örtüşmeyen çeşitli sınırlılıkları, NICE kılavuz geliştirme grupları tarafından dikkate alınmalarını haklı olarak engellemiştir.

    DKT, özellikle nesne ilişkileri kuramı, Sullivan’ın kişilerarası psikanalizi ve bağlanma kuramı başta olmak üzere çeşitli psikanalitik geleneklerden beslenir. Özellikle Kernberg’ün (1980), nesne ilişkileri kuramı ile ego psikolojisini, aktarım odaklı psikoterapinin (Clarkin ve ark., 2006) kuramsal çerçevesi içinde bütünleştirmesi, DKT’nin kuramsal temelinin ve müdahale odağını formüle etme biçiminin merkezinde yer alır.

    DKT terapistinin iki temel amacı vardır: (1) Hastanın, mevcut semptomları ile ilişkilerinde yaşananlar arasındaki bağlantıyı, bilinçdışı olarak tekrar eden temel bir ilişki örüntüsünü tanımlayarak fark etmesine yardımcı olmak;
    (2) Hastanın, kendi zihinsel durumları üzerine düşünebilme kapasitesini (refleksiyon yetisini) desteklemek ve kişilerarası zorluklarla başa çıkma becerisini güçlendirmek.

    Amaç yalnızca bilinçdışı bir çatışma üzerinde çalışmak değil, aynı zamanda hastanın kişilerarası yaşantılarına dair anlatılarını, onun kendi yaşantısını düşünme ve hissetme kapasitesini geliştirmesine yardımcı olacak bir araç olarak kullanmaktır. Bu odak noktası, DKT’nin temelini oluşturur ve teknik uygulamaları da bu doğrultuda şekillendirir: Terapistin müdahalelerinin (örneğin aktarım yorumları) faydalılığı, hastanın kendi öznel deneyimi üzerine düşünme kapasitesini harekete geçirip geçirmediği ölçütüyle değerlendirilir. DKT terapisti, kişinin ilişkilerinde değişim yaratabilmesini sağlamak adına, zamanla otomatikleşmiş ve bilinçdışı hale gelmiş örüntülerin görünür ve fark edilir hale getirilmesine özellikle önem verir.

    DKT modeli, üç evreden oluşan bir yapı olarak kavramsallaştırılabilir: (1) katılım/değerlendirme (engagement/assessment phase) evresi (1–4. seanslar), (2) orta evre (middle phase) (5–12. seanslar), (3) bitiş evresi (ending phase) (13–16. seanslar). Bu üç evrenin her biri, kendine özgü stratejilerle karakterize edilir.

    Başlangıç evresinin (initial phase) (1–4. seanslar) temel görevi, depresif semptomların başlangıcıyla ve/veya sürdürülmesiyle ilişkili, baskın ve tekrar eden bilinçdışı kişilerarası duygulanımsal bir örüntü (interpersonal affective pattern (IPAF)) belirlemektir. Bu örüntüyü, ötekine-göre-konumlanmış-bir-kendilik-temsilinin temel aldığı bir yapı olarak anlıyoruz. Söz konusu temsil, hastanın kişilerarası ilişki tarzını biçimlendirir ve davranışlarını organize etme biçimi nedeniyle ilişkilerinde güçlükler yaşamasına neden olur. Bu tür temsiller genellikle belirli duygulanımlar ve savunma manevraları ile bağlantılıdır. Duygulanım(lar), belirli bir kendilik-öteki temsilinin etkinleşmesine verilen yanıt olarak anlaşılır.

    Geçmiş yaşantılar, KDT’nin temel odağını oluşturmaz. Bu yaşantılar, hastayla paylaşılan vaka formülasyonuna dahil edilir; böylece kişinin mevcut zorlukları, yaşamış olduğu deneyimlerin bağlamında çerçevelenir. Ancak bu, geçmişin terapötik sürecin merkezi bir bileşeni olduğu anlamına gelmez. Aksine, terapinin kısa süreli doğası göz önüne alındığında, odak noktası hastanın kişilerarası işleyişine dair, mevcut belirtilerle yakından ilişkili temel bir kesit üzerinde yoğunlaşır. Terapist, hastanın en önemli güncel ve geçmiş ilişkilerini belirler; ancak vurguyu güncel ilişkilere yapar. Terapist ayrıca, bir ilişkinin biçimini, onu sürdüren temel süreçleri, bu ilişkinin zaman içinde değişip değişmediğini ve mevcut sorunlarla nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koymaya çalışır.

    Kişilerarası duygulanımsal odak (KDO) (Interpersonal Affective Focus (IPAF)), terapötik sürecin orta evresinde (middle phase) (5–12. seanslar) terapistin müdahalelerine rehberlik eder. Bu evrede terapist, hastanın odağını IPAF üzerinde tutmasına ve kişilerarası zorluklarını çözmeye yönelik yeni yollar düşünmesine yardımcı olur. Hastanın hem kendi zihninde, hem başkalarının zihninde, hem de önemli kişilerarası etkileşimlerde olup biteni psikolojik olarak anlamlandırabilmesini teşvik eden ve destekleyen sürekli bir çaba gösterilir. Son dört seans (13–16), terapinin bitiş evresini (ending phase) oluşturur ve bu evre; terapinin sona erdirilmesinin duygusal deneyimi ve bilinçdışı anlamını keşfetmeye, terapötik sürede kaydedilen ilerlemeyi gözden geçirmeye ve hastanın gelecekte karşılaşabileceği zorluklar ile kırılganlıkları öngörmesine yardımcı olmaya adanmıştır.

    Kişilerarası duygulanımsal odak, terapinin orta evresinde (middle phase) (5–12. seanslar) terapistin müdahalelerine rehberlik eder. Bu evrede terapist, hastanın kişilerarası duygulanımsal odağına odaklanmaya devam etmesine ve kişilerarası zorluklarını çözmenin yeni yollarını düşünmesine yardımcı olur. Hastanın kendi zihninde, başkalarının zihinlerinde ve önemli etkileşimlerde neler olup bittiğini psikolojik olarak anlamlandırmasını teşvik etmek ve desteklemek için tutarlı bir çaba gösterilir. Son dört seans, bitiş evresini (ending phase) (13–16) oluşturur ve terapinin sonlanmasının duygulanımsal yaşantısını ve bilinçdışı anlamını keşfetmesine, ilerlemeyi gözden geçirmesine ve gelecekteki zorlukları ve hassasiyetleri öngörmesine yardımcı olmaya adanır.

    DKT, karşılaştırmalı olarak yeni bir protokoldür ve ilk olarak 2009 yılında geliştirilmiştir; bu nedenle, bu yazının kaleme alındığı sırada ilk randomize çalışmanın sonuçları henüz mevcut değildi. Bugüne kadar yayımlanmış tek sonuçlar, iki küçük ölçekli pilot çalışmaya ilişkindir. İlk çalışma (Lemma, Target ve Fonagy, 2011), DKT’nin kabul edilebilirliğini ve seans bazında izleme ile uyumluluğunu, devam etmekte olan randomize kontrollü çalışma (RKÇ) öncesinde test etmeyi amaçlamıştır. Art arda yönlendirilmiş on altı depresif hasta (20–53 yaş arası), 16 seanslık DKT sürecine alınmıştır. Hasta sonuçları, PHQ-9 ve GAD-7 kullanılarak, tedavi öncesi-sonrası ve her seans bazında toplanmıştır. Terapist ve süpervizyon geri bildirimleri, bu yapılandırılmış psikanalitik tedavinin etkili bir şekilde öğretilebildiğini ve ilgili temel yetkinliklerin süpervizyon altındaki klinik çalışmada edinildiğini ve sergilendiğini göstermektedir. Hastalar tedaviyi kabul edilebilir ve kendi problemleriyle ilişkili bulmuşlardır. Tedavi, anksiyete ve depresyon semptomlarının seans bazında izlenmesiyle uyumlu görünmektedir. DKT, bildirilen semptomlarda bir vaka dışında tüm vakalarda anlamlı bir azalma ile ilişkilendirilmiştir ve hastaların %70’inde bu semptomlar klinik eşik düzeyinin altına düşmüştür. Sonuçlar, DKT’nin seçilmemiş bir birinci basamak hasta grubunda kabul edilebilirliği ve etkililiği açısından umut verici olduğunu ve psikodinamik eğitim almış klinisyenler tarafından kolaylıkla öğrenildiğini göstermektedir.

    İkinci yayımlanmış çalışma, çevrim içi olarak sunulan ve grup formatında düzenlenen sekiz seanslık bir KDT uyarlamasının pilot uygulamasına odaklanmıştır (Lemma & Fonagy, 2012). Yirmi dört katılımcı rastgele üç gruba atanmıştır. A koşulundaki katılımcılar (N = 8), bir terapist tarafından kolaylaştırılan ve kendine yardım materyalleriyle desteklenen çevrim içi bir DKT grubuna katılmışlardır. B koşulundaki katılımcılara (N = 8), birbirleriyle etkileşim kurabildikleri kapalı bir sanal grup alanına erişim sağlanmıştır ve A koşulundaki katılımcılar tarafından kullanılanla aynı kendine yardım materyalleri sunulmuştur; ancak çevrim içi terapist desteği olmaksızın. C koşulundaki katılımcılar (N = 8), herhangi bir yönerge ya da kolaylaştırıcı destek almadılar; ancak psikolojik zorluklarını tartışmak üzere büyük, açık ve denetimli bir sanal grup alanında sanal olarak buluşabilecekleri çevrim içi bir ruh sağlığı sitesine erişimleri vardı. Bu uygulanabilirlik çalışması, materyalin destekli ve desteksiz sunumları arasındaki değişim oranlarında anlamlı farkları tespit etmek için yeterli güce sahip değildi; ancak gruplar ayrı ayrı değerlendirildiğinde, semptomlardaki azalma yalnızca destekli grup için kontrol grubuna göre daha üstün görünmüştür. Tedavi görmüş grupların toplam tepkisi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, DKT kendine yardım materyallerinin faydalı olabileceğini ve değişim sürecini destekliyor gibi göründüğünü öne sürmüştür. Daha fazla çalışmaya açıkça ihtiyaç vardır.

    Kamu sektörü bağlamında, psikanalizin temel katkısı uygulamalı biçimde olmak zorundadır ve gerçekten de öyle olmalıdır. En iyi haliyle, bu uygulamalı katkının özü, farklı bağlamlara uygulanabilir ve geniş ölçüde erişilebilir olan bir düşünsel özen niteliğinden oluşur. Bu katkının öncelikle belirli psikoterapi biçimlerinin sunumu aracılığıyla ifade edilmesi gerekmez; her ne kadar bu biçimlerin kendilerine özgü temel bir yeri olsa da. Bunun yerine, bu uygulamalı çalışma modeli, psikanalizin sağlık ekonomileri içinde nasıl bir yer edinebileceğine dair radikal bir yeniden düşünme olasılığını ve gerçek bir esnekliği beraberinde getirir. DKT, psikanalizin bu tür bir uygulamasının yalnızca bir örneğidir.

    Nörobilim Psikanalizle İlgili midir?

    Yıllar boyunca, itiraf etmekten utanç duyuyorum ki, başında “nöro-” öneki bulunan herhangi bir kelime beni bir “beyin karşıtı” protestocuya dönüştürmeye yetiyordu. O zamanlar, biyoloji ve nöropsikolojinin insan zihnini anlamaya yönelik çabalara hiçbir katkısı olmadığını düşünüyordum. Onları, klinik çalışmamda ve kendi iç dünyamda uğraşmakta olduğum anlamı ve duygulanımsal yaşantıları ihmal eden indirgemeci girişimler olarak görüyordum. Kendimi, psikanalizin özünde anlam arayışıyla ilgili olduğuna ve bunun bilimsel testlerle ya da beyin anatomisiyle hiçbir ilgisi bulunmadığına inanarak, yorumbilgisel (hermeneutical) gelenek içinde rahatça konumlandırmıştım. Gerçekten de psikanaliz, başka şeylerin yanı sıra, anlamı yorumlamakla ilgilidir. Ancak kendini hiçbir zaman yalnızca bununla sınırlamamıştır. Psikanalitik kuramlar yalnızca çağrışım uyandıran anlatılar değildir; zihinsel olaylara dair evrensel iddialar ortaya koyarlar. Eğer psikanaliz evrensel iddialarda bulunuyorsa, ciddiye alınabilmesi için bu iddiaları kanıtlarla desteklemek zorundadır. Öte yandan, eğer bu meydan okumadan kaçınır ve psikanalizin tümünün az çok yardımcı anlatılar yaratmaktan ibaret olduğunu savunursak, psikanaliz Freud’un başlangıçta sorduğu sorulara cevap bulma çabasından vazgeçmiş olur. Bu, bana göre, bizim kaybımız olurdu.

    Bu ikinci baskıyı, psikanalizin hayatta kalabilmesi için diğer disiplinlerden öğrenmesi ve bazı fikirlerinin test edilmesine yardımcı olabilecek yeni yöntemler edinmek üzere bu disiplinlerle bir diyaloga girmesi gerektiğine, ilk baskıya göre daha fazla ikna olmuş bir şekilde yazıyorum. Özellikle, biyoloji ve bilişsel nörobilimle bir diyaloga girmesi gereklidir. Bilişsel, duygulanımsal ve sosyal nörobilim alanlarındaki son gelişmeler, bu alanların psikanaliz için merkezi önemde olan zihin yönlerini incelemesini mümkün kılmıştır. Bu gelişmeler, psikanaliz için bir dizi olasılığı gündeme getirmektedir (Fonagy,
    2004; Kernberg, 2004; Mayes, 2003; Michels & Roose, 2005; Nagera, 2001; Northoff & Boeker, 2006; Panksepp, 1998; Semenza, 2001; Shevrin, 2002;
    Shulman & Reiser, 2004).

    Psikanaliz ile nörobilimler arasındaki yakınlaşma, her iki tarafta da kaygı ve düşmanlık uyandırmıştır (Blass & Carmeli, 2007; Brothers, 2002; Hobson, 2005; Mechelli, 2010; Pulver, 2003). Bana kalırsa bu oldukça anlaşılırdır; psikanalitik uygulayıcılar tarafından dile getirilen endişeler, bazı bilişsel bilimcilerin ve nörobilimcilerin kuramlarında ve araştırmalarında öznelliği ve birinci şahıs anlatılarını göz ardı etmelerine odaklanmaktadır. Nörobiyoloji, örneğin, bize asla bir başkasının bir imgeye ya da duyguya dair yaşantısını veremez. Hepimiz aynı resme bakabiliriz, fakat her birimiz yaşantıyı kendi benzersiz gelişimsel geçmişimize göre üretiriz. Zihnin nörobiyolojisine odaklanmak, onu tamamen nesnel olarak bilinebilecek bir şeye indirgediğimiz ve böylece psikanalizi gereksiz kıldığımız anlamına gelmez.

    Psikanaliz ile nörobilim arasında basit ve doğrudan bir ilişki olmadığı doğrudur. Psikanaliz, nörobilimdeki mevcut bilgiyle kolayca örtüşmeyen son derece karmaşık psişik süreçleri tartışır. Ancak, çok uzun süredir var olan bu uçurumu kapatma yönündeki çabalar övgüye değerdir: mesele, psikanalitik kavramları nörobiyolojik kavramlara indirgemek değil, “amaçlar birebir örtüşmese bile çakışır” (Kandel, 1999) gerçeğini kabul etmektir.

    Zihin üzerindeki biyolojik ve psikogenetik etkiler arasındaki bu dikotomiyi sürdürmek zordur. Bir dizi çalışma, herhangi bir beyin (yani donanım) hasarı bulunmaksızın psikolojik sorunlar yaşayan hastaların bile, zihinlerinin işleyişini etkileyen ölçülebilir nöronal anormalliklere sahip olduğunu göstermektedir (örn. Alexander ve ark., 2005; Bremner, 2005; Liotti & Mayberg, 2001).

    Zihin (mind) ile beyin (brain) arasındaki ilişkinin problemi eskimiş bir konudur ve burada onu tekrar etmeyeceğim. Şunu söylemek yeterlidir ki, kendimi zihin ile beynin tek bir varlık olduğunu savunan geleneğe dayandırıyorum ve Freudcu bir zihin-beyin ya da Klein’cı bir zihin-beyin diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hepimizin baktığı ve anlamaya çalıştığı yalnızca bir beyin vardır. Hastalarımızın ortaya koyduğu birçok probleme dair gerçek bir anlayışa ulaşmak istiyorsak, çok yönlü bir yaklaşıma ihtiyaç duyacağız. Neyse ki, şu anda, duygu ve motivasyonun hareket eden, algılayan ve hisseden bedenin içine gömülü olduğu görüşünü benimseyerek beyni inceleyen giderek artan sayıda nörobilimsel araştırmacıdan yararlanabiliyoruz (örn. Benedetti, 2010; Fotopoulou, 2012c; Gallese, 2009; Panksepp, 1998).

    Bu tür çalışmaların önemli bir sonucu, zihinsel anlamların beyin süreçlerini tıpkı beynin anlamları şekillendirebilmesi kadar değiştirdiğini ortaya koymalarıdır (Kaplan-Solms & Solms, 2000). Beyin yapısı ile zihinsel işlev arasındaki ilişkiyi kavramsallaştırmanın nöropsikanalitik bir yolu, bu ilişkiye nörolojik bakış açısına ayrıcalık tanıyarak hiyerarşik biçimde yaklaşmak değil, aksine, beynin nasıl işlediğine gereken önemi vermektir (bu, her ikisi de eşit derecede geçerli olan iki gözlemsel bakış açısından çalışılabilir; bkz. Solms & Turnbull, 2002).

    Uzun süredir, reaktif-olmayan işlevsel beyin görüntüleme yoluyla elde edilen sonuç ölçümlerine de sahibiz (Carrig ve ark., 2009; Wiswede ve ark., 2014). Bu tür araştırmaların amacı, biyolojik bir açıklama sunarak psikolojik açıklamaları geçersiz kılmak değil, terapinin nasıl işlediği konusunda daha özgül olmaktır. Belirli müdahale türleri açısından kritik olan mekanizmaları tanımlamak için muhtemelen birden fazla türde kanıta ihtiyaç duyulacaktır (Kazdin, 2008).

    Teknokültür Çağında Psikanaliz

    Hem kanıta dayalı uygulama (KDU) (evidence based practice (EBP)) hem de nörobilim alanı, psikanaliz için zorluklar ve fırsatlar ortaya koymuştur. Şimdi psikanaliz, yalnızca bu alanlarla değil, aynı zamanda analitik çerçevenin bizzat kendisinin yeni teknolojiler tarafından nasıl dönüştürüldüğüyle de ilgilenmek zorundadır. Dahası, sanayi ekonomisinden bilgi ekonomisine geçiş, yalnızca toplumun ve ticaretin dışsal yapısını değil, büyük olasılıkla içsel ruhsal ekonomileri ve hatta beyinlerimizi de etkilemektedir (Greenfeld, 2014).

    Teknolojiler, içine yerleşmiş oldukları “anlamsal dönüşüm manzaralarından” (Wakefield, 1999) yalıtılmış biçimde ele alınamaz; bu, onların psikanalitik çerçeve içinde kullanıldığı durumlar için de geçerlidir. Çeşitli iletişim sistemleri birbirimizle kurduğumuz iletişim biçimini değiştirirken, kaçınılmaz olarak ve belki de daha sessiz ve ince bir biçimde psikanalitik ortama da sızmışlardır. Ancak, onların bu ortamı nasıl etkilediğini hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Çalışma biçimimizi değiştirdiler mi? Gerçekten yeni bir iletişim biçimi mi oluşturdular? Dilin, gözlemin ve psikanalitik mesleğin zamana dayalı saygıdeğer araçları olan çeşitli diğer duyusal deneyimlerin ince nüanslarına tanım gereği dayanan analitik çerçeveye müdahale mi ettiler yoksa onu tamamladılar mı?

    İnternetin ve diğer sanal iletişim biçimlerinin en az yirmi yıldır kullanımda olduğu göz önüne alındığında, psikanalitik literatürde tüm bunlarla ilgili şaşırtıcı derecede az şey yazılmıştır (Caparrotta & Lemma, 2014). Hastalarla mesajlar ve e-postalar aracılığıyla iletişim kurmak ve onları tedavi etmek için gerçekten yeni teknolojileri kullanan analistler ya da Skype analizi yapma cesaretini göstermiş olanlar ise, birkaç dikkate değer istisna dışında, bu durumu çok fazla duyurmamaya dikkat ederek bu uygulamaları sürdürmektedirler (Bonaminio, 2010; Carlino, 2010; Dini, 2009; Ermann, 2004; Fiorentini, 2011; Kilborne, 2011; Lingiardi, 2008; Scharff, 2014). Sonuç olarak, bu alandaki literatür, yeni teknolojilerin kişisel ve mesleki hayatlarımızda kapladığı yere kıyasla gerçekten çok azdır.

    British Psychoanalytic Society tarafından gerçekleştirilen ve 62 psikanalistin uygulamalarını kapsayan ön çalışmaya dayalı bir anket, katılımcıların %31’inin telefon ya da Skype üzerinden analiz yaptığını ortaya koymuştur (Fornari-Spoto, 2011). Bu ankete yapılan, ilginç olsa da tartışmalı bir yorum ise Symington’a (2011) aittir. Symington, “kuramsal temelini içgüdü kuramına dayandıran (whose foundation rests upon the instincts)” analistlerde katılaşma ve iletişimin kısıtlanması eğiliminin ortaya çıktığını ve bu nedenle analitik sürecin, terapistin ve hastanın terapi odasında fiziksel olarak bir arada bulunmasını gerektiren bir süreç olarak görüldüğünü öne sürmektedir. Oysa “kuramsal temelini iletişimsel etkileşime dayandıran (whose foundation rests on communication)” analistlerin iletişimin Skype ya da telefon gibi çeşitli biçimlerine açık kalma eğiliminde olduğu ifade edilmektedir. Elbette tüm hastalar bu değiştirilmiş analiz ya da psikoterapi biçimleriyle tedavi edilemez. Ancak Symington’ın öne sürdüğü şey, yalnızca bazı hastaların bu yöntemler için uygun olmaması değil, aynı zamanda bazı analistlerin de bu yeni iletişim ortamlarını etkin biçimde kullanamıyor olmasıdır.

    İletişim teknolojisindeki bu gelişmelerle daha kapsamlı bir şekilde etkileşime girmekteki isteksizliğimiz, özellikle de biz psikanalitik uygulayıcıların, gerçekliğin kendisinin bile -projektif ve introjektif süreçlerle bozunuma uğramış nesne ilişkileri dünyasından süzülerek- içimizde duygusal yankılar taşıyan ve dünyayı nasıl deneyimleyip nasıl davrandığımızı şekillendiren sanal ötekiler yaratan bir yapıyla biçimlendiği “sanal” niteliğine fazlasıyla aşina olduğumuz göz önüne alındığında, daha da şaşırtıcıdır. Denebilir ki, analitik çerçevenin kendisi de bir tür sanal gerçekliktir; tıpkı aktarımın da öyle olması gibi.

    Scharff (2014), pek çok bakımdan, tele-analiz denilen analiz ile geleneksel analiz arasında -seans sırasında yapılan gerçek çalışma açısından- çok az fark olduğunu öne sürmüştür. Analistin bu biçimde çalışırken karşı karşıya kaldığı ikilemler, kaçınılmaz olarak, yeni teknolojilere uyum sağlamak amacıyla çerçevenin değiştirilmesinin ne ölçüde “sahici (true)” analiz sayılabileceği üzerine düşünmeye bizi sevk eder. Bu bağlamda Sabbadini (2014), “analitik duruşu koruyabildiğimiz sürece analitik uygulamamıza sınırlı bir esneklik tanınabileceğini” savunarak faydalı bir katkı sunmuştur.

    Teknolojik gelişmeler, örneğin internetin ortaya çıkışından önce hayal bile edilemeyecek öğrenme ve yaratıcılık alanlarını genişletme fırsatları yaratmış olmaları bakımından “gelişme” olarak adlandırılmayı hak eder. Bu yeni medya, psikanalitik müdahaleler de dahil olmak üzere, ruh sağlığı hizmetlerine erişimi artırmak için de fırsatlar sunar. Her ne kadar bu, analitik çerçevenin nasıl en iyi şekilde oluşturulup korunacağına dair incelikli bir kavrayış gerektirse de, bu durum bu araçlar aracılığıyla psikanalitik olarak çalışmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez.

    Yeni teknolojilerin yalnızca sahte yakınlık yaratma potansiyeline odaklanmak bir hata olurdu. Yeni teknolojiler aynı zamanda, insanları bir araya getirme potansiyeli bakımından hikâyeler ya da duyuru panolarından farklı olmayan biçimde, sosyal ilişkiler için birer katalizör işlevi de görebilirler (bkz. Bingham, agy.). Örneğin, Big White Wall adlı çevrimiçi bir terapötik topluluk aracılığıyla, DKT modelini kullanarak iki çevrimiçi terapötik grup yürüttüm. Bu gruplar, hem içerikleri hem de terapistin gruptaki işlevine dair düşünce yapıları açısından psikanalitik düşünceye dayanmaktadır. Katılımcılar fiziksel olarak dünyanın farklı kıtalarında yer alsalar da, sekiz oturum olarak belirlenen bu pilot çalışmada, kapalı bir grup içinde bir araya geldiler. Söylemeye gerek yok: bir psikanalist için bu, başlangıçta psikanalitik uygulamadan fazlasıyla uzak bir adım gibi hissettirdi. Ancak her yeni girişimde olduğu gibi, analitik süperegonun kontrol altında tutulabildiği noktada, bu uygulamalı deneyim son derece öğretici ve duygulandırıcı oldu. Daha da önemlisi, bu müdahale, katılımcıların gruba yönlendirilmelerine neden olan depresyon ve anksiyete deneyimleriyle baş etmelerine de katkı sağlamış gibi görünüyordu (Lemma & Fonagy, 2014).

    Gruba katılan bireyler, ruh sağlığı hizmetlerine erişmekte zorlanan ve genellikle kişilerarası nitelikte olan, görece yüksek düzeyde sıkıntı yaşayan kişilerdi. Grup içindeki etkileşimler eşzamanlı değildi; yani gönderi ile yanıt arasında zaman farkı bulunuyordu. Bu, grubun önemli bir özelliğiydi; katılımcıları, sanal etkileşimlere özgü olan anındalığın yarattığı hayal kırıklığına [anında yanıt bekleme alışkanlığının karşılanamamasından doğan huzursuzluk] ve aynı zamanda düşünmeye alan tanıyan terapötik çerçevenin sağladığı kapsayıcılığa maruz bırakıyordu.

    Grup süresince katılımcılar, ilişkilerini zedeleyen, tekrarlayan ve çoğu zaman bilinçdışı olan bir ilişki örüntüsüne dair önemli içgörüler geliştirdiler. Bu örüntü çevrimiçi ortamda tartışıldı ve zaman zaman diğer grup üyeleriyle ve/veya kolaylaştırıcıyla çevrimiçi etkileşimler aracılığıyla canlandırıldı/sahnelendi (enacted); bu etkileşimler daha sonra kolaylaştırıcı tarafından yorumlandı. Başka bir deyişle, aktarım canlıydı ve katılımcıların üzerinde çalıştıkları örüntülere ışık tutmak için kullanılabilirdi.

    Bu bölümde bu çalışma biçimi ve bunun analitik teknik açısından taşıdığı sonuçlar ayrıntılı biçimde ele alınamayacaktır. Vurgulamak istediğim asıl nokta şudur: Grup süreciyle ortaya çıkan topluluk hissi ve katılımcıların birbirlerine sundukları destek, yüz yüze yürütülen geleneksel grup analitik terapilerinde harekete geçen grup süreçleri kadar “gerçek (real)” idi ve üyelerin iyilik hâli açısından bir o kadar anlamlıydı. Her iki grubun sonunda da katılımcılar, içgörü kazanımlarını ve yaşamlarını yönetme biçimlerinde önemli ilerlemeler sağladıklarını bildirdiler; bazıları ise yüz yüze terapi desteği arama yönünde adım atabildi.

    Bu tür müdahaleler, yerleşik psikanalitik zeminden keskin biçimde ayrılsa da, başka türlü çok ihtiyaç duydukları yardıma başvurmayacak bazı bireyler için terapötik desteğe giden yolda yararlı birer basamak olabilir. Yardıma erişimin sanal bir ortam üzerinden gerçekleşmiş olmasına rağmen, psikanalitik ilkelere dayanan bir terapötik sürecin bu bireylerin zamanla gerçeklikle temas kurmalarını mümkün kıldığını ve bunun, gerçeklikten savunmacı bir geri çekilmeden ziyade böyle bir yaklaşımı temsil ettiğini öne sürüyorum. Örneğin, son üç yıldır neredeyse hiç odasından çıkmamış olan, kendisini kaygılı ve utanç içinde hisseden ve grup sona erdiğinde yüz yüze terapi almak üzere yerel hizmet birimine başvurmayı başarmış bir katılımcı, gruptan kazandıklarını şu sözlerle özetledi:

    Daha küçük bir grupla daha yakın bir etkileşim içinde olmayı sevdim. Bu, her zamankinden biraz daha fazla açılmama kesinlikle yardımcı oldu. Sanırım meseleleri içimde tutmak yerine açılmak ve insanlara dürüst davranmak konusunda bir ilerleme kaydettiğimi görebiliyorum. Artık hemen yanıt vermek yerine daha çok düşünmeye çalışıyorum. Burada öğrendiğim en büyük şey, sahip olduğum sorunların ne benim ne de bir başkasının suçu olduğu. Hâlâ bir insan olarak kendimi pek sevmiyorum ama sanırım artık eskisi kadar nefret etmiyorum kendimden.

    Bu müdahalenin tam anlamıyla psikanalitik olmadığı ileri sürülebilirse de, şu anda dünya genelinde Skype/telefon aracılığıyla psikanaliz alan yeterli sayıda kişi bulunmakta olup, bu durum bizlere psikanalistler olarak bu biçimde -yoğun ya da daha az yoğun şekillerde- çalışmanın yararlarını ve sınırlılıklarını incelemeye başlama olanağı sunmaktadır. Çevrimiçi müdahalelerin, yüz yüze yürütülen uzun süreli psikanalitik psikoterapinin ya da psikanalizin yerine geçmesini savunmuyoruz; daha ziyade, bu tür müdahalelerin (a) psikanalitik tedaviye erişimi artırabileceğini ve (b) başlangıç aşamasında yüz yüze terapi ya da analiz sürecini fazlasıyla tehdit edici bulan azınlık bir grup birey için, yüz yüze yardıma ulaşmada yararlı birer “köprü” işlevi görebileceklerini öne sürüyoruz.

    Her değişen otomasyon, simülasyon ve aktarım biçimiyle birlikte yalnızca yeni teknolojileri değil, aynı zamanda kendimize dair yeni yönleri de keşfederiz. İletişim biçimlerimiz, mekân, yer ve zaman kavramlarımızı etkiler; öyle ki temsil kiplerini değiştirdikçe insanî perspektifimiz de dönüşüme uğrar. Bu durum, hem yapıcı değişim ve ilerleme olasılıklarını hem de artık sanal mekânda “ikamet edilebilen” bir tür psikotik ruhsal geri çekilme biçimlerine yönelme olasılıklarını beraberinde getirir. Sanal gerçeklik zaman zaman gerçeklikten geri çekilmenin bir aracı olarak kullanılsa da, bizler aynı zamanda “gerçek”in her daim “güvenli bir kopyası” ya da “alternatifi” olmayan bir sanallık anlayışını da savunabiliriz.

    Günlük uygulamalarımızda gördüğümüz bireyler, gerçeklikle olan sorunlu ilişkilerini yönetmek amacıyla yeni teknolojileri “amaç dışı” kullanıyor olabileceklerinden, bu gelişmelere distopik bir bakış açısıyla yaklaşmak fazlasıyla kolaydır. Daha genel bir ifadeyle, “yeni” olarak adlandırılan unsurlarla karşılaştığımızda, şüpheci bir tutum benimsemek de oldukça yaygındır.

    Ben şahsen, yeni teknolojilerin ve özellikle de siber uzayın psişik yapı üzerindeki etkilerine dair birçok soruya sahibim; ancak bir konuda oldukça netim: iletişim teknolojileri çağdaş psikanalitik uygulayıcılar için büyük ilgi konusu olmalıdır. Bağlantı ve kopukluk düzeyleri farklılık gösteren iletişim ağlarının, yakınlığı kolaylaştıran ve düzenleyen bu ağların bizzat varlığı, günlük uygulamalarımızda hastalarımızla birlikte anlamaya çalıştığımız şeyin -kendilikle ve ötekilerle birlikte olmayı nasıl yöneteceğimizin- tam kalbine dokunur. Bu teknolojiler bu denli önemli psişik işlevleri yerine getirme potansiyeline sahip oldukları ölçüde, “araçların özellikleri” ile “insanların bu araçlarla ne yaptıkları” arasında ayrım yapmak bizim sorumluluğumuzdur (Chartier, 1997: 11).

    Bu yeni teknolojilerin bireyin iç dünyasının öncelikleriyle nasıl etkileşime girdiğini, psişik yapının bizzat kendisini temel düzeyde nasıl dönüştürebileceklerini ve bunun hem bireyin işleyişi hem de bir toplumun nasıl işlediği üzerindeki sonuçlarını daha iyi anlamamız gerekiyor.

    Son Söz

    Uygulamalı psikanalitik çalışmamızın gelişmesi ve evrilmesi için, kaybın kaçınılmazlığıyla yüzleşmek zorunda kalacağız -yani geçmişte ne olduğumuzun ve kendimizi ne olarak hissettiğimizin kaybıyla. Ancak bu tür bir kayıp, beraberinde gelişimsel bir dönüşüm için bir fırsat da getirir. Aklımda olan bu dönüşüm biçiminin anahtarlarından biri, dış dünyayla sahici bir etkileşim içinde olmak, fikir ya da uzmanlık bilgisi fark etmeksizin dışarıdan bir şeyi içine almaya istekli olmak ve bunun kendisinin de dönüştürücü bir tarzda gerçekleşmesidir.

  • Medikasyon ve Terapi (15. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Psychodynamic Psychotherapy: A Clinical Manual [Psikodinamik Psikoterapi: Klinik Bir Manuel]’in 15. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Temel Kavramlar

    Psikodinamik psikoterapistler olarak yürüttüğümüz çalışmalarda, etiyoloji (etiology) ve terapötik etkiye (therapeutic action) ilişkin farklı modeller arasında geçiş yaparak hastalarımızı değerlendirir ve tedavi ederiz. Bu duruma örnek olarak, herhangi bir zamanda hastanın sorun ve semptomlarına en uygun yaklaşımın psikoterapi mi yoksa ilaç mı olduğuna karar verme ihtiyacımız verilebilir.

    İlacın reçetelenmesi ve kullanımı, hem hasta hem de terapist açısından psikolojik anlam taşır.

    Psikodinamik psikoterapi sürecindeki bir hasta psikotrop ilaç da kullanıyorsa, bu ilacı terapist reçete ediyor olabilir ya da hasta ayrı bir psikiyatrist tarafından izleniyor olabilir. Bu iki durumun her birinin, klinik açıdan farklı yansımaları ve sonuçları bulunmaktadır.

    Bize tedavi amacıyla başvuran hastalar, genellikle doğrudan ilaç mı yoksa psikoterapi mi istediklerini belirterek gelmezler. Daha çok, bir sorun ya da bir dizi problem, çeşitli semptomlar veya yaşamlarında karşılaştıkları zorluklar nedeniyle başvururlar. Bazıları bu sorunlara ya da semptomlara yönelik olarak hâlihazırda ilaç kullanıyor olabilir ya da geçmişte ilaç tedavisi almış olabilirler. Bazı hastalar, ilaç kullanımı konusunda güçlü görüşlere sahip olabilirken, bazıları bu konuda fazla düşünmemiş olabilir.

    Psikodinamik psikoterapistler olarak dinleme tarzımız, empatik ve yargılayıcı olmayan bir nitelik taşır; açık uçlu sorular sormayı, gizli anlamları araştırmayı ve hastanın kendini güvende hissetmesini sağlamayı içerir. Ancak aynı zamanda birer ruh sağlığı uzmanı olarak da dinlememiz gerekir.
    Bu, tıbbi ve psikiyatrik belirtileri ve sendromları, ilaçların yan etkilerini ve terapötik etkilerini fark etmeyi kapsar. Ayrıca, gerektiğinde daha aktif bir tutuma geçebilmeli, süreci yönlendirebilmeli, özgül (spesifik) sorular sorabilmeli ve ilaçlarla ilgili öneriler ya da tavsiyelerde bulunabilmeliyiz [26].

    Psikodinamik ve fenomenolojik modelleri eşzamanlı kullanmak

    DSM, psikiyatrik bozukluklara ilişkin etiyolojik (neden açıklayıcı) bir yaklaşım sunmaksızın, betimleyici (descriptive) ya da fenomenolojik (phenomenological) bir yaklaşım benimser. Psikodinamik psikoterapistler olarak bizlerin, etiyoloji ve tedaviye ilişkin olarak hem psikodinamik hem de fenomenolojik modelleri eşzamanlı olarak kullanmayı öğrenmesi gerekir. Aşağıda bir psikodinamik psikoterapistin bu iki yaklaşımı nasıl birlikte kullanabileceğine dair bir örnek yer almaktadır:

    Bayan A., tekrarlayan depresyon öyküsü olan, 65 yaşında dul bir kadındır. Uzun süredir devam eden öz-değer (self-esteem) sorunları ve yeni bir romantik ilişkide yaşadığı yakınlıkla ilgili çatışmalar nedeniyle haftalık psikoterapi almaktadır. Daha önce farklı antidepresanlar kullanmıştır. Altı hafta önce, bir aydan uzun süredir devam eden hafif depresyon ve süregen anksiyete şikayetleri üzerine, hasta ve terapist, mevcut bupropiyon (bupropion) tedavisine bir seçici serotonin geri alım inhibitörü (selective serotonin reuptake inhibitor – SSRI) antidepresan ekleme kararı almıştır. Üç haftalık bir terapi arası (hasta ve terapistin tatili nedeniyle) sonrasında yapılan ilk seansta, hasta kendisini duygusal olarak “donuk (flat)”, enerjisiz ve motivasyonsuz hissettiğini ifade etmiştir. İki hafta önce eşinin ölümünün ikinci yıldönümü olduğunu belirtmiş ve tatilinin çoğunu çocukları, torunları ve yeni partneriyle geçirdiğini söylemiştir. Ancak, tatilin büyük kısmında “gerçekten orada değilmiş” gibi hissettiğini ve ailesiyle geçirdiği zamandan yeterince keyif alamadığını dile getirmiştir. Normalden biraz daha fazla uyku sorunları yaşamış, fakat SSRI kullanımına başladıktan sonra anksiyetesinin azaldığını da belirtmiştir.

    Bayan A.’nın öyküsünü değerlendirirken farklı bakış açılarından yaklaşabiliriz:

    Psikodinamik açıdan düşündüğümüzde, dikkat çeken temel unsurlar şunlardır:
    – Eşinin ölümünün yıl dönümü,
    – Çocukları, torunları ve yeni partneriyle geçirdiği zaman,
    – Terapideki son ara/boşluk.

    Fenomenolojik açıdan düşündüğümüzde ise aşağıdaki semptomları duyarız:
    – Hafif düzeyde anhedoni ya da duygulanımsal küntlük,
    – Enerji ve motivasyon azalması,
    – Uykusuzluk.

    Bu semptomların etiyolojisi (kaynağı) nedir? İşte bazı olasılıklar:

    • Eşinin ölümünün yıl dönümü, yas duygularını yeniden harekete geçirmiş olabilir mi? Bu yas süreci, hastanın yeni romantik partneriyle birlikte olmasına dair yaşadığı içsel çatışmalarla daha da karmaşık bir hâle gelmiş olabilir mi? Semptomlar, yeni partnerini çocukları ve torunlarıyla olan ilişkilerine entegre etmeye çalışmasından mı kaynaklanıyor olabilir?
    • Majör depresyonun bir nüksü mü söz konusu? Antidepresan kullanıyor olmasına rağmen, depresyon yeniden ortaya çıkmış olabilir mi?
    • Yeni bir ilacın eklenmesi, uykusuzluk, duygusal küntlük ve enerji azalması gibi yan etkilere yol açmış olabilir mi?

    Bir yaklaşım seçmek

    Bu olasılıkları düşünmek elbette ilgi çekici ve klinik olarak değerli olsa da, şu anda Bayan A.’nın sorunlarına gerçekte neyin neden olduğunu kesin olarak bilemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir. Bu nedenle, belirli bir nedensellik varsayımına sıkı sıkıya bağlı kalmayan (agnostik) bir tutum içinde olmak önemlidir. Klinik açıdan esas mesele, belirli bir anda hasta için en faydalı olacak yaklaşımı -ya da yaklaşımlar kombinasyonunu- seçebilmektir.

    Bu türden bir karar verirken kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

    • Klinik tabloyu psikodinamik açıdan nasıl değerlendiriyorum?
    • Klinik tabloyu fenomenolojik açıdan nasıl değerlendiriyorum?
    • Mevcut klinik duruma bakış şeklim, etkili terapötik müdahaleler kullanmamı sağlıyor mu?
    • Müdahalelerim yeterince etkili değilse, klinik tabloya farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak, daha etkili müdahalelere yol açabilir mi?
    • Hastanın sunduğu belirti örüntüsü, ilaçla etkili biçimde tedavi edilebilir nitelikte mi?
    • Hastanın semptomları, psikodinamik modelle daha bütünlüklü bir şekilde anlaşılabilir ve daha etkili şekilde tedavi edilebilir mi?
    • Geçmişte hangi terapötik müdahaleler (psikodinamik ya da farmakolojik), hangi belirtiler üzerinde etkili oldu?
    • Şu anda terapötik müdahalelerime rehberlik etmesi gereken model (psikodinamik mi, fenomenolojik mi) konusunda düşüncemde bir değişim var mı?
    • Eğer böyle bir değişim varsa, bu değişim, hastayla aramdaki ilişkide yaşanan bir durumdan (örneğin tedavide bir kesinti, çerçevede bir değişiklik) ya da hastanın bana yönelik güçlü bir duygusundan veya benim hastaya karşı hissettiğim bir duygudan etkileniyor olabilir mi?

    (Cabaniss’ten uyarlanmıştır [27])

    Bayan A.’nın durumu söz konusu olduğunda, terapist, öncelikle son dönemde yaşanan olaylara, eşinin ölümünün yıl dönümüne ilişkin duygularına ve terapideki kesintiye dair duygularına ilişkin bazı açık uçlu sorular sorarak başlayabilir. Hasta konuşurken terapist, hem empatik bir biçimde dinlemeye devam eder, hem de semptomlar, şiddet düzeyi ve zamanlamaya ilişkin özgül verilere karşı dikkatli olur. Terapi sürecinde terapist, gerektiğinde empatik dinleme modundan, daha fazla bilgi edinmeye yönelik daha etkin ve sorgulayıcı bir yaklaşıma geçebilir. Aşağıda bu amaçla tasarlanmış bazı ayrıntı odaklı sorular yer almaktadır:

    Kendinizi duygusal olarak “donuk” hissettiğinizi söylediniz. Bu duyguyu ilk olarak ne zaman fark ettiniz?

    Bu his ne sıklıkta ortaya çıkıyor? Sürekli böyle mi hissediyorsunuz?

    Bu hisler sizin için ne kadar rahatsız edici?

    Daha önceki depresyon dönemlerinde de bu tür hisler yaşadınız mı?

    Bunların dışında başka semptomlarınız da var mı?”

    Belirsizliğe tahammül edebilmek

    Bazı klinik durumlarda terapist, bir hastanın sorunlarını değerlendirme ve tedavi etme açısından hangi modelin en uygun çerçeveyi sunduğu konusunda oldukça emin olabilir. Ancak diğer bazı durumlarda, esas güçlük, belirsizlikle rahat kalabilmek ve bu durumu hastayla açıkça konuşabilme becerisi göstermektir.

    Örneğin, bir terapist Bayan A.’ya şöyle diyebilir:

    Son birkaç haftadır depresyon belirtileri yaşadığınızı görüyorum. Bu belirtilerin bazıları, geçmişte depresyonda olduğunuz dönemlerde yaşadığınız semptomlara benziyor. Son zamanlarda bazı psikolojik stres etkenleriyle karşılaştığınızı biliyoruz: eşinizin ölüm yıl dönümü, partnerinizle ve ailenizle geçirdiğiniz zaman ve bu süreçte benimle görüşememiş olmanız. Ancak başka bir olasılık da var -yeni eklenen ilacın bazı yan etkileri, depresyon belirtilerini taklit ediyor olabilir. Bu durumu birlikte anlamaya çalışmak ve kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlamak için bir plan yapalım.

    Terapötik sürecin herhangi bir aşamasında bir modeli seçmiş olsanız bile, ilerleyen aşamalarda başka bir modele esnek bir biçimde geçebiliyor olmalısınız.

    Medikasyonun Anlamları

    Psikiyatrik ilaçların yazılması ve alınması, hem hasta hem de terapist açısından psikolojik anlamlar taşır [28, 29]. Hastalar, ego işlev düzeylerine ve karakteristik savunmalarına bağlı olarak, terapistlerinin ilaç önerisine çeşitli şekillerde tepki verebilirler. Aşağıda bu tür önerilere verilen yaygın tepkilerden bazıları yer almaktadır:

    • Bu biyolojik bir sorun:” İlaç önerisi, bazı hastalar tarafından sorunun “biyolojik” kökenli olduğunun göstergesi olarak algılanabilir. Bu durum rahatlatıcı ya da meşrulaştırıcı bir etki yaratabilir. Hasta, semptomların kendi “suçu” değil, kontrolü dışındaki bir nedenden, örneğin “kimyasal dengesizlikten” kaynaklandığını düşünebilir. Sık duyulan ifadeler: “Sorun bende değil, beynimde.”
    • Medikasyon egoya darbe gibi hissedilebilir: Bazı hastalar, ilaç önerisini benlik saygılarına yönelik bir tehdit olarak algılarlar. Bu durum, kişinin “bozuk” veya “yetersiz” olduğu mesajını almış gibi hissetmesine ve buna bağlı utanç ya da mahcubiyet duygularına neden olabilir.
    • Medikasyon bir hediye gibi algılanabilir: Terapistin ilaç önermesi, bazı hastalar tarafından bir hediye, ya da özel bir ilgi ve bakım göstergesi olarak deneyimlenebilir.
    • Medikasyon zihinsel kontrol gibi hissedilebilir: Terapistin ilaç önerisi, bazı hastalarda istilacı ya da denetleyici bir müdahale gibi algılanabilir. Bu durum, hastanın bedeninin ve zihninin ilaç yoluyla terapist tarafından kontrol edildiği hissini doğurabilir.
    • “Sanırım terapide başarısız oldum:” Psikoterapi sürecindeki bir hasta için ilaç önerisi, terapinin başarısız olduğu şeklinde yorumlanabilir. Hem terapist hem de hasta açısından bu durum, terapiye dair bir vazgeçiş ya da “bu terapi bana yaramıyor” biçiminde algılanabilir.

    Benzer şekilde, terapist açısından da bir hastayla ilaç konusunu konuşma veya ilaç önerme kararı, çeşitli psikolojik anlamlar taşıyabilir.
    İşte bazı örnekler:

    • “Bir terapist olarak başarısız oldum:” Terapist için ilaç önermek, bazen hastayı terapiyle “iyileştirememe” anlamına gelebilir ve başarısızlık hissi yaratabilir.
    • Çare/rahatlama olarak medikasyon: Öte yandan, terapist hastanın belirtilerini azaltabilecek bir şey önerebildiği için rahatlama ya da güçlülük hissi yaşayabilir.
    • Medikasyon önerisi, hastaya yönelik duyguların dışavurumu olabilir: Bu karar, terapistin hastayla ilgili duygularında, tedavi sürecine ya da kendi mesleki yeterliliğine dair algısında yaşanan bir değişimi yansıtabilir.
    • Medikasyon, hastanın ihtiyaçlarını tatmin etme aracı olarak deneyimlenebilir: Terapist, ilaç önerisini hastayı “memnun etmek” ya da “ona kendini iyi hissettirecek özel bir şey vermek” şeklinde algılayabilir.
    • Tıbbi modele geçişin bir simgesi olarak medikasyon: Psikodinamik modelden fenomenolojik (ya da tıbbi) modele geçmek, terapistin kendisini daha “tıbbi” hissetmesine neden olabilir ve bu da terapist-hasta ilişkisinde açık ya da örtük bazı değişiklikler yaratabilir.

    Bu listeler kapsamlı değildir; ilaçla ilgili anlamlar, her bir terapist/hasta ikilisine özgü olacak şekilde karmaşık ve tekil bir yapı sergiler. Hedef, tıbbi “bilgi edinme” ve öneride bulunma ile hastanın ve terapistin duygu ve düşüncelerini psikodinamik olarak keşfetme arasında esnek biçimde geçiş yapabilmektir. Şu örneği ele alalım:

    Bayan B., 35 yaşında, ilk eşiyle boşanma sürecindeyken psikoterapiye başvuran bir kadındır. Başlangıçta yoğun anksiyete semptomları ve uyku güçlüğünden şikâyet etmiş, ancak terapistinin anksiyolitik ilaç önerisini reddetmiştir. Terapi sürecinin ilk ayında odak, Bayan B.’nin yakınlık kurmada yaşadığı güçlükler ve başkalarına aşırı bağımlı hissettiği durumlara karşı duyduğu güvensizlik üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte, yalnız kaldığında ve talepler karşısında bunaldığında -ki şu anda tam zamanlı işini sürdürürken iki küçük çocuğuna bakması ve boşanma sürecini yönetmesi gibi durumlarda olduğu gibi- şiddetli anksiyete ve panik düzeyine yaklaşan duygular yaşadığı gözlenmiştir. Terapisti, Bayan B.’nin başkalarına güvenmek ile her şeyi tek başına yapmak arasındaki çatışmasını ve her iki durumda da yaşadığı anksiyeteyi fark etmesine yardımcı olmaya başlamıştır. Bayan B., terapinin başlamasından kısa süre sonra bir miktar anksiyetesinin azaldığını bildirmiş olsa da, zaman zaman semptomlarından şikâyet etmeyi sürdürmüştür. Bir seansta, önceki gece endişe nedeniyle uyuyamadığını ve bu nedenle kendini bitkin hissettiğini ifade etmiştir:

    Terapist: Üzgünüm, böyle zorlu bir gece geçirmiş olmanız üzücü. Daha önce başkalarına güvenmenin ya da yardım istemenin sizin için ne kadar zor olduğundan sıkça söz ettik. İlk görüşmemizde anksiyete için ilaç kullanmayı düşünmemizi önermiştim, ancak o zaman istemediğinizi söylemiştiniz. Şimdi bunu, bağımlı hissetmeyle ilgili yaşadığınız bu içsel çatışma bağlamında yeniden değerlendirelim. Anksiyete için ilaç alsaydınız, bu sizin için ne anlama gelirdi, bana biraz anlatabilir misiniz?

    Hasta: Kendimi iyi hissetmek için bir hap almak zorunda olmak istemiyorum. Bunu kendi başıma ya da sizin yardımınızla halledebilmeliyim. Bu, ilaç kullanmamı gerektirecek türde bir “akıl hastalığı” değil. Şu anda yaşadığım şey göz önüne alındığında stresli hissetmem gayet anlaşılır.

    Terapist: Yani ilaç almak, bir bakıma önemli bir konuda başarısız olduğunuz anlamına gelebilir; kendi başınızın çaresine bakmakta ya da hayatınızdaki stresi yönetmekte yetersiz kaldığınız… Aynı zamanda, benim sizi konuşarak iyileştirmeye çalışmamın işe yaramadığı -yani benim de başarısız olduğum- anlamına gelebilir. Ya da bu durum, sizde daha ciddi bir şey olduğu, bir “ruhsal hastalık” olduğu anlamına da gelebilir.

    Hasta: Evet, sanırım gerçekten böyle hissediyorum. Siz böyle söyleyince kulağa biraz abartılı da geliyor tabii -insanı kısa vadede daha iyi hissettirecek bir şeyi hiç düşünmemek. Ama ya ilaca bağımlı hale gelirsem? Bundan korkuyorum.

    Terapist: “Bağımlılık” kelimesi birçok farklı şekilde kullanılabiliyor. Sizin madde kötüye kullanımıyla ilgili bir geçmişiniz yok ve benim düşündüğüm ilaç, fiziksel bir bağımlılık oluşturma ihtimali düşük olan bir ilaç. Ama bana “bağımlı olmak” derken tam olarak neyi kastettiğinizi anlatır mısınız?

    Hasta: Sanırım, ilacı kullanınca kendimi daha iyi hissedersem bir daha bırakmak istememekten korkuyorum. Ya da bırakırsam, tekrar kötü hissetmekten. Bir şeye bu kadar bağımlı hissetmek istemiyorum.

    Terapist: Bu, sizin başkalarına güvenmekle ilgili söylediklerinize çok benziyor gibi geliyor.

    Bu örnekte terapistin odak noktası, Bayan B.’nin ilaca yönelik tutumunun arkasındaki anlamları açığa çıkarmaktır. Ancak aynı zamanda, Bayan B.’nin bağımlılık konusundaki sorusunu doğrudan yanıtlar ve ilaçla ilgili kısa bir bilgi verir; ardından da duygusal keşfe geri döner.

    Birleşik tedavi mi bölünmüş tedavi mi?

    Psikodinamik psikoterapi gören bir hasta aynı zamanda psikotrop ilaç kullanıyorsa, bazen bu ilacı terapist reçete eder (birleşik tedavi (combined treatment)) ve bazen de ilaç, ayrı bir psikofarmakolog tarafından reçete edilir (bölünmüş tedavi (split treatment)).

    Ayrı bir psikofarmakoloğun sürece dâhil olmasının nedenleri şunlar olabilir:

    • terapistin psikiyatrist olmaması, ya da
    • terapistin, ilacı ayrı bir uzmanın reçete etmesinin daha uygun olacağına karar vermesi. Bu ikinci durum, özellikle uzmanlık gerektiren durumlarda veya ilaç takibinin terapinin önemli bir bölümünü kapladığı zamanlarda tercih edilebilir.

    Her iki yapılandırmanın da kendine özgü klinik sorunları bulunmaktadır.

    Birleşik tedavi

    Birleşik tedavideki temel zorluk, terapistin/farmakoloğun seanslar sırasında her iki tedavi biçimini -hem psikodinamik terapi sürecini

    hem de ilaç kullanımını- dengeli biçimde ele alabilmesidir. Bazen hasta ve terapist, ilacı tedavinin daha az önemli bir parçasıymış gibi göz ardı ederek farkında olmadan bu konuyu konuşmaktan kaçınabilirler. Oysa hastanın ilaca verdiği tepkilerden çok şey öğrenilebilir.

    Örnek

    Bay B., terapiye boşanma süreci sonrasında başvuran 56 yaşında biridir. Tedavisini, aynı zamanda psikiyatrist olan 40 yaşındaki kadın terapist Dr. Y. yürütmektedir. Başvuru sırasında Bay B.’de majör depresyon belirtileri belirgindi ve Dr. Y. bir antidepresan reçete etti. Semptomlar altı hafta içinde düzeldi ve Dr. Y. artık ilaçla ilgili sorular sormamaya başladı. Birkaç ay içinde Bay B. flört etmeye başladı, ancak fiziksel bir ilişkiye yönelik herhangi bir ilgi göstermedi. Dr. Y., özellikle bu durumun eski eşine yönelik öfkeyle ilişkili olup olmadığını düşünerek Bay B.’ye bu konuda sorular yöneltti. Bay B., yeni başlayan erektil disfonksiyon nedeniyle bir üroloğa gittiğini söyleyince, Dr. Y. bu konuda takip soruları sormayı ihmal ettiğini fark etti. Hem kendisinin hem de hastanın bu konuyu konuşmaktan kaçınıyor olmasının, gelişmekte olan erotik aktarım ile ilişkili olabileceğini düşündü.

    İlaç reçete etmek, terapistin seans yürütme biçimini de etkileyebilir. Örneğin, terapist/farmakolog seanslarda daha yönlendirici olmak, hastaya önerilerde bulunmak veya tavsiyeler vermek durumunda kalabilir. İşte bazı örnek ifadeler:

    Şu anda yaşadığınız depresif ruh halinin yaşam koşullarınızla ilişkili olduğunu düşünüyorsunuz, ki bu anlaşılır bir durum. Ancak yaşadığınız belirtiler birkaç haftadır devam ediyor ve size ciddi bir sıkıntı veriyor. Bu noktada ilaç kullanımı, kısa sürede kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olabilir.

    İlacın yardımcı olabileceği konusunda hemfikir olduğumuza göre ve siz de ilacı denemek istediğinizi belirttiğinize göre, şimdi size çeşitli ilaç seçeneklerini ve her birinin artılarını ve eksilerini açıklayayım.

    Biraz önce size epey bilgi verdim. Aklınıza takılan sorular var mı?

    İlaç reçete etmek, terapistin hastanın dikkatini belirli detaylara yönlendirmesini de gerektirebilir. Bu detaylar arasında belirtiler, yan etkiler, terapötik etkiler, doz ayarlamaları ve reçete yenilemeleri gibi unsurlar yer alır. Bu tür yönlendirmelerin özellikle önemli olduğu bazı noktalar şunlardır:

    • ilaç konusunun ilk kez gündeme getirildiği zaman
    • ilk reçetenin yazıldığı seans
    • reçete sonrası yapılan ilk görüşme
    • iyileştirici etkinin ilk kez gözlendiği ya da bildirildiği zaman
    • doz değiştirildiğinde, reçete yenilendiğinde ya da ilaç protokolünde değişiklik yapıldığında

    Terapist seansa belirtiler ya da ilaç kullanımıyla ilgili sorularla başlayabileceği gibi, bu konunun hasta tarafından gündeme getirilmesini de bekleyebilir. Ancak aşağıdaki örnekte olduğu gibi, terapist/farmakolog ilaca dair konuşmayı seansın kenarına itilmiş bir konu haline getirebilir:

    Terapist: Bugünlük süremiz doldu. Bu arada, antidepresanınız için reçete yenilemesine ihtiyacınız var mı?

    Bu tür bir yaklaşım, ilaca dair pratik ya da psikodinamik meselelerin yeterince tartışılmasını engeller ve hastaya terapistin bu konuya özel bir ilgi duymadığı mesajını verebilir. Oysa terapist/farmakolog, ilaç konusunun seansın ana teması olmasa bile, tedavi sürecini nasıl etkiliyor olabileceği konusunda her zaman farkındalık içinde olmalıdır.

    Bölünmüş tedavi

    Bölünmüş tedavi modelinin kendine özgü zorlukları vardır. Bu durumda hasta artık belirtilerini iki farklı uzmana anlatmaktadır. Bu nedenle terapist ile psikofarmakologun yakın bir iş birliği içinde çalışarak bilgi paylaşımı yapmaları gerekir. Bazen hasta bazı konuları yalnızca bu iki uzmandan biriyle konuşmayı tercih edebilir; böyle bir durumda da etkin bir bakım süreci için güçlü iletişim şarttır. Yine de, hastanın bu duruma verdiği tepki biçimi, her zaman terapötik olarak anlamlı bir içgörü kaynağı olabilir.

    Örnek

    Bayan C., 25 yaşında biridir ve Dr. X. (35 yaşında, kadın bir klinik psikolog) ile terapi sürecindedir. Aynı zamanda ilaçlarını yazan 55 yaşında bir erkek psikofarmakologla da görüşmektedir. Bir süre sonra depresyon belirtileri göstermeye başlar; ancak bu belirtileri yalnızca psikofarmakologla paylaşır. Psikofarmakolog, durumu Dr. X.’e bildirir. Dr. X., bir sonraki seansta bu bilgiyi hastayla paylaşır. Süreç içerisinde, Bayan C.’nin terapistine karşı duyduğu rekabet duyguları nedeniyle, bu durumu bir “zayıflık” olarak gördüğü ve bu yüzden paylaşmadığı anlaşılır. Bu konunun konuşulması, terapötik sürecin yeni bir keşif alanına açılmasına vesile olur.

    Hem terapist hem de psikofarmakolog olup olmamanıza bakılmaksızın, her bir hastanıza optimum ve bireyselleştirilmiş bir tedavi sunabilmek için, hem fenomenolojik/farmakolojik hem de psikodinamik modelleri kullanmayı öğrenmeniz büyük önem taşır.

  • Bilinçdışı İletişim (6. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin 6. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    3. Bölüm’de de gördüğümüz üzere, sinirbilimsel bulgular bilinçdışı kavramını destekleyen önemli veriler sunmaktadır. Bu bölümde, analiz odasında bilinçdışı iletişime (unconscious communication) nasıl yaklaşılacağına dair bir temel olarak, analitik dinlemenin (analytic listening) temel özelliklerini ele alacağız.

    Freud’un (1900) rüyalar ve onların gizli anlamlarına dair çalışmasından itibaren, psikanaliz daima hastanın anlattıklarının yüzeydeki içeriğinin ardında yatanlara odaklanmıştır. Psikanalitik terapist, hastanın anlatısının ayrıntılı ya da renkli içeriğiyle dikkati dağılmadan, hastanın seçip anlattığı hikâyeler aracılığıyla dolaylı olarak neyi iletmeye çalıştığını -ve daha da önemlisi, bu hikâyeleri anlatış biçimi üzerinden neyi aktardığını- titizlikle dinler.

    Dinleme Düzeyleri: İletişimde Metin ve Altmetin

    İletişim “düzeyleri (level)” fikrini Freud’a borçluyuz. Rüyalar üzerine yaptığı çalışmada Freud (1900), rüyaları anlamanın püf noktasının onları kelimesi kelimesine almamak olduğunu ileri sürmüştür. Bizi, anlamlı alt metne -yani gizli içeriğe (latent content)- ulaşabilmek için rüyanın açık içeriğinin (manifest content) ötesine geçmeye çağırmıştır. Freud, rüya düşüncelerini (dream thoughts) (yani gizli içeriği) ve açık içeriği, aynı konunun farklı iki dildeki versiyonlarına benzetmiştir. Freud’un rüyalar üzerine yaptığı incelemeler, onun en önemli katkılarından birine yol açmıştır: altta yatan gizli içeriğin açık içeriğe nasıl çevrildiğini sağlayan psikolojik işlemleri kavramsallaştırması. Freud bu zihinsel işlem kümesine rüya çalışması (dreamwork) adını vermiştir. Rüya çalışması, bir tür psikodinamik çeviri sistemidir -psikodinamik, çünkü bir düzeyden diğerine yapılan bu çeviri çoğunlukla belli güdülere, özellikle de savunma işlevine hizmet edecek şekilde gerçekleşir. Gizli içeriğin açık içeriğe dönüşümü yalnızca bir çeviri değil, aslında bir tür yanlış çeviridir; çünkü altta yatan metin bilinç için tehdit edici olabilecek unsurlarını azaltmak veya bütünüyle ortadan kaldırmak amacıyla değiştirilir, yani altta yatan metnin üzerinde oynama yapılır.

    Freud, gizlemenin [maskelemenin] mümkün olmasını sağlayan çeşitli süreçleri tanımlamıştır. Bir rüyaya baktığımızda, onu ortaya çıkaran rüya düşüncelerine kıyasla ne kadar kısa olduğunun çoğu zaman dikkatimizi çektiğini belirtmiştir. Bu olguyu, yoğunlaştırma (condensation) süreciyle açıklamıştır. Yoğunlaştırma, birden fazla düşüncenin ya da kişinin tek bir unsurda sıkıştırılması anlamına gelir. Açık rüya içeriği, gizli rüya içeriğini oluşturan düşünce, duyum ve arzuların son derece yoğunlaştırılmış bir versiyonudur. Yer değiştirme (displacement), Freud’un, rüyanın asıl odak noktasının başka bir yere kaydırılması sürecini tanımlamak için kullandığı terimdir. Örneğin, açık rüya içeriği bir evdeki tesisat sorunuyla ilgili olabilir; ancak bu, kişinin fiziksel sağlığına dair daha derin kaygılarını yansıtıyor olabilir. Simgeleştirme (symbolisation), rüya çalışmasının en ilgi çekici işlemlerinden biridir ve bu süreçte gizli içeriğin unsurları açık içerikte doğrudan değil, simgesel olarak ifade edilir. Örneğin, “tesisat”ın (plumbing) bedensel işleyişi temsil etmesi bu tür bir simgeselleştirmeye örnektir.

    Yoğunlaştırma, yer değiştirme ve simgeselleştirme süreçleri, birincil süreç düşüncesinin (primary-process thinking) işleyişini yansıtır. Bu süreçler, hastanın sunduğu her türlü anlatı yapısında işler durumdadır. Bu da, hastanın anlattığı bir hikâyedeki açık karakterlerin, yalnızca görünürde yer alan kişilerle değil, aynı zamanda bilinçdışı düzeyde başka önemli kişilerle ve çatışmalarla da ilişkili olabileceği anlamına gelir. Özellikle yoğunlaştırma, farklı önemli kişilere ait özelliklerin tek bir figürde birleştirilmesi yoluyla, bu figürün bir dizi gizli düşünce, duygu ya da takıntıyla bilinçdışı olarak ilişkilendirilmesine imkân tanır.

    Seans odasında (consulting room) iletişime yaklaşırken, esasen hastanın açık (manifest) düzeydeki iletişimini gizli (latent) içeriğe nasıl çevireceğimizle ilgileniriz. Tıpkı bir rüyayı incelerken olduğu gibi, yüzeydeki ifadenin alttaki anlamı nasıl gizlediğini göz önünde bulundurarak bu çeviriyi yapmaya çalışırız.

    Dinleme Modları (Modes of Listening)

    Dinleme pasif bir süreç değildir. Her an hastayla birlikte olmayı, onun zihin durumundaki -çoğu zaman çok ince olan- değişimleri izlemeyi gerektirir. Bu değişimler, yer değiştirmekte olan özdeşimleri (identification) ve yansıtmaları (projection) işaret eder ve eğitimsiz bir kulak için fark edilmesi güçtür.

    Analitik dinleme farklı şekillerde tanımlanmıştır. Freud, terapistin tüm hasta iletilerine eşit önem vererek ve çevresel algılara da duyarlılığını koruyarak, “tarafsızca askıya alınmış dikkat (evenly suspended attention)” hâlini sürdürmesi gerektiğinden söz etmiştir. Freud çarpıcı bir şekilde, terapistin kendi bilinçdışını alıcı bir organ gibi hastanın gönderen bilinçdışına yöneltmesi gerektiğini ileri sürmüştür:

    Herkesin kendi bilinçdışında, başkalarının bilinçdışından gelen ifadeleri yorumlayabileceği bir enstrüman vardır.

    (Freud, 1913: 320)

    Ne kadar açık dinlemeye çalışırsak çalışalım, hastalarımızın bize söylediklerini kaçınılmaz olarak zihin kuramlarımız aracılığıyla süzeriz; böylece, hastaya yorumlarımızla geri verdiklerimizi değiştirir ve genişletiriz. Freud’un “tarafsızca askıya alınmış dikkat” ilkesinin amacı, imkânsız olan boş bir zihin durumu yaratmak değil; Pine’ın (1998) ifadesiyle, “henüz bağlanmamış ve almaya açık olan (uncommitted and receptive ones)” bir zihin durumuna ulaşmaya çalışmaktır.

    Analitik dinlemeye dair birçok tanımda ortak olan nokta, terapistin hastanın yansıtımlarından yararlanması, adeta hasta tarafından “kullanılmasına” izin vermesi gerektiği yönündedir. Bu bağlamda Sandler (1976), “serbest dalgalanan duyarlılık”tan (free-floating responsiveness) söz ederken, Reik (1948), terapistin hastanın öznel yaşantısına kendini ayarlayabilmesini sağlayan “üçüncü bir kulak (a third ear)” geliştirmesini savunmuştur. Bion (1970), terapistin “olumsuz kapasitesi”nden (negative capability)” söz eder -bu, “belleksiz ya da arzusuz (no memory or desire)”dinlemeyi, yani kesinlik ya da önkabullerin etkisine direnç gösteren bir dinleme biçimini ifade eder. Bion’un “belleksiz ya da arzusuz” dinleme çağrısı hem faydalı hem de yanıltıcıdır. Yanıltıcıdır çünkü “dinleme naif değildir (listening is not naive)” (Meissner, 2000: 325); [ifade] dinleyen zihni dolduran fikirleri, kuramları ve yönelimleri -yani kaçınılmaz arka planı- göz ardı eder. Kuram, olası anlamlara dair temel varsayımlar ve beklentiler yaratır. Yine de Bion’un bu sözü, dinlemeyi engelleyebilecek önkabullerden ve aşırı değer verilen düşüncelerden sıyrılma sorumluluğumuzu hatırlatması bakımından faydalıdır; terapistin kendi ihtiyaçlarına olan “bağlılığını” mümkün olduğunca bırakmasını öğütler.

    Tüm bu dinleme biçimi tanımları, terapistin hastanın bilinçli ve bilinçdışı iletilerine karşı alıcılığının merkezi önemini yansıtır. Hepsi analitik dinlemenin temel bir yönüne işaret eder: Analitik bir kulakla dinlemek, kendimizi sürece dâhil etmeden mümkün değildir. Bu da bizi şu paradoksla karşı karşıya bırakır:

    Analist, hastanın duygusal yaşamının en mahrem ayrıntılarına empatiyle yaklaşabilecek kadar hastaya yakınlık hissetmelidir; ancak aynı zamanda, tutkulu olmayan bir anlayış geliştirebilmek için ondan yeterince uzak durabilmelidir. Psikanalitik çalışmanın en zor gerekliliklerinden biri budur -empatiyle kurulan geçici ve kısmi özdeşim ile gözlemcinin mesafeli konumuna geri dönüş arasında gidip gelmek.

    (Greenson, 1967: 279)

    Bollas (1996), terapist üzerindeki bu ikili talebe, iki tür dinleme biçimini ayırt ederek yaklaşır: “annesel modu (maternal mode)” ve “babasal mod (paternal mode)”. Annesel mod, daha alıcı, “kucaklayan/tutan (holding)” bir terapötik duruşu ifade ederken; babasal mod, daha aktif ve yorumlayıcı bir terapötik duruşu yansıtır. Bollas’a göre, bu iki mod analitik süreçte birbirini tamamlayıcı roller oynar. Psikanalitik çalışma, terapinin farklı aşamalarında -hatta çoğu zaman aynı seans içinde- farklı duruşlar gerektirir. Örneğin, eğer bir hasta yoğun bir sıkıntı içindeyse, daha zorlayıcı bir etkileşimi tolere edebildiği zamanlara kıyasla, daha annelik modunda işlev görmemiz gerekebilir. Bu iki duruş arasında bir üstünlük yoktur; aksine, ikisi birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler.

    Analitik dinleme, sıradan dinlemeden farklı olarak, aynı anda birden fazla katmanda ve birden fazla bağlamı referans alarak gerçekleşir. Bu katmanlı dinleme biçimi, hastanın iletilerinin karmaşıklığını ve örtük gündemlerini dikkate alır. Hastanın seans odasında fiziksel olarak bulunması, en azından bir parçasının orada olmak istediğini gösterir; ancak terapötik sürece ve değişime karşı işleyen dirençler her zaman mevcuttur (bkz. Bölüm 7).

    Meissner’ın isabetli biçimde belirttiği gibi:

    Hastanın gizlemek istemesi ve analistin duymama ya da duymak istememe yönündeki muhtemel motivasyonları göz önüne alındığında, yanlış iletişim ve hatalı dinleme ihtimalleri hayli fazladır.

    (2000: 327)

    Yanlış anlama olasılığına karşı uyanık olmak, analitik bir kulakla dinlemeyi hiçbir şeyi peşinen kabul etmeden sürdürmeyi gerektirir. Bu, hastanın söylediği her şeyi sorgulayan ve hiçbir ifadeyi olduğu gibi kabul etmeyen bir kuşkuculuk değildir; daha çok, insanın kendini kandırma eğilimine ve acı verici duygulanımlardan korunmak üzere işleyen dirençlere duyarlı bir dinleme biçimidir. Örneğin, bazı hastalar iyi hazırlanmış, görünürde tutarlı anlatılar sunarlar. Ancak biz dinledikçe, hastanın gerçekte ne hissettiğini duymakta zorlanabiliriz. Ya da hasta bize açıkça ne hissettiğini söyler ama biz bununla duygusal bir bağ kuramayız. Bazen de hastanın bilinçli olarak söylediği şeyin tam tersini duyarız. Kimi zaman en önemli ileti, bize ne söylendiğinde değil, nasıl söylendiğinde yatar. Bazı zamanlardaysa, asıl konuşan sessizliğin kendisidir; kelimeler ise yalnızca sığ kaplar gibi kalır.

    Biz, tam olarak orada olmayanı, henüz söylenmemiş olanı, belki de asla söylenmeyecek olanı dinleriz. Söylenen söze ya da ortak anlam varsayımına kapılmamaya özen gösteririz. Çünkü sözcükler, beraberlerinde kişisel ve bütünüyle bireye özgü anlamlar taşır. Hastalarımızın neyi iletmeye çalıştıklarını anlayabilmek için, neyi kastettiklerini sorgulamamız gerekir. Bunu ancak, yüzeyde anlamlı görünen ama aslında henüz anlam kazanmamış çok şeyi gizliyor olabilecek ifadeleri nazikçe sorgulayarak yapabiliriz. Hastaları boşlukları doldurmaya, ne demek istediklerini keşfetmeye, düşlere, imgelere ya da henüz biçim kazanmamış düşüncelere yaptıkları çağrışımları paylaşmaya teşvik etmek önem kazanır. Belirsiz ve muğlak anlamlar, ancak zamanla ve çağrışımsal bağlantılar açığa çıkarıldıkça ele alınabilir.

    Meissner’ın ifade ettiği gibi:

    Sözcüklerin anlamı asla bütünüyle kavranamaz, yalnızca takip edilebilir.

    (2000: 330)

    Dolayısıyla analitik dinleme, aynı anda birden fazla söylem düzeyine uyum sağlamamızı ve bunları izlememizi gerektiren son derece incelikli bir beceridir (Adler & Bachant, 1996). Açık içerik, yalnızca bir buzdağının görünen ucudur; altında çok sayıda gönderme ve ima yatar. Ancak, hastanın söylediği şeyin ilk düzeydeki anlamını olduğu gibi kabul etmezsek, iletişim başarısız olur. Bazen psikanalizin sürece ve gizli içeriğe yönelik sürekli ilgisi, bazı terapistler tarafından, hastanın söylediklerinin gerçek içeriğine hiç yanıt verilmemesi şeklinde yorumlanmıştır. Hastanın açıkça söylediklerini göz ardı ederek yalnızca söylemediklerine aşırı odaklanmak, iyi bir terapötik ittifakın gelişimine katkı sağlamaz. Örneğin, bir aradan sonra terapiye gelen bir hastanın, bu sürede yakın birini kaybettiğini anlatması, elbette aradaki kopuklukta terapisti kaybetmiş olma hissine dair bir şeyi de iletme çabası olabilir. Ancak, bu anlamı dile getirmeden önce, hastanın yakınına dair gerçek kaybını kabul etmeden doğrudan bu tür bir yoruma geçmek duyarsız ve faydasız olur. İdeal olarak müdahalelerimiz, hastanın ilettiği açık içeriğin tanınmasını ve bunun yanında muhtemel gizli içeriğin işaret edilmesini birlikte kapsamalıdır. Hastalar, önce söyledikleri şeyin duyulduğunu ve kabul edildiğini hissettiklerinde, bilinçdışı anlamlara dair yorumlarımızı yanlış anlaşılma, şaşkınlık ya da öfke ile karşılamaya daha az eğilimli olurlar.

    James başarılı bir iş insanıydı. Haftada bir yapılan terapisine başlayalı sadece birkaç hafta olmuştu ki, bir seansa iş ortağından söz ederek başladı. İş ortağının dürüst olmayabileceğinden endişe duyuyordu. Onun hakkında bazı söylentiler duymuştu ama işe başlarken bunları görmezden gelmeyi seçmişti; çünkü ortağını etkileyici bulmuştu. Ancak şimdi bazı usulsüzlüklerin farkına varmıştı ve bu durum, daha önce duyduğu söylentilerin aslında bir temeli olup olmadığını sorgulamasına yol açmıştı.

    Birlikte, James’in “etkileyici” insanlarla özdeşleşme arzusunu fark ettik ve James, yüksek profilli insanlarla birlikte görülme isteğinin, iyiyi kötüden ayırt etme kapasitesini gölgelemesinden endişe ediyordu. James’i dinlerken, ilk görüşmeyi ayarlamak üzere telefonda konuştuğumuz anı hatırladım. Cumartesi günleri çalıştığım için onu cumartesi günü görmek üzere randevu önermiştim. O sırada verdiği yanıt dikkatimi çekmişti: “Cumartesi mi? Terapistlerin böyle bir şey yaptığını düşünmemiştim,” demişti James, şaşkın bir tonda.

    Bu konuşma şimdi yeniden aklıma geldi ve bilinçdışı düzeyde James’in bunu terapötik çalışmamızda bir “usulsüzlük” olarak algılamış olabileceğini, bu nedenle bana karşı da kuşku duymaya başlamış olabileceğini düşündüm. Bu olasılığın oldukça güçlü olduğunu hissetsem de, aynı zamanda James’in iş durumuyla ilgili gerçekten kaygılı olduğunu ve bu kaygının haklı sebeplere dayandığını da farkındaydım. Bu nedenle, nihai yorumumda öncelikle onun işine dair kaygısını kabul ettim ve ardından şunu ekledim: “Benimle çalışmaya daha çok yeni başladığınız için, belki de terapi işimizi dürüstlükle yürütüp yürütemeyeceğime güvenip güvenemeyeceğinizi bana hissettiriyor olabilirsiniz.”

    Bilinçdışı Mesajın Taşıyıcıları

    Bilinçdışı mesajın, beden duruşu, jestler, hareket, yüz ifadesi, ses tonu, konuşma biçimi, cümle yapısı, ritmi, duraklamalar ve sessizlikler gibi sözel olmayan pek çok taşıyıcısı vardır. Bu sözel olmayan ileti biçimleri psikanalitik terapi açısından büyük önem taşır; çünkü biz, dilin ötesinde olanla çalışırız. Anlam ve bilinçdışı fanteziler, hastanın ne söylediğinden çok nasıl söylediğiyle ifade edilebilir: sert bir ton, yumuşak ve neredeyse duyulmayan bir ses ya da hızlı konuşma tarzı, sözlerin içeriğinden çok daha fazlasını -hastanın o andaki ruhsal konumunu- iletebilir.

    Jestler -beden duruşu ve hareketleri dâhil olmak üzere- her zaman konuşma sürecine eşlik eder. Fonagy ve Fonagy (1995), el hareketleriyle ilgili mesajların (gestural messages) etkisinin onların sağladığı gizlenme olanağında yattığını öne sürer; bu sayede bölme (splitting) ve inkar (denial) mümkün olur ve jestler, bilinçöncesi hatta bazen bilinçdışı zihinsel içeriklerin iletimi için ideal taşıyıcılar hâline gelir. Fonagy ve Fonagy (1995) ayrıca, duraklamalar, sessizlikler, tamamlanmamış cümleler ve sözdizimsel düzensizliklerin olası düşmanca aktarım ya da karşıaktarım tepkilerine işaret edebileceğine dikkat çeker. Gerçekten de, hastaların bilinçöncesi tutumları çoğu zaman, sözel ifadelere dönüşmeden önce, paralinguistik düzeyde (sözel olmayan ses ve ifade biçimlerinde) dışa vurulur.

    Sandra, muayenehanemin (consulting room) kapısında ilk kez durdu ve elini uzatarak tokalaştı. Jestleri güçlü ve kendinden emindi. Üzerinde bir atkı vardı; onu çıkarıp oturduğu sandalyenin arkasına fırlattı. Odaya göz gezdirerek kendinden emin bir şekilde şöyle dedi: “Beğendim.”

    Sandra’nın konuşması için benim herhangi bir yönlendirmeme ihtiyacı olmadı. Sert geçen boşanmasını ve adaletsiz mali anlaşmayı anlatmaya koyuldu. İşinden de aynı iş odaklı ve resmi tonla bahsetti. Onun tarafından kuşatılmış ve kontrol altına alınmış hissettim; sanki odayı, kendinden emin bir “Beğendim” ifadesiyle sahiplenmişti. Sandra geldiği andan itibaren bana -sözlü olduğu kadar sözsüz yollarla da” kırılgan ve bana bağımlı olmanın kendisi için çok zor olacağını hissettirdi.

    Nitekim seans ilerledikçe belirgin bir örüntü ortaya çıktı: Ne yorumlarsam yorumlayayım, Sandra bir şekilde bunu zaten bildiğini bana hissettirmenin bir yolunu buluyordu. Örneğin, “İyi bir nokta, evet, bunu bir kitapta okumuştum” ya da “Katılıyorum. Bunu her zaman biliyordum” veya “Tam da bunu arkadaşım’a söyledim” diyordu. Görünüşe göre, seansın ilk birkaç saniyesindeki sözsüz etkileşimimiz, sonunda kendi bağımlılığıyla ilgili bir çatışma olarak tanımlayabildiğimiz mesele hakkında oldukça fazla şeyi şimdiden iletmişti.

    Sessizliği dinlemek de önemlidir. Bazen sessizlik, faydalı olabilen sessiz ve düşünceli bir ruh halini ifade eder. Diğer zamanlarda ise direncin ya da bir saldırının işareti olabilir. Yüklü sessizlikler, hastayı kendi içe bakışından ya da kendi başına düşünme sorumluluğundan kurtarma baskısı gibi hissedilebilir. Ya da sessizlik, bir silah olarak kullanıldığı için katlanılması zor gelebilir. Sessizlikler ne kadar zorlayıcı hissettirse de, hastayı onları aşmaya zorlayan erken müdahalelerden ve baskılayıcı tutumlardan kaçınmalıyız. Biz de bazen sessizliği, hastaya yönelik kendi düşmanca duygularımızı boşaltmanın bir yolu olarak kullanabiliriz. Bu nedenle, kendi sessizliğimizi de izlememiz ve bunun hastayı mahrum bırakma ya da ihmal etme noktasına vararak terapötik uyumsuzluğu sürdürmediğinden emin olmamız önemlidir.

    Geleneksel psikanalitik dinleme, içeriklere, temalara, sembolik ve inkâr edilen anlamlara ve metaforlara kulak vermeye odaklanmıştır. Günümüzde ise hastanın anlatısının yapısının da örtük anlamlarla yüklü olduğu kabul edilmektedir. Main ve çalışma arkadaşlarının bağlanma araştırmaları, dilin yalnızca ne söylediğine değil, nasıl örgütlendiğine de odaklanmamız gerektiğini vurgular. Main (1995), açık bir şekilde tutarlı (coherent) ve tutarsız (incoherent) anlatılar arasında bir ayrım yapar. Main, iş birliğine açık ve tutarlı bir dil ile tutarsız, çarpıtılmış ya da muğlak bir dil arasında ayrım yapar. Tutarsız anlatılar, dinleyiciyi, anlatıcının bilinçdışı olabileceği bağlantıları sezerek bir bütünlük kurmaya ve anlatılan hikâyedeki gerçek ya da örtük anlamı çıkarsamaya zorlar. Main’in yaptığı bu ayrım, bizleri dilsel akıcılıktaki anlık değişimlere, ses tonundaki kaymalara, anlam ve tutarlılıktaki kopmalara ve anlatının parçalanmasına dikkatle kulak vermeye teşvik eder. Araştırmalar, bu tür dil özelliklerinin yetişkin konuşmalarında bağlanma güvensizliğinin göstergeleri olduğunu ortaya koymuştur (Main, 1995) (ayrıca bkz. Bölüm 3).

    Slade (2000), Main’in çalışmalarının uygulama alanının, dilin yapısına, sözdizimine (syntax) ve söylemine (discourse) odaklanmak olduğunu öne sürer; bu yapılar, bireyin erken nesne ilişkilerinin dinamiklerini bilinçdışı düzeyde temsil ediyor olabilir. Nitekim Fonagy’nin (2001) çalışmaları, güvenli ya da yansıtıcı reflektif dil ve düşünce örüntülerinin, çocuğun ihtiyaç ve duygularının genişliğini ve karmaşıklığını düşünebilen ya da taşıyabilen içselleştirilmiş bir ötekinin varlığına işaret ettiğini öne sürer. Bu anlamda, güvensiz bağlanmış yetişkinlerin anlatılarında gözlemlenen kopukluklar, tutarsızlıklar ve çelişkiler, bakımverenin çocuğun bakım ve teselli ihtiyacına yanıt verme kapasitesindeki bir kopukluğu ima eder. Hastanın anlatısının yapısına kulak vermek, onun erken dönem bağlanma deneyimlerinin niteliğine ve bu deneyimlerin şu anki ilişkilerine nasıl aktarılmış olabileceğine karşı bizi hassaslaştırır. Terapide önemli bir görev, bu anlatının bazı yönlerini düşünmek ve zihinselleştirmektir. Bu sayede hastaya, Slade’in ifadesiyle:

    iyileşme ve içsel bütünleşmeye yol açan, hastanın zihni için güvenli bir zemin

    (2000: 1158)

    sağlanmış olur.

    Bilinçdışı Mesajla Çalışmak

    Gizil İçeriği Dinlemek

    Daha önce gördüğümüz üzere, rüyalar üzerine yaptığı çalışmalar, Freud’un hatırlanan rüyayı yer değiştirme ve yoğunlaştırma gibi süreçler aracılığıyla karmaşık bir kılık değiştirme (disguise) çalışmasının nihai sonucu olarak ele almasına yol açtı. Hastanın seansa getirdiği herhangi bir hikâye ya da rüya, bilinç düzeylerinin farklı katmanlarında anlam taşıyan bir içerik olarak anlaşılır. Çevrenin bir unsuru ya da onun bir imgesi mecazi (metaforik) olarak kullanılabileceği gibi, hastanın sözünü ettiği kişiler de başka insanları temsil ediyor -bir bakıma onların yerine geçiyor- olabilir. Bu kişiler, hastanın kendisini bir bütün olarak ya da bir parçası şeklinde temsil edebilirler. Hasta ile terapist arasında gelişen diyalogda, hasta, farklı zihin halleriyle ilişkili olan kendilik (kendilik) ve öteki (other) şemalarına ses verir (örneğin, baskın bir ebeveyne öfke duyan bir çocuk olarak kendilik, zamanla yokluğu hissedilen bir ebeveyni arzulayan bir çocuk olarak kendiliğe dönüşebilir). Bir seans içinde, hasta öfkeli dürtülerin öznesi konumunda olabilirken, başka anlarda bir başkasının öfkesinin nesnesi gibi hissedebilir. Bu tür geçişler çoğu zaman doğrudan dil yoluyla ifade edilmez; ancak hastanın anlattığı hikâyelerden ve bu hikâyeleri anlatış biçiminden bu geçişleri çıkarım yoluyla anlayabiliriz.

    Sembolik dönüşüm, tehdit edici bir zihinsel olayın -örneğin, yıkıcı bir arzunun- bilinçten basitçe silinmek yerine genellikle sembolik bir kılığa bürünerek varlığını sürdürmesi anlamına gelir. Mesajın bilinçdışı yönlerini saptamak -ki bu, analitik çalışmanın büyük bölümünü oluşturur- bu nedenle sembolik bir çözümleme, yani yorumlama (interpretation) meselesi hâline gelir. Diğer terapi yaklaşımlarından farklı olarak, analitik yaklaşımlarda vurgu, hastanın bilinçdışı iletişimini çözümlemeye yöneliktir. Bilinçdışı iletiyi/mesajı dinlemek oldukça zahmetli bir iştir (bkz. Tablo 6.1). Bu tür bir dinleme sabır gerektirir çünkü bilinçdışı anlam hemen kendini nadiren belli eder. Freud’un çoklu belirlenim (overdetermination) ilkesi, bizi kolaycı ve yüzeysel bağlar kurmaktan sakınmaya davet eder. Aksine, Freud’a göre herhangi bir davranış, rüya ya da fantezi/düşlem (phantasy), birden fazla ve birbiriyle etkileşim hâlindeki etkenin nihai sonucudur. Yorumlarımız bu nedenle söz konusu karmaşıklığı yansıtmalıdır. Bazen, hastanın umutsuzca aktarmaya çalıştığı şeyi anlamlandırabilmemiz için birkaç seans geçmesi gerekebilir. Bu süreçte kendimizi aptal ya da yetersiz hissedebiliriz -özellikle de hasta, her şeyi çözecek bir yorum beklentisiyle üzerimizde baskı kuruyorsa. Analitik çalışmak, bilme ihtiyacımızdan sıyrılmayı ve sorunu hemen çözme arzumuzu bırakmayı gerektirir. Bu, sorunu görmezden gelmek anlamına gelmez; aksine, henüz tam olarak ne olduğu anlaşılmamış bir soruna aceleyle yanıt verme tuzağına düşmemeye çalışmak demektir.

    Tablo 6.1 Dinleme düzeyleri

    • İçerik düzeyi: Hastanın bilinçli olarak söyledikleri (örneğin, kim kime ne yapıyor ve kim ne hissediyor?)
    • Anlatının yapısal düzeyi: Anlatı tutarlı mı yoksa tutarsız mı?
    • İşlev düzeyi: Anlatının üzerinizde nasıl bir etkisi var ve bu, hastayı sizinle ilişkisinde nasıl hissettiriyor? (örneğin, anlatı etkileyici olmak, yalvarmak, görmezden gelmek ya da mesafe koymak amacıyla mı kullanılıyor?)

    Bilinçdışı mesajların birincil araçları anlatılar, rüyalar ve serbest çağrışımsal bağlantılardır. Bilinçdışı mesaj için elverişli bir alan yaratmada biz terapistler önemli bir rol oynarız. Bu da her şeyden önce serbest çağrışımların ortaya çıkabilmesi için sessizliğe tahammül edebilme kapasitesini gerektirir. Bir oturumu ne kadar çok sorularla ya da başka müdahalelerle yapılandırırsak, bilinçdışı mesajın kendiliğinden ortaya çıkmasını da o kadar engellemiş oluruz. Serbest çağrışımlar için güvenli ve elverişli bir alan oluşturduktan sonra dinlemeye başlarız. Dinlerken her zaman kendimize şu soruyu sormalıyız: Anlatılan hikâyenin bir altmetni (subtext) var mı? (Bkz. Tablo 6.2). Bu, ileride yapacağımız yorumun başlangıç noktasıdır. Aşağıdaki örnekte, Tom’un anlatısını dinlerken kendi düşünce süreçlerimi parantez içinde vererek alt metni nasıl aradığıma dair bir örnek sunuyorum.

    Tablo 6.2 Alt metni nasıl dinlemeli

    • Hastanın anlatısının görünürdeki içeriğine bağlı kalmayın. Hikâyeyi ilişki örüntüleri açısından dinleyin; örneğin, kim kime ne yapıyor? Rollerin nasıl değişebileceğine dikkat edin. Örneğin, hasta farklı durumlarda pasif olmaktan aktif olmaya geçtiğini anlatıyor olabilir.
    • Dilsel ifadenin prozodik öğelerini (örneğin ritim ve tonlama) gözlemleyin -bunlar, bilinçten dışlanmış olan önemli materyalin gözlemlenebileceği bir dışavurum biçimi olabilir.
    • Hastanın size anlattığı her ne olursa olsun, hemen atlayıp yorum yapma dürtüsüne direnin. Çağrışım istemek (örneğin, “Aklınıza ne geliyor?”) yardımcı olabilir; bu ister bir rüyanın unsurlarına ister hastanın aktardığı bir olaya yönelik çağrışımlar olsun (örneğin, “X ile yaşananlar hakkında ne düşünüyorsunuz?”).
    • Hasta ile birlikte anlatının içinde baskın olan duygulanımsal yaşantıyı keşfedin. Örneğin, bir meslektaşının başarılarını anlatırken hasta kendini kaygılı, utanç dolu, öfkeli ya da kıskanç mı hissediyor?
    • Hastayı dinlerken nasıl hissettiğinize (yani karşıaktarımınıza) dikkat edin. Örneğin, hasta size bir tanışma randevusunu anlatırken siz kendinizi meraklı, kaygılı ya da heyecanlı mı hissediyorsunuz?
    • Hastanın anlattığı şeyde olası aktarım anlamlarını göz önünde bulundurun. Bazen hastalar bir rüyayı onu gördükten bir hafta sonra anlatırlar ya da işyerinde aylar önce yaşadıkları bir tartışmadan size şimdi bahsederler. Bu durumda aklınızdaki ilk soru şu olmalıdır: “Bu hikâye neden şimdi anlatılıyor?”

    Tom, hafif öğrenme güçlüğü olan 40 yaşında bir adamdı. Fiziksel olarak iri yapılıydı ve kişisel hijyeninin problemli olduğu söylenmişti. Kaldığı yurttaki personele yönelik uygunsuz cinsel davranışları nedeniyle yönlendirilmişti. Burada anlatılan seansta, haftada bir yapılan ve bir yıl süren psikoterapisinin sondan bir önceki seansına gelmişti.

    Tom seansa, kendisiyle ilgilenmediklerini düşündüğü ebeveynleriyle yaşadığı zorluklardan söz ederek başlar. [Bu seansın sondan bir önceki seansımız olduğunu ve Tom’un buna dair duyguları olabileceğini aklımda tutarak, bana bizim ilişkimizle ilgili bir zorluğu anlatmakta olduğunu ama bunu ebeveynleriyle ilişkisine kaydırarak ifade ettiğini düşünüyorum.] Ardından, ebeveynlerinin onu yurtta sık ziyaret etmedikleri için onlara karşı öfkesini dile getirir. Ailesinin şef olan kardeşini ziyaret etmeyi tercih ettiklerini düşünmektedir. [Anlatının temasında, ebeveyn figürleri tarafından ihmal edilme ve onların başka bir oğula, Tom’un gözünde “tercih edilen” oğula, öncelik vermesi söz konusudur. Tom’un, terapinin sona erdirilmesini benim kendisinden daha çok tercih ettiğim bir başkasına zaman ayırmak istememle ilişkilendirdiği yönünde bir fantezisini bana ilettiğini hipotez olarak düşünüyorum.] Sonra konuşmayı keser ve ayaklarına bakar. Yüzü üzgün görünmektedir. Konuşmaya devam ettiğinde Tom şöyle der: “Ben kötü kokuyorum. Kimse benimle seks yapmak istemiyor. On beş yıldır seks yapmadım. Seks yapsam kadını ezerim. Çok kiloluyum.” [Tom şu anda oldukça zengin serbest çağrışımlar sunmuş oluyor. Başlangıçta kendisine ait iki kişisel özelliği -kokusu ve kilosu- tanımlıyor ve bunların, zihninde, diğer insanlar tarafından reddedilmesiyle ilişkilendiğini ifade ediyor. Ancak mesele bundan daha karmaşıktır; çünkü Tom aynı zamanda seks yaparsa kadını ezeceğini de söylüyor. Bu güçlü imge aracılığıyla Tom, kendi öfke ve öldürücü hislerini ve şu fantezisini iletmektedir: Yakınlık kurmak imkânsızdır, çünkü bir kadına yaklaşırsa onu ezecek/öldürecektir.]

    Tom’un mesajlarının anlamını anlayabilmek için söylediklerini bağlamsallaştırmamız gerekir; yani, hikâyesinin içeriğini dinlerken bunun terapinin sondan bir önceki seansı olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Anlatısındaki baskın temalar, ebeveynleri tarafından ihmal edilme/ziyaret edilmeme ve başkaları için itici biri olduğunu düşünmesi, bu nedenle yakınlık kurmanın imkânsız olmasıdır. Burada şunu fark ederiz: Tom, ebeveynlerine yönelik öfkesinden, başkalarının kendisine yaklaşmasını imkânsız kılan şeyin kendisinde olduğunu düşünmeye geçer. Bu temaları terapinin sona ermek üzere olduğu gerçeğiyle ilişkilendirdiğimizde, farklı bir öykü duymaya başlarız. Tom, artık onu görmeyecek olmam nedeniyle bana öfkelidir. Fantezisinde, benim onun yerine görmeyi tercih ettiğim kokmayan, kilolu olmayan başka bir hastam vardır ve terapinin sona ermesinin nedeni budur. Terapinin bitmesine dair başlangıçtaki öfkenin ardında ise şu kaygı yatar: Tom, ilişkileri yok ettiğine inanır ve bu yüzden insanlar -ve ben- ondan uzaklaşmak zorundadır.

    Psikanalitik Yorumun Doğası

    Yorum yalnızca psikanalize özgü bir teknik değildir. Bilişsel-davranışçı terapistler de, hastalarına düşünceleri ile davranışları arasındaki bağlantıları açık ettiklerinde “yorum” yapmış olurlar. Ancak daha dar ve özgül olarak, psikanalitik anlamda yorum yapmak, bilinçdışı olan bir şeyi (yani, hastanın psikolojik işleyişine dair bir yönü) bilinçli hâle getirmeye yönelik sözel müdahaleleri ifade eder.1

    1Burada terimi betimleyici anlamıyla kullanıyorum.

    Jane, yoksunluk yaşamış genç bekar bir anneydi ve ilk çocuğunun doğumundan sonra doğum sonrası depresyona girdiği için terapiye gelmişti. Kendi ailesinin onu reddettiğini ve kızının babasının hiçbir ilgi göstermediğini söyledi. Kızını zor bir bebek olarak tanımlıyordu çünkü çoğu zaman ağlıyordu. Taleplerinden dolayı kendini tükenmiş hissediyor ve onu emzirmekte zorlanıyordu. Kızının sürekli aç olduğunu ama memelerinde çok az süt bulunduğunu ve emzirmenin canını yaktığını, bu yüzden de ona biberon vereceğini söylüyordu. Zaman zaman o kadar bezgin hissediyordu ki, bebeği evlatlık vermeyi bile düşünüyordu. Sosyal hizmet görevlisinin onu haftada bir ziyaret ettiğini ama bunun yardımcı olmadığını belirtti.

    Bu materyalle karşılaştığımda, Jane’in bebeğiyle yaşadığı zorluğu anlatırken aslında nasıl bir içsel deneyimi aktarmaya çalıştığını kendime soruyorum. Jane bilinçli olarak depresyonda olduğunu bilmektedir ve sunduğu anlatıdan da görüldüğü üzere mevcut durumunu, zorlayıcı olarak algıladığı bir bebeğin talepleriyle ilişkilendirmektedir. Ancak, açık anlatısında eksik olan şey, bebeğinin onun zihninde neden bu kadar obur ve talepkâr bir bebek haline geldiğine dair bir anlamdır -öyle ki, söz konusu anlam, bebeğini evlatlık verme düşüncesine kadar sürüklemiştir onu. Jane’in geçmişinden bildiğim şey, ailesiyle reddedilme içeren zor bir ilişkisi olduğu ve partnerinin de onu terk ettiği idi. Ayrıca haftada bir kez gelen bir sosyal hizmet görevlisi var ama bu ziyaretin iyi bir besin olduğunu düşünmüyor. Büyük olasılıkla içsel olarak kendini yoksun hissediyor ve buna ek olarak küçük bir bebeğin çok gerçek talepleriyle de baş etmek zorunda kalıyor. Anlatısının baskın teması, tükenmiş ve acıyan memelerinin güçlü imgesiyle iletiliyor: Verecek hiçbir şeyi kalmamış gibi hissediyor ve bebeğinin her şeyini ondan aldığını düşünüyor. Bu materyali yorumlarken, bunu Jane’in bilinçdışı bir mesajı olarak ele alabiliriz; yani, tıpkı sürekli ağlayan ve hep aç olan kızı gibi, yatıştırılamayan çok muhtaç bir parçası hakkında bir mesaj. Jane kendi muhtaçlık hali içindeyken, kızını sınırlı kaynaklar için bir rakip gibi deneyimliyor. Onu evlatlık verme fantezisi, zihninde, kızı tarafından fazlasıyla tüketildiği zamanlarda bir çıkış yolu olarak beliriyor.

    Bir yorum bir hipotezdir. Hastanın, isterse bu yoruma dair bir şey söylemesini ya da onu görmezden gelmesini davet eder. Bu nedenle, ideal olarak bir yorum; “Söyledikleriniz böyle de anlaşılabilir” anlamını taşıyan, olasılık içeren bir ifade, soru ya da formülasyon biçiminde sunulur. Bir yorum, hastaya onun gerçekte ne düşündüğünü -henüz kendisi farkında olmasa bile- söylediğimiz bir hakikat bildirimi değildir; aksine, hastanın değerlendirmesine sunulan, ona uygun olabilir de olmayabilir de denilen alternatif bir bakış açısı önerisidir.

    Yorum kaçınılmaz olarak öznel bir boyut içerir. Yorumlar ne doğru ne de yanlıştır; yalnızca daha az ya da daha çok faydalı olabilirler. Elbette, hastalarımızı iyi tanıdığımızda ve onlarla aylar ya da yıllar boyunca çalıştığımızda, yorumlarımız daha az tereddüt içerebilir ve tekrarlayan örüntüler ortaya çıktığında “doğrudan meseleye girebiliriz”. Bu durum, yoruma bir tür “kesinlik” niteliği kazandırabilir, fakat çoğunlukla hasta bunu böyle deneyimlemez. Bu nedenle bazı yayımlanmış vaka öyküleri sorunlu olabilir: Terapötik ilişkinin hikayesi bağlamından koparıldığında, bazı yorumlar dayanaksız, çılgınca tahminler gibi görünebilir.

    Yorumların İçeriği, İşlevi ve Zamanlaması

    Yorumların üç temel yönü dikkate alınmalıdır: içeriği (content), işlevi (function) ve zamanlaması (timing).

    İçerik

    Psikanaliz ekolleri arasındaki farklılıklardan biri, klinik tabloda baskın olan yorumların içeriği düzeyinde bulunabilir. “İçerik”, yapılan yorumun, örneğin, savunmalara mı, intrapsişik etkenlere mi yoksa aktarım ilişkisine mi yönelik olduğunu belirtir. İçerik yalnızca hastanın söylediklerine bağlı olarak değil, terapistin yorum yaptığı düzey tarafından da belirlenir. Örneğin, bir hasta, patronuyla yaşadığı zor bir iş durumundan söz edebilir. Patronunu kendisine karşı düşmanca davranan, duyarsız, zorba biri olarak tanımlar; ona göre patronu her zaman her şeyi kendi istediği gibi yapan biridir. Patronla başa çıkma biçiminde, hasta karakteristik olarak pasif bir tutum sergiler: durumu sineye çekecek, ancak patronuna yönelik düşmanca duygularını gizlice ona karşı duyduğu küçümsemeyle dışa vuracaktır. Böylece hasta, zorba bir patron karşısında kendini hem haklı gören hem de pasif agresif biri olarak sunar. Böyle bir anlatı farklı şekillerde ele alınabilir. Klasik Freudyen modelde, vurgu daha çok dürtünün (örneğin, patrona saldırma ve onu küçük düşürme arzusu) ve savunmanın (örneğin, pasiflik) yorumlanması üzerine olurdu. Daha çağdaş nesne ilişkisel modeller ise savunma ve dürtü yorumuna daha az, ilişkisel ve etkileşimsel perspektiflere daha çok önem verebilir. Örneğin, patronla kurulan ilişkiyi aktarımın bir örneği olarak ele alabilir ve hastanın terapisti bir zorba gibi deneyimlemesini, buna eşlik eden gizli küçümsemesiyle birlikte inceleyebilirler.

    Yorumun odağının nasıl belirleneceğine dair kesin “kurallar” yoktur. Bununla birlikte, eğer hasta esas olarak parçalanma (fragmentation) ve sınır dağılması (boundary diffusion) yaşantısıyla baş etmekte zorlanıyorsa, bu durum sabit, tanımlı bir kendilik temsilinin yokluğuna bağlı olarak yeterince sağlam bir ego yapısının bulunmadığını (yani zayıf ego gücünün varlığını) ortaya koyar; bu tür bir yaşantı, genellikle anlam, duygulanım ve arzu gibi daha ince meselelerden ziyade yorumun içeriğinde öncelik kazanır (Greenspan, 1977). Örneğin, hastanın esas deneyimi içsel parçalanma duygusuyken, yorumun hastanın çatışmalı isteklerine odaklanması, hastanın temel deneyimini gözden kaçırmak anlamına gelir ve bu nedenle muhtemelen yardımcı olmayacaktır. Kişiliği daha bütünleşmiş nevrotik hastalarda, yorumlar hastanın söylediklerinin anlamına odaklanabilir. Ancak nesne ilişkileri çok dağınık olan ve duygusal durumlarını düzenleyemeyen, kişiliği daha ağır düzeyde bozulmuş hastalarda, yorumlar hastanın duygulanımsal deneyimine odaklanarak daha fazla yardımcı olabilir; yani, anlamları keşfetmeden önce, hastanın ne hissettiğini tanımlamasına yardımcı olmak öncelikli hale gelir.

    Psikanalitik yorumlar çok çeşitli düşünce, duygu ya da davranışlara odaklanabilir:

    • Yorumlar, terapi sürecinde kişiler -buna terapist de dâhil- hakkında çizilen çelişkili tasvirlere ve bu çelişkili temsillerin oluşumunun ardında yatan kaygılara dikkat çekebilir.
    • Yorumlar, seans sırasında hastanın kendilik farkındalığını ve terapistle kurduğu bağlantıyı zedeleyen belirli savunmacı manevralara odaklanabilir; bu tür yorumlar aktarım yorumlarıdır (transference interpretation) (bkz. Bölüm 8).
    • Yorumlar, hastanın kendilik temsillerine (self-representation) yöneltilerek onun olumlu ve olumsuz özelliklerini keşfetmesine ve bu özelliklerin belirli ötekilerin temsilleriyle nasıl bağlantılı olabileceğini incelemesine yardımcı olabilir. Bu tür yorumlar farklı düzeylerde yapılabilir; bilinçdışı anlamlara göndermede bulunabilecekleri gibi, ilk aşamada yalnızca hastanın sahip olduğu örtük tutum ve duyguları açık hâle getirmekle de yetinebilir. Düşünme tarzı daha somut olan hastalarla çalışırken, bu ikinci türden yorumlar, daha keşifçi bir çalışma tarzına kademeli bir geçiş için bir giriş noktası işlevi görebilir.
    • Yorumlar, hastanın eylemlerinde, düşüncelerinde ve duygularında -özellikle de kendisiyle ve başkalarıyla, buna terapist de dâhil olmak üzere, kurduğu ilişkiler bağlamında- tekrarlayan örüntülerin saptanmasına odaklanabilir. Bu tür yorumlar, altta yatan nesne ilişkilerini ve bunlarla bağlantılı olarak sahnelenen ya da ima edilen bilinçdışı fantezileri açığa çıkarmayı amaçlar. Bilinçdışı fantezilerin2 varlığı, hastanın davranışlarından ya da inançlarından çıkarsanır. Örneğin, “Ben kötülükle doluyum” fantezisi aktarımda, hastanın eleştirel yorumları yakalamaya yönelik sürekli bir tetikte oluşu biçiminde tezahür edebilir. “Ben her şeye kadirim” fantazisi ise, hastanın herhangi bir zarar görme olasılığını hiç hesaba katmadan riskli davranışlardan söz etmesiyle kendini gösterebilir.

    2Britton (1991), bilinçdışı fantezi (unconscious phantasy) ile inanç (belief) arasında faydalı bir ayrım yapar. Ona göre, fantezi deneyimsel olmayan örtük bellek alanında var olurken inanç bir nesne ilişkisi içinde etkinleşen işleyişin ürettiği zihinsel içerikleri yansıtır.

    İşlev

    En basit haliyle, bir yorumun işlevlerinden biri, hastanın iletişimlerinin -ne kadar tutarsız ya da karışık olursa olsun- anlamlı olduğunu hastaya iletmektir. Bir yorum, hastanın deneyimini, özellikle de bu deneyimin bilinçdışı yönlerine odaklanarak söze döker. Pek çok yorum, hastanın deneyimini geçerli kılma işlevi görür; temelde, hastanın ne hissettiğinin ötesine geçerek onun içinde bulunduğu durumu anladığımızı ileten, empatiye dayalı incelikli yansımalardır. Örneğin, hasta bir arkadaşıyla bir mesele yüzünden yaşadığı bir tartışmayı anlatıyor ve bu tartışmanın onu üzdüğünü söylüyorsa, bizim yapacağımız yorum yalnızca hastanın dile getirdiği üzüntüsünü tanımakla kalmaz. Bunun ötesine geçerek, bir anlaşmazlığın hasta için neden bu kadar rahatsız edici olduğunu da anlamlandırmaya çalışırız. Örneğin, herhangi bir farklılığı hastanın içsel ruhsal (internal psychic) dengesi için tehdit edici olarak deneyimlediğini varsayabiliriz.

    Hastamıza onun ruh hâlini yorumladığımızda, dolaylı olarak kendi duruşumuzu da iletmiş oluruz; yani, onu karmaşık bir zihinsel yaşantıya sahip, düşünen ve hisseden bir varlık olarak ele alırız. Bu ise, zamanla içselleştirme süreci yoluyla hastanın kendi üzerine düşünme işlevine dönüşecek bir refleksiyon/derinlemesine düşünme unsurunu da içerir (bkz. Fonagy ve diğ., 2002). Bir yorum bu nedenle yalnızca içeriği sayesinde değil, aynı zamanda hastaya onun yaşantısını düşünebilen ve onu onaylamanın ötesine geçen harici ve farklı bir nesne deneyimi sunduğu için de potansiyel olarak dönüştürücü/mutatif (mutative) olabilir (Kernberg, 1997).3

    3Fonagy ve Fonagy (1995), annenin bebeğin sıkıntısına hem bebeğin yaşantısını kabul eden hem de bebekle bağdaşmayan başka bir duygusal durumu ifade eden çift tonlu (dual-tone) bir mesajla yanıt verdiğinde, bunun bebeğe duygusal yaşantısının kapsandığını (contained) ilettiğini öne sürer.

    Pek çok yorum, hastanın içsel olarak deneyimlediği şeyle dış gerçeklik arasında bir bağ kurma işlevi görür. Bu, özellikle ego sınırları bulanık olan daha ağır düzeyde rahatsız hastaların, güçlü duygulanımlar ya da zihin durumları ile algı arasında bağlantılar kurmasına yardımcı olur. Bu tür yorumlar, davranış üzerinde etkisi olan bilinçdışı bir zihnin varlığı fikrine yumuşak bir giriş sağlar.

    Yorumların sıklıkla hastanın sıkıntısını “kapsadığı (contain)” söylenir. Hastanın deneyiminin farklı parçalarını bir araya getirerek, bir yorum mecazi anlamda hastayı “kucaklar (hold)”. Yorum yapma eyleminin kendisi bile hasta tarafından, kendisine duyduğumuz ilginin somut bir ifadesi olarak deneyimlenebilir ve bu da oldukça kapsayıcı olarak hissedilebilir. Bazen, hasta için yönetilebilecek tek şey bu tür bir kapsayıcılıktır: bazı hastalar bize anlaşılmak için gelirler, ama anlamak için değil (Steiner, 1993). Anlamak, hastanın sürece aktif olarak katılımını -yani kendi zihninin ve bunun başkaları üzerindeki etkisinin sorumluluğunu duygusal olarak taşıyabilecek kadar sağlam olmasını- varsayar. Yorumların kapsayıcı işlevi önemli olmakla birlikte, özellikle daha ağır bozulmuş hastalarda bu işlev hayati olsa da, kapsayıcılık kendi başına bir amaç değildir (Steiner, 1993). Frosh’un isabetli biçimde ifade ettiği gibi:

    Eğer terapi yalnızca kapsayıcılık sağlıyorsa, o zaman gerçek olanla -yani çelişki ve kaybın varlığı ile- asla yüzleşilmez.

    (1997b: 108)

    Hastalarımızın herhangi bir iletişimini ele alırken, onun acısını dindirmemiz yönündeki daimi baskının her zaman farkında olmamız gerekir. Elbette, bu baskı her türlü terapötik girişimin amaçlarından biridir. Ancak ruhsal acıyı hafifletmenin farklı yolları vardır. Bunlardan biri, hastaya öğüt vermek ya da güvence sunmak gibi bir etkinlikte bulunmaktır. Bu tür müdahaleler, kısa vadede hastaya rahatlama sağlasa da, aynı zamanda ona acısıyla birlikte kalamayacağımızı ve bu acı üzerine düşünemeyeceğimizi de iletebilir. Yorumlayıcı bir tutuma bağlı kalmak, her ne kadar acı verici olsa da, hastaya şu mesajı iletir: Katlanılamaz ruh halleri, başka bir kişiyle birlikte düşünülebilir ve bu kişi hastanın yaşantısını geçerli kılar. Sonuçta, Frosh’un (1997a: 98) belirttiği gibi, belki de terapinin sunabileceği tek şey, “kişilerarası kabulün bir metaforu, yalnız olmadığını gösteren bir işaret”tir. Yorum, bu tür bir kabulü iletmenin yollarından biri olabilir. Hastaya “yalnız olmadığını”, başka bir zihnin kendi zihniyle boğuşmakta (grappling with) olduğunu bildirir. Bu basit ama güçlü işlevin önemini küçümsememeliyiz.

    Çalışmamızda, açık, alıcı ve destekleyici bir tutum ile araştırıcı ve “gerçekle yüzleştirici” tutum arasında bir denge kurmamız gerekir. Bir yorum hem hastayı doğrulayabilir hem de onu kapsayabilir; fakat aynı zamanda, birbirinden kopuk unsurları bir araya getirerek nihayetinde meydan okuyucu bir nitelik taşımalıdır. İdeal olarak, bir yorum sadece aydınlatıcı değil, aynı zamanda sarsıcıdır. Yorumlama eylemi, hastanın deneyimini yansıtan bir ifadenin ötesindedir; aynı zamanda hastanın deneyimine yeni bir bakış açısı getirir. Bu nedenle, terapötik sürecin zorlayıcı ama gerekli parçasını hasta tolere edebilsin diye güvenli bir ortam yaratmak önemlidir.

    Zamanlama

    Bir yorum, mevcut bir içsel durumu ya da kendiliğe veya ötekilere dair yerleşik görüşleri tehdit ettiği hissedilirse dirençle karşılanabilir. Bu nedenle zamanlama son derece önemlidir. Kötü zamanlanmış bir espri gibi, bir yorum da -doğru olsa bile- eğer hasta onu duymaya psikolojik olarak hazır değilse, etkisiz kalabilir, hastayı utandırabilir ya da onunla aramızda bir mesafe yaratabilir. Belirli bir davranış, hasta onun psikolojik anlamını tam olarak kavrayamadan yorumlanırsa, hasta kendini edilgen bir konuma itilmiş gibi hissedebilir; bu da bizim bakış açımızın ayrıcalıklı olduğu izlenimini doğurabilir. Erken yapılan yorumlar, terapiste her şeyi bilen bir özellik kazandırabilir; bu da hem terapistin hem de hastanın “bilmeme” durumunun ortaya çıkardığı temel kaygılardan korunmasına hizmet edebilir. Yorumların -tanımı gereği- hastanın dikkatine yeni bir şey getirme özelliğini taşıdığı göz önüne alındığında, hastanın analitik ilişkiye dair içsel algısının istikrarlı olması ya da istikrara kavuşturulması gerekir ki, hasta bu sarsıcı etkiyi işlevsel biçimde kullanabilsin.

    En iyi yorumlar, hastanın kendi yorumuna ulaşmasını sağlayan, zamanlaması iyi ayarlanmış ipuçlarından ibarettir. Bu ipuçları, hastaya dair dinamik anlayışımızdan ve o anda ilişkiye egemen olan özel aktarım matrisinden beslenen, ustaca müdahalelerdir. Analitik çalışmanın amacı, hastanın kendi kendini analiz etme kapasitesini geliştirmektir; hastayı ona ustaca yorumlar sunan bir terapiste bağımlı hale getirmek değildir. Her ne kadar bir yorum yapma dürtüsü hissedebilirsek de, terapi durumunu analitik ustalığımızı sergileyeceğimiz bir alan gibi görme tuzağından kaçınmamız gerekir. Eğer hastanın kendini anlama çabalarını sürekli olarak biz önceden karşılarsak, bu, çocuğunun bir nesneye uzandığını gören annenin her seferinde hemen atılıp o nesneyi çocuğun eline vermesine benzer; bu da çocuğun kendi yetilerini deneme fırsatını elinden alır. Bu nedenle, yorum yaparken çoğu zaman “az, çoktur”. Tarachow şu gözlemde bulunur:

    Bir yorum nadiren olabildiğince ileri gitmelidir. Tercihen, hedeflediği sonucun bile gerisinde kalmalıdır. Bu, hastaya sizin yorumunuzu genişletme fırsatı verir, sürece daha fazla katılım sağlar ve yardımınızın kurbanı olmanın yaratabileceği travmayı bir ölçüde hafifletir.

    (1963: 49)

    İyi bir yorum yalındır, doğrudandır ve şeffaftır. “Şeffaf (transparent)” derken kastettiğim, yorumun hastaya bizim belirli bir anlayışa nasıl vardığımızı göstermesidir. Bu, özellikle terapinin erken evrelerinde önemlidir; çünkü hasta bilinçdışıyla çalışmaya alışkın olmayabilir ve bu nedenle bir yorumu, eğer hastanın seansta bize anlattığı içerikle ya da ifade ettiği baskın duygularla temellendirilmemişse, “gökten düşmüş” gibi deneyimleyebilir. Önemli olan, bu yaklaşımın hastanın bizi her şeyi bilen biri olarak algılamasını en aza indirmesi ve hastanın kendi bilinçdışını anlamlandırmak için benimseyebileceği bir model sunmasıdır.

    İki haftalık bir aradan önceki sondan bir önceki seansında, Sara bana oturum sırasında televizyonda insanların ölüme yönelik tutumlarını konu alan bir programı izleyip izlemediğimi sordu. Konuşurken ses tonunun kırılganlaştığını ve konuşma hızının arttığını fark ettim. Sara, programın kendi deneyimini doğruladığını, ölüm hakkında konuşmanın ne kadar zor olduğunu anlamlı bir şekilde gösterdiğini düşündüğünü söyledi. Annesini iki yıl önce kanserden kaybetmişti ve o zamandan beri onun ölümünü kabullenmekte büyük zorluk yaşıyordu. “Ölüm” kelimesini sevmiyor ve seanslarda aktif olarak bu kelimeden kaçınıyordu.

    Bu materyale yaklaşırken aklımda iki şey vardı: Sara gerçekten de annesinin kaybıyla ilgili yasını çalışmak üzere terapiye gelmişti ve annesine oldukça bağımlıydı. Bu seans, annesinin ölümünün ikinci yıldönümünden birkaç ay önce gerçekleşmişti. Bu nedenle, söylediklerine hem annesinin gerçek kaybıyla ilgili olarak hem de olası örtük bir iletişim içerecek şekilde yanıt vermek önemli görünüyordu. Bu bağlamda, yaklaşmakta olan terapi arasının ve Sara’nın bana olan bağımlılığının farkındaydım. Daha önceki birkaç seansta, seans saatinde orada olmayacağımdan duyduğu korkuyu ve benim orada olacağıma güvenmekte yaşadığı zorluğu birlikte incelemiştik. Bana olan bağımlılığını karakteristik biçimde hızla küçümsüyor, ancak aynı zamanda katkılarımı çok değerli bulduğunu da beni rahatlatırcasına dile getiriyordu.

    İlişkimizdeki bu geçmiş öykü ve özellikle bu seansta getirilen materyal ışığında, Sara’nın bilinçli uğraşını dikkate alarak ve bunun başka ne anlama gelebileceğine dair kendi anlayışımla bağlantı kurarak şu müdahaleyi yaptım: “Annenizin ölüm yıldönümüne yaklaştığımızın farkındayım ve ikimiz de bunun sizi çok kaygılandırdığını biliyoruz. Acaba yaklaşmakta olan aramız [seanslara ara vermek] da sizi kaygılandırıyor olabilir mi, ancak bunu dile getirmek fazla tehlikeli mi geliyor size? Tıpkı bana anlattığınız televizyon programındaki insanların ölüm konuşmalarından kaçınarak sizin deneyiminizi doğrulamaları gibi, sanırım siz de bana bugün “ara konuşmasının” da zor olduğunu söylüyorsunuz.”

    Yorumlarımız, hastanın gelişimsel düzeyine bağlı olarak farklı işlevler görecektir. Bu, bir yorumun zamanlamasıyla ilgili olarak dikkate alınması gereken çok önemli bir husustur. Bir yorumun hasta tarafından özgürleştirici mi yoksa dehşet verici mi deneyimleneceği, büyük ölçüde dilin bedene ve ilkel dürtülere olan bağlarından ne derece özgürleştiğiyle ilgilidir. Ancak dil gerçekten bir gösterenler sistemi hâline geldiğinde yorum yardımcı olabilir. Çok bozulmuş hastalarda, özellikle de sembolik kapasitesi ciddi şekilde zedelenmiş psikotik hastalarda, bir yorum mutlaka bir doğrulanma (validation), kapsanma (containment) ya da anlaşılıyor olma (understanding) deneyimine katkıda bulunmayabilir.

    Dolayısıyla, ne zaman ve neyi yorumlayacağımızı bilmek, hastanın genel ruhsal bozulma düzeyine ve bir seans içindeki değişen zihin durumlarına ilişkin sürekli değerlendirmemize dayanır. Hastayı farkında olmadığı örüntülerin bilincine vardıran bir yorum ile hastanın daha önce var olmayan bir temsili (representation) edinmesine yardımcı olan bir yorum arasında bir ayrım vardır.” (Edgecumbe, 2000: 19). Daha fazla hasar görmüş hastalarda -ki bu kişilerin duygusal deneyimlerini anlamlandırmalarında kendilerine yardım eden bir ötekine dair çok az deneyimleri olmuş ya da hiç deneyimleri olmamış olabilir- bizim çalışmamız çoğu zaman anlamı açığa çıkarmakla ilgili değil, hastaya anlamı bulması ya da kurması konusunda yardımcı olmakla ilgilidir. Yani, bir hastanın belirli bir şekilde neden hissettiğini keşfetmeye başlamadan önce onun ne hissettiğini bulmasına yardımcı oluruz.

    Yorumun Kişilerarası Bağlamı

    Bir yorumun türünü dikkate almadan önce, bu yorumun yapıldığı kişilerarası bağlamın niteliği üzerinde düşünmemiz gerekir. Eğer yorumlamanın işlevlerinden biri, hastanın belirli bir konudaki bakış açısını sorgulamaksa, bu riskli bir stratejidir. İçsel psişik statükonun çekimi oldukça güçlü olabilir ve bu nedenle bir yorum, kırılgan bir dengeyi bozma tehdidi taşıyan istenmeyen bir müdahale olarak deneyimlenebilir. Bu nedenle, yorumların, hastanın bizi faydasız, saldırgan ya da cezalandırıcı olarak deneyimlemesini tolere edebilecek güçlü bir terapötik ittifak bağlamında yapılması tercih edilir. Yine de, aktarım çarpıtmaları nedeniyle hasta bizi destekleyici olmayan biri olarak deneyimleyebilir. Bu tür durumlarda, bu algının yorumlanması, destekleyici bir bağlamı yeniden kurmak açısından önemli olur. Her ilişkide olduğu gibi, terapötik ilişkide de zaman zaman yanlış anlamalar ve uyumsuzluklar yaşanacaktır. Asıl önemli olan, bu tür deneyimlerin üzerine düşünülebilmesi ve sorunların yapıcı bir şekilde atlatılabilmesidir. Onarılabilir kopmaların yaşanması ve telafi edilmesi, terapötik ilişkiyi güçlendirir.

    Yorum Türleri

    Başlıca iki tür analitik yorum vardır: yeniden inşa edici ya da genetik yorumlar4 (reconstructive or genetic interpretations) ve aktarım ya da “şimdi ve burada” yorumları (transference or here-and-now interpretations). Yeniden inşa edici (reconstructive) bir yorum, hastanın duygularına ya da düşüncelerine dikkat çeker; örneğin, bunları gelişimsel kökenleriyle ilişkilendirir (örneğin: “Sanırım eşiniz işiyle ilgili olan biteni sizinle paylaşmadığında öfke hissediyorsunuz, tıpkı çocukken anne babanızın sizi kendi aralarındaki konuşmalarına dahil etmemeleri durumunda hissettiğiniz gibi”). Kleinyen düşünce akımı ana akım psikanalitik uygulamada yerini alana kadar, yeniden inşa edici yorumlar analitik çalışmanın sessiz ve temel unsuru olmuştur (Brenneis, 1999). Daha önce 3. bölümde gördüğümüz gibi, bazı çağdaş yaklaşımlar artık çocukluk olaylarının, geri çağrılması mümkün olmayan erken deneyimlere dayalı olarak şekillenen prosedürler hâline geldiğini öne sürmektedir. Bu bakış açısı, yeniden inşa edici yorumların işlevini ve önceliğini sorgulamıştır.

    4Bunlar bazen aktarım dışı (extra-transference) yorumlar olarak da adlandırılır. Bu terim, aktarım yorumu olmayan her türlü müdahaleyi kapsar.

    Çalışmamızda, davranışlarımızı organize eden ruhsal yapılara (psychic structure) dikkat etmemiz gerekir. Terapötik değişim, bu yapıların oluşumuna katkıda bulunan yaşantılar değil, doğrudan bu yapılar ele alındığında gerçekleşecektir.5 Yorumlamadaki odak, hastanın aktarım ilişkisinde kendini gösteren örüntüleri ya da işlemleridir. Bu tür yorumlar genellikle “şimdi ve burada” ya da aktarım yorumları olarak adlandırılır. Geçmişteki figürlere yapılan göndermeleri içerebilseler de, esas odaklarını terapi odasında gelişmekte olan, terapistle olan mevcut ilişki üzerinde korurlar (bkz. Bölüm 8).

    Aktarımı, hastanın çağrışımlarından, duygulanımlarından ve geçmişi yeniden yaratan ya da yeniden sahneleyen davranışlarından çıkarırız. Günümüzde aktarım, geçmişin birebir bir tekrarı olmaktan ziyade, geçmişten etkilenmiş yeni bir deneyim olarak kabul edilmektedir. Bir aktarım yorumu, hasta-terapist ilişkisine açık bir gönderme yapar ve hastanın ilişki içinde kendini gösteren çatışmalarını açığa çıkarmayı, açıklamayı ve bu çatışmaların keşfini teşvik etmeyi amaçlar. Her ne kadar yorumun odağı hastanın geçmişi olmasa da, aktarım çalışması geçmişin anlaşılmasına götürür; Roys bu durumu şöyle ifade eder:

    Bebeklik dönemine ait kaygıların ve savunmaların yeniden yapılandırılmasına yol açan şey, terapistten gelen entelektüel bir açıklama değil, terapistle yaşanan canlı etkileşimin deneyimlenmesidir.

    (1999: 37)

    Birçok çağdaş yaklaşımda amaç, hastaya gerçekte ne olduğu bakımından bir hakikate (truth) ulaşmak değil, hastanın duygulanımsal deneyimini anlamaktır (Flax, 1981). Bu nedenle, birçok çağdaş terapist, terapötik çabalarını hastanın şu anki (current) kendilik temsillerinin ve ötekilerle ilişkili temsillerinin formülasyonu ve yorumlanmasına odaklar. Bu odaklanma, hastanın geçmişini yeniden yapılandırarak nesnel bir hakikate ulaşılabileceği yanılgısından uzaklaşmayı yansıtır.

    Uygulamada, çok az terapist kendini yalnızca aktarım yorumlarıyla ya da yeniden yapılandırıcı yorumlarla sınırlar; ancak farklı kuram ekollerine özgü olarak vurguda farklılıklar bulunur. Bu iki tür yorumun kullanımı, terapi odasında oldukça farklı deneyimlerin ortaya çıkmasına yol açar. Yeniden yapılandırıcı bir yorum, hastanın davranışlarının kökenlerini kesin biçimde geçmişte konumlandırır. Bu bağlamda, hastanın şu anda hissettiği bir öfke örneğin, terapist tarafından geçmişteki önemli bir figüre yönlendirilebilir; böylece terapist ve hasta, odadaki anlık ve yoğun duygusal bir deneyimden korunmuş olur. Buna karşılık, aktarım yorumu daha cesurdur: Hastayı, ne kadar rahatsız edici ya da üzücü olursa olsun, duygusal tepkisini terapötik ilişkinin doğrudanlığı içinde incelemeye davet eder. Bu anlamda, bir aktarım yorumu, hastanın kaçınmak isteyebileceği duygulanıma daha doğrudan bir maruziyet içerir. Dolayısıyla, terapisti de hastanın gelişen anlatısında doğrudan bir ana karakter (protagonist) hâline getirir. Terapisti, hastanın yönelttiği -terapist için de rahatsız edici olabilecek- duyguların hedefi konumuna yerleştirir. Gerçekten de, Waska şu gözlemde bulunur:

    Pek çok hasta ve analist, aktarım fantazilerinin keşfinden kaçınmak için genetik yeniden inşayı (genetic reconstruction), serbest çağrışımı ve rüya anımsamalarını savunma olarak kullanır. Hem hastanın hem de analistin, hastanın fantezi yaşamının merkeziliğine ve bu içsel hareketliliğin terapi ilişkisi içinde nasıl oynandığına sürekli olarak geri dönebilme kapasitesi, tedavinin psikanalitik olarak tanımlanmasını sağlayan şeydir.

    (Waska, 2000: 28)

    Bir diğer yaygın ayrım ise yüzeysel yorumlar (surface interpretation) ile derinlikli yorumlar (depth interpretation) arasındadır. Yüzeysel bir yorum, hastanın bilincine çok yakın olan, yani daha belirgin düzeydeki iletişimle sınırlı kalır. Genel olarak, bu tür bir yoruma karşılık hasta şaşkınlık hissetmektense, terapistin işaret ettiği şeyi -daha önce bilinçli olarak bağlantı kurmamış olsa bile- daha kolay tanıma eğiliminde olur. Hastanın neyi tolere edebileceğinden emin olunamadığı durumlarda, başlangıçta hastanın bilinç düzeyinden en uzak olan, örneğin yıkıcı duygularına ya da fantezilerine dair yorumlardan kaçınmak en iyisidir.

    Derinlikli bir yorum genellikle en eski ve bu nedenle bilinçten en uzak olan unsurların yüzeye çıkarılmasını içerir. Busch (2000), derinlikli bir yorumu yapma zamanına geldiğimizde, bunun hastaya artık pek de “derin” gelmemesi gerektiğini önererek faydalı bir bakış açısı sunar. Ross ise şu şekilde ileri gider:

    Hâlâ bilinçdışı olan çatışmaların yorumlanması -ki bu çatışmalar ancak dolaylı olarak çıkarım yoluyla anlaşılabilir- analizanın zihinsel özerkliğinin ihlalidir; bilinmezliğin yarattığı dehşeti yatıştırmak amacıyla analistin başvurduğu, erken yapılmış şematikleştirmelerdir.

    (Ross, 1999: 98)

    Busch ve Ross, hastanın hızına uyan bir yaklaşımı savunur ve bizi, belirsizliğe karşı bir savunma olarak aşırı yorum yapmanın (over-interpreting) ve anlamı erken atfetmenin tehlikelerine karşı uyarırlar.

    En faydalı yorumlar, hastanın kendisini duygusal olarak anlamlı bir şekilde anlamasına yardımcı olan yorumlardır; entelektüel olarak baştan çıkarıcı olanlar değil. Sözde derin yorumlara sıkça başvuran bir yaklaşım, kendi gündemimizi öncelerken, hastanın herhangi bir anda neyi kaldırabilecek durumda olduğundan uzak kalır.

    Steiner (1993) tarafından yapılan bir diğer klinik olarak faydalı ayrım, “hasta merkezli (patient-centred)” ve “terapist merkezli (therapist-centred)” yorumlar arasında yapılır. Bu ayrım, Steiner’in bazı hastaların anlaşılmak istemelerine rağmen, anlaşılmaya katlanamamalarına ilişkin görüşünü yansıtır. Anlaşılmayı isteyen hasta, kendini keşfetme sürecine aktif olarak katılır. Bu tür bir hasta, hasta merkezli yorumlardan yararlanabilir. Bu tür yorumlar, hastanın yaptığı ya da düşündüğü şeylere odaklanır ve onun terapiste yönelik yansıtmalarını hastanın fark etmesini sağlar. Bu tür yorumlar, hastayı terapist üzerinde bir etkisi olduğunu kabul etmeye davet eder:

    Sorumluluk, depresif anksiyeteyi tetikleyen temel bir etkendir ve hastanın fantezideki rolüne yönelik yorum yapılmadan önce, bu konunun bir dereceye kadar işlenmiş olması gerekebilir. Yani, hastanın analistin zihni üzerindeki sorumluluğu, suçluluk ve suçlanma hislerini tetikler ve bu da cezalandırılmayı hak ettiği duygusunu içerebilir.

    (Hinshelwood, 1999: 804)

    Buna karşılık, Steiner’a göre yalnızca anlaşılmak isteyen hasta, terapisti istenmeyen düşünce ve duyguları boşaltmak için kullanır ancak bu yansıtmaları yorumlar yoluyla geri alamaz. Eğer hasta kendini anlama sürecine tahammül edemiyorsa, Steiner terapist-merkezli yorumların kullanılmasını önerir. Bu tür yorumlar, hastanın terapistin zihninde neler olup bittiğine dair görüşüne ya da fantezisine odaklanır (örneğin, “Beni … şeklinde deneyimliyorsunuz” ya da “Benim … hissedeceğimden korkuyorsunuz” gibi). Bu tür yorumların daha kapsayıcı (containing) bir işlevi vardır.

    Tablo 6.3, bir yorum yapmaya nasıl yaklaşılacağına dair temel noktaları özetlemektedir. Kendimi tekrar etme pahasına, yorum yaparken öncelikli kaygımız, hastanın yorum anındaki zihin durumunu ve bunun, söyleyeceklerimize olan açıklığı açısından ne anlama geldiğini değerlendirmektir. Paranoid anksiyetelerin etkisi altındaki bir hasta, sözümona hasta merkezli bir yorumla başa çıkmakta zorlanacaktır; ancak aynı hasta, daha depresif anksiyetelerle temas hâlindeyken bu tür bir yorumdan yararlanabilir.

    Tablo 6.3 Yorum yapma işine (task) nasıl yaklaşılacağına dair yönergeler


    • Bir yorumun ilk aşaması, hastanın öznel yaşantısının açıklığa kavuşturulmasıdır.
    • İkinci aşama, hastanın henüz farkında olmayabileceği ve/veya farkına varmaktan kaçınabileceği şeyin yorumlanmasını içerir.
    • Bir yorumu dile getirirken hastanın ruh hâli önemli bir etkendir: Kendinize, hastanın neyi bilmeyi kaldırabileceğini sorun.
    • Yorum hastaya ulaşabilmelidir: kişilik örgütlenme düzeyi dikkate alınmalıdır.
    • Yorumun odak noktası, aktarım yorumları ya da aktarım dışı yorumlar olmasından bağımsız olarak, en yoğun duygulanımın yüklü olduğu materyal olmalıdır.
    • Kişilerarası bağlamı dikkate alın: iyi bir terapötik ittifak bağlamında yorum yapmak daha az risklidir.
    • Terapi sürecinin başlarında yapılan yorumlar dikkatli bir şekilde ve yalnızca tahmine değil, bazı kanıtlara dayalı olarak sunulmalıdır.
    • Genel bir kural olarak, hastanın farkındalığı dışında kalan ve genellikle sizin de bilgi sahibi olmadığınız konular hakkında ayrıntılı genetik yeniden yapılandırmalardan kaçının. Bunun yerine, terapötik ilişkide ortaya çıkan şu anki çatışmalara ve örüntülere odaklanmak çok daha güvenilir ve verimlidir.
    • Hem aktarım yorumlarını hem de yeniden yapılandırıcı yorumları nasıl kullandığınızı gözlemleyin. Tarihsel yeniden yapılandırma, mevcut durumu savunmacı bir şekilde kaçınmak için kullanılabilir.

    Yorum: Hastanın Deneyimi

    Yardım istemek karmaşık bir psikolojik süreçtir: Yardıma ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmeyi, dolayısıyla kırılgan olduğumuzu ve bu nedenle bize yardım eden kişilere karşı bazı önemli açılardan bağımlı olduğumuzu kabullenmeyi gerektirir. Bu kişiler ise bizim her şeyi kontrol edebildiğimiz, her şeye kadir olduğumuz (omnipotent) alanımızın dışında yer alırlar. Kendimizi anlayamadan önce bir başkası tarafından anlaşılmak her zaman destekleyici bir deneyim olarak algılanmaz. Bazı hastalar için bu, onların birer başarısız, zayıf ya da bağımlı olduklarının kanıtıdır ve bu nedenle özünde potansiyel olarak aşağılayıcı bir deneyimdir (Mollon, 2002). Terapi süreci bu nedenle, bazı hastalar tarafından zayıflık ya da yetersizlik itirafı olarak görülerek utanç verici bir deneyim olarak yaşanabilir; bu da kırılgan bir ruhsal dengeyi tehdit edebilir. Hastanın bir yorumu deneyimleme biçimi, büyük olasılıkla, yorumun yapıldığı andaki ruh hali ve baskın kendilik temsilini (self-representation) yansıtacaktır.

    Analiz etmek (analysing), bir şeyi bileşen parçalarına ayırmak anlamına gelir. Yorum ise bu süreçte ortaya çıkanları anlamlandırmaya çalışır. Bu nedenle, hasta açısından kendisine hoşuna gitmeyebilecek ve hatta utanç verici bulabileceği bir benlik versiyonunun sunulduğu bir ifşa deneyimi olabilir. Utanç deneyimleri, beklediğimizden farklı bir şekilde algılandığımızın ani farkındalığıyla ortaya çıkar. Bir utanç deneyiminde, bilinçte (awareness) bir ayrım (split) vardır (Spiegel ve ark., 2000): kendilik (self) yetersiz, çaresiz, şaşkın ve korunmasız olarak deneyimlenir, ve utandıran öteki (shaming other) ise sanki kendiliğin içindeymiş gibi, yargılayıcı ve baskın olarak deneyimlenir.

    Bir yorumu dile getirdiğimizde, niyetimiz hastanın kendisiyle ilgili olarak ona fayda sağlayacak bir şeyi anlamasına yardımcı olmaktır. Ne var ki, konuştuğumuzda hastanın ne duyduğunu ve bunun bizim kastettiğimiz şey olup olmadığını asla tam olarak bilemeyiz. Biz hastanın sözel olmayan davranışlarını nasıl dinliyorsak, hasta da bizimkini öyle dinler. Bazen hasta, niyetlerimizi “yanlış duyabilir”; bazen de, bizim bile farkında olmadığımız ama gerçekte bir doğruluk payı taşıyan niyetlerimizi “doğru duyabilir”. Hastalarımız çoğu zaman en iyi süpervizörlerimiz olurlar. Görüşmede hasta koltuğunun arkasında oturuyor olsak bile, hastanın duyduğu şeyler -örneğin huzursuzluğumuz ya da ses tonumuz- doğru ya da yanlış bir şekilde, sıkılma, ilgisizlik ya da eleştirel yargılama işareti olarak yorumlanabilir.

    Bir yorum bir hipotezdir, ancak hasta tarafından bir eylem olarak (örneğin terapistin hastaya bir şey yaptığı) deneyimlenebilir. Bu nedenle, yorumlar bir saldırı ya da istilaymış gibi algılanabilir ve savunulması gereken bir şey haline gelebilir. Özellikle bir şekilde istismar yaşamış hastalarla çalışırken bu durumu dikkate almak büyük önem taşır. Çünkü yorum yapmak, hastanın zihin içeriğini dışsallaştırmak ve dolayısıyla ifşa etmek anlamına gelir; bu da terapistin hastanın zihnine girmesi gibi algılanabilir. Daha ağır ruhsal bozuklukları olan hastalarda bu durum şiddetli bir tepkiyi tetikleyebilir; bu tepki her zaman doğrudan terapiste yöneltilmeyebilir, başka birine yönelmiş şekilde ortaya çıkabilir.

    Hastanın bir yorumu nasıl deneyimleyeceği, en azından kısmen, bizden ne beklediğine bağlıdır. Steiner’in (1993) belirttiği gibi, kendini anlamayı aramayan hastalar için terapistin rolü, bilmenin yükünü taşımaktır. Hastaya onun rahatsız edici zihin durumunu geri yansıtan yorumlar -yani hasta merkezli yorumlar- hasta tarafından yatıştırıcı değil, yük gibi deneyimlenebilir. Sınırda kişilik örgütlenmesi gibi daha bozulmuş yapıdaki hastalar, yorum yapma eyleminin kişilerarası boyutunun önemine dikkatimizi çekerler. Bu tür hastalar nesnelerine güven duymazlar. Nesnelerinin kendilerini anlayacağına dair çok az güvenleri vardır ya da hiç yoktur; bu nedenle, onları anlamaya çalışan bir terapiste karşı savunmacı bir biçimde düşmanca duygular besleyebilirler. Utanca dayalı deneyimlerin hastanın iç dünyasında baskın olduğu durumlarda, bir yorum istikrarsızlaştırıcı olabilir -kırılgan bir kendilik için potansiyel bir tehdit oluşturabilir. Bu tür bir hastanın ihtiyaç duyduğu müdahalenin temel unsurlarından biri, çerçevenin güvenli ve tutarlı olmasıdır. Bu hastalar için uzun bir süre boyunca her hafta aynı saatte seansa gelmek, yönetebilecekleri tek şey olabilir.

    Yorum yapma eyleminin kendisi, hastaya bizim onunkinden farklı düşüncelere sahip, ayrı bir zihnimiz olduğunu iletir. Bu farklılık hatırlatması bazı hastalar için katlanılamaz olabilir. Britton (1998), terapistin yorumlar üretmesinin, hasta tarafından acı verici, hatta katlanılamaz bir ayrılık/farklılık olarak deneyimlenebileceğini öne sürer; bu da hasta ile terapist arasında bir ve aynı olunduğu yönündeki yanılsamayı sarsar. Britton burada, bazı hastaların üçlü ilişkilerle ilgili yaşadıkları zorluklara değinmektedir; bu tür hastalar için yorum, terapistin kendi düşünceleriyle meşgul olması -adeta bir çift ilişkisindeymiş gibi- ve hastayı dışarda bırakması olarak deneyimlenir. Düşüncelerimizi dile getirdiğimizde, hasta tarafından şu şekilde deneyimlenebiliriz:

    ya hastanın en içsel kendiliğine müdahale eden ya da hastayı kendi öznel psişik bağlamından çıkarıp analistin kendi bağlamına çeken bir baba olarak.

    (Britton, 1998: 49)

    Özellikle aktarım yorumu, bizi hastadan ayrı bir dış nesne olarak sahneye sokar ve bu da hastaya, terapistin onun tümgüçlü denetim alanı içinde olmadığını hatırlatır. Benzer bir çizgide, Kernberg (2000), terapistin yorumlayıcı işlevini “dışlanmış üçüncü taraf (the excluded third party)” olarak görür. Kernberg’e göre, yorum vererek terapist, Ödipal öncesi, simbiyotik anne-bebek ilişkisini bozan Ödipal babanın rolünü yeniden canlandırır. Terapistin yorumu, üçüncü konumun (third position) bir yansımasıdır; hasta ile terapist arasındaki aktarım ve karşıaktarım karmaşıklıklarının (entanglement) simbiyotik doğasına üçgenleme (triangulation) unsurunu getirir:

    Hasta kendi iletişimleri (communication) üzerine düşündüğünde ve analist bir yorum sunduğunda, o her zaman babanın adını taşır: arzunun ve savunmanın kesintisiz akışını bozan dış unsur.

    (Bollas, 1996: 3)

    Yorum her zaman terapötik süreci desteklemez. Hem hasta hem de terapist tarafından savunmacı bir şekilde de kullanılabilir. Terapistin yorumu ve hastanın buna verdiği yanıt, Britton’un (1998: 94) ifadesiyle, yalnızca “ortak bir bertaraf etme aracı” olabilir; yani yorum, her iki tarafın da terapi çalışmasını yürüttüklerine dair entelektüel bir güvence yaratma çabasıdır -oysa gerçekte, aktarımda rahatsız edici bir şeyi kaçınmaktadırlar. Anlama yanılsaması, anlamamanın verdiği acıya karşı bir savunma olarak sürdürülebilir. Fikirler ya da bir anlatı inşası, güvence sağlamak amacıyla kullanılabilir:

    Bir yorum, sorgulamadan çok güvenlik arayışının aracı hâline gelebilir ve sürekliliği, doğruluğundan daha çok değer görebilir.

    (Britton, 1998: 106)

    Britton çok önemli bir gözlemde bulunmaktadır; çünkü anlama arayışının potansiyel olarak savunmaya yönelik işlevini göz ardı etmek fazlasıyla kolaydır.

    Hastamızın ıkıntı verici yaşam öyküsünde tutarlılığı yeniden tesis etme arzumuz içinde, anlayıştaki boşlukları doldurmak ve zaman zaman ıstırap verici olan açık uçlu keşif sürecini sonlandırmak için yorumları kullanabiliriz.

    Sonuç: Yorumlamanın Sınırları

    Bu bölüm boyunca defalarca vurguladığım gibi, bir yorum bir hipotezdir. Bu anlamda, elimizdeki bilgiler ışığında, belirli bir anda bir hasta hakkında elimizden gelen en iyi tahmindir. Burada bilgi (knowledge) terimini kasten kışkırtıcı bir şekilde kullanıyorum; zira hastanın anlatısından işittiklerimizi kendi kişiliklerimiz, kendi kör noktalarımız ve dokunulmaz alanlarımız ve ayrıca kuramsal bağlılıklarımız aracılığıyla süzerek algılarız ve dolayısıyla ulaştığımız bilgi de bu süzgeçlerden geçer. Meissner şöyle öne sürmektedir:

    Dinleme, işitmenin koşullarıyla sınırlıdır -yani, bir başkasının zihinsel yaşantısına erişimimiz, dış davranışlarla iletilen öznel deneyimin işitilebilir ifadeleriyle kısıtlıdır. Başkasının öznelliğine doğrudan ya da dolaysız bir erişimimiz yoktur: bu öznelliği yalnızca dışsal ifadelerinden çıkarım yaparak okuyabiliriz.

    (2000: 326)

    Yorumlama öznel bir eylemdir. Bunu unutuvermek kolaydır. Hepimiz, hastayı kendi düşünsel kalıbımıza uydurmaya çalışırken “bir hipoteze bağlanabiliriz (married to a hypothesis).”

    İyi bir Skinnercı bize şunu hatırlatacaktır: Psikanalitik malzemenin yorumcusu aralıklı pekiştirme programı üzerindedir ve bu nedenle, çok sayıda potansiyel çürütücü denemeye rağmen, sözel davranışı ve inanç sistemi sürdürülmeye devam eder.

    (Meehl, 1994: 31, akt. Pine, 1998)

    Analitik çalışmada, yanlış anlama ya da hatalı çıkarım ve dolayısıyla hatalı sonuçlara varma olasılığı kayda değerdir. Psikanalitik çalışmaya ne kadar çok dâhil olursak, zihinle ilgili konularda hiçbir şeyin mutlak bir kesinlikle ifade edilemeyeceğini ve her keşfin yalnızca daha fazla soruyu ortaya çıkardığını o kadar çok takdir etmeyi öğreniriz.

    Eğer yorumlar kaçınılmaz olarak öznel eylemler ise, o halde yorumlarımızın doğru olup olmadığını nasıl anlarız? Doğruluğu, yorumun gerçeği yansıtıp yansıtmadığına göre mi değerlendiririz, yoksa Frosh’un (1997b) önerdiği gibi, yorumun değeri etkilerinde mi yatar ve bu değer doğruluğuna bağlı olmak zorunda değil midir? Bu tür sorular bizi kaçınılmaz olarak, yorumlar, olguların açığa çıkmasına mı yoksa yeni bir anlatının yaratılmasına mı yol açar sorusunu düşünmeye sevk eder.

    Geleneksel olarak, bir yorumun geçerliliğinin, hastanın serbest çağrışımlarında yeni anıların ya da duygulanımların ortaya çıkmasını sağlayarak onun keşif sürecini derinleştirmesiyle mümkün olduğu düşünülmüştür: adeta hasta yorumla birlikte ilerler. Bir yorumun ardından duygulanımın derinleşmesi, genellikle yorumun “doğru bir yolda” olduğunu ve duygusal bir yankı uyandırdığını gösteren iyi bir gösterge olarak kabul edilir. Eğer yorum etkisiz kalır ve hasta onu açımlamazsa, bunu not ederiz ve ya yanlış bir yolda olduğumuzun ya da hastanın yorumu duymaya hazır olmadığının olasılığına açık kalırız.

    Analitik çalışmada, bir yorumun doğrulandığına dair kanıt olarak kabul ettiğimiz şey, önemli ölçüde tartışmaya açıktır. Hastanın söylediklerimizi kullanabiliyor olması, bir yorumun doğruluğunun kanıtı olmak zorunda değildir. Bazı durumlarda bu, hastanın sadece uyum gösterme eğilimini ve bizi memnun etme arzusunu yansıtıyor olabilir:

    İlksel nesneden onay alma arzusu ile yanlış anlaşılma korkusu bir aradaysa, analizde ısrarlı ve umutsuz bir uzlaşma ihtiyacı ve anlaşmazlığın yok edilmesi söz konusudur.

    (Britton, 1998: 57)

    Bu soruların hak ettiği türden bir tartışmaya girmek, bu bölümün kapsamını aşmaktadır. Bu konular Frosh (1997b) tarafından etkileyici bir biçimde ele alınmıştır. Benim bu soruyu gündeme getirmekteki amacım, yalnızca yorumlamanın tanımı gereği öznel bir eylem olduğunu yeniden vurgulamak ve bu nedenle dikkatli ilerlememiz, hastanın yorumla hemfikir ya da yoruma karşıt olmasının bize onun doğruluğu ve/veya yararlılığı hakkında çok az şey söyleyebileceği olasılığına açık kalmamız gerektiğini hatırlatmaktır. Bu durumun yalnızca psikanalitik yaklaşımlara değil, tüm terapi yaklaşımlarına özgü bir sorun olduğunu belirtmekte fayda vardır.

    Yorumlarımızı nasıl değerlendirdiğimizle ilgilenmemiz gerektiği gibi, yorumların değişim için başlıca araç olup olmadığını da kendimize sormamız yerinde olacaktır. Psişik değişim -2. Bölümde öne sürüldüğü gibi- örtükleşmiş işlemlerin sözel olarak dile getirilmesine indirgenemiyorsa, ister yeniden yapılandırıcı yorumlar ister aktarım yorumları olsun, yorumlar hastalarımıza yardımcı olmak için elimizdeki tek ya da hatta birincil araç olma niteliğini büyük olasılıkla taşımaz. Hastalarımızla birlikte olma biçimlerimiz -ki bunlar çoğu zaman örtüktür ve belki de hiçbir zaman dil aracılığıyla tam olarak ifade edilemez- hastaya, başkasıyla birlikte olmanın yeni bir deneyimini sunabilir. Bu deneyim, kendilik ve ötekine dair içsel beklentilerin yeniden işlenmesine katkıda bulunabilir ve örtük ilişkisel işlemler düzeyinde ince ama nihayetinde anlamlı değişimlere yol açabilir. Terapi tarzına ve kişiliğe en az teknik kadar bağlı olan, nicel olarak ölçülemeyen ve öğretmesi güç bu nitel yönler, terapötik sürecin sonucu üzerinde belirleyici olabilecek önemli değişkenler olarak öne çıkabilir.

  • Değerlendirme ve Formülasyon (5. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin 5. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Çoğu psikanalitik terapist, resmi psikiyatrik tanıya haklı bir şüpheyle yaklaşır. Psikanalitik terapistler, bu tür bir tanının psikoterapiye uygunluğu belirlemek için yetersiz olduğunu düşünürler. Bunun nedeni, klinik deneyimlerin, yalnızca açık sorunlara [manifest problems] dayanarak bir tanı koymanın anlamsız olduğunu defalarca göstermiş olmasıdır. Psikiyatri ve davranış psikolojisini destekleyen hastalık ve davranış modeli, bir semptom veya davranışsal soruna yol açan altta yatan bir bozukluğu [disturbance] varsayar. Bu modele göre, bu bozukluk birincil olarak kabul edilir ve yaşamda ortaya çıkan ikincil sorunlar, semptom ya da davranışın kendisinin tedavisiyle ele alınabilir. Buna karşılık, psikanalitik uygulayıcılar, bir semptomun ya da bozukluğun [symptom or disorder] neden değil ikincil bir etki olduğunu varsayarlar. Bu durum, hasta [patient] bilinç düzeyinde farkında olmasa bile, o dönemde çatışma halinde olan psikolojik süreçlerinin bir sonucu olarak görülür. Birçok durumda, yönlendirmeye/sevke [referral] yol açan açık sorun, daha karmaşık başka zorlukları maskelemektedir.

    Psikanalitik yaklaşımın formülasyondaki güçlü yönlerinden biri, kişilik yapısına [personality structure] verdiği değerde yatmaktadır. Hastanın semptomlarına ek olarak zorluklarına dair anlamlı bir formülasyon oluşturmak istiyorsak, bu semptomların kimin üzerinde ortaya çıktığını dikkate almamız gerekir. Başka bir deyişle, kişinin karakterini göz önünde bulundurmamız gereklidir. Örneğin, narsisistik kişiliğe sahip bir bireyde panik ataklar, karakterolojik olarak kaygılı bir kişidekinden çok farklı bir şekilde yaşanır. Bu nedenle, psikanalitik bir değerlendirmenin amacı, psikiyatrik anlamda bir tanı koymak değil, problemi dinamik terimlerle formüle etmektir. Resmi psikiyatrik tanı, [psikanalitik] değerlendirme sürecinin bir parçası olabilir, ancak genellikle değerlendirmenin birincil amacı değildir.

    Bu bölümde, bir kişinin dinamik işleyişi [dynamic functioning] hakkında gerekli bilgileri sağlayan ve bir değerlendirme sırasında avantajlı bir şekilde araştırılabilecek hastanın temel işlev alanlarını gözden geçireceğiz.1 [1Burada sunulan çerçeve, bağlayıcı olarak görülmemelidir. Sadece benim değerlendirmeye yönelik kişisel yaklaşımımı yansıtmaktadır.] Değerlendirmelerin nasıl yapıldığı, büyük olasılıkla, terapistler arasındaki, zihne ve psikoterapi sürecine dair açık ve örtük teorilerindeki bireysel farklılıkları, ayrıca kişilik farklılıklarını yansıtır. Değerlendirmeleri gerçekleştirmek için doğru ya da yanlış bir yol yoktur. Bu gerçek, değerlendirme gibi karmaşık bir görevle mücadele ederken sizi ya rahatlatacak ya da daha fazla paniğe sevk edecektir.

    Kanıta Dayalı Uygulama Çağında Değerlendirme

    Bolluk çağında, psikoterapi için değerlendirme konusu yoğun tartışmalara yol açmıştır. Bu kadar çok terapi yaklaşımı arasından seçim yapma imkânıyla, belirli bir problem için hangi yaklaşımın en iyi sonuç verdiği sorusu artık göz ardı edilemez hale gelmiştir. Ne yazık ki, bir endüstri olarak psikoterapinin büyümesi, araştırmaların hızını fazlasıyla aşmıştır. Terapötik sürecin sonucu etkileyen yönleri hakkında, özellikle iyi bir terapötik ittifak [therapeutic alliance] ile olumlu sonuç arasındaki bağı vurgulayan araştırmalar sayesinde artık bir miktar bilgiye sahip olsak da, hâlâ nispeten az şey biliyoruz. Değerlendirme üzerine yapılan literatür incelendiğinde bu bilgi eksikliği çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Değerlendirme [assessment] kelimesi bilimsel bir titizlik çağrıştırsa da, aslında bilimden çok sezgiye dayanan, terapistin teorik bağlılıklarıyla sınırlı ve özellikle kamu sağlık hizmetleri bağlamında sınırlı kaynakların gerçekleriyle kısıtlanmış bir süreçtir.2 [2Kamu tarafından finanse edilen hizmetlerde, birçok terapist, sınırlı sayıda terapi modeli seçeneği ve uzun bekleme listeleri gölgesinde, hasta için en faydalı olanın ne olacağına dair kararlar almak zorunda kalmaktadır.]

    Psikoterapinin sonuçlarına yönelik araştırma ilgisinin artmasından ve başvuru nedeni/tanı ile tedavi yöntemi arasındaki uyumu ampirik olarak incelemeye yönelik çabalardan önce (bkz. Roth & Fonagy, 1996), hastalara çoğu zaman idealde kendilerine yardımcı olabilecek olan değil, terapistin ya da bağlı olduğu kurumun sunabildiği şey öneriliyordu. Kanıta dayalı uygulamaya yönelik eğilim, birçok uygulayıcıyı, belirli bir tanı grubuna yönelik hangi tedavinin en iyi çalıştığını belirlemek için araştırmaları rehber olarak kullanmaya teşvik etmiştir. Bu tür bir rehberlik faydalı olsa da ve hastaların problemlerini formüle ederken ve tedavi müdahalelerine karar verirken dikkate alınması gerekse de, özellikle psikanalitik uygulayıcılar arasında bu yaklaşımın sınırlılıkları da kabul edilmektedir. Bunun nedeni, “depresyon” veya “anksiyete” gibi tanılarla başvuran bir hastayı gördüğümüzde, hastanın zorluklarının bireysel formülasyonunun, ihtiyaç duyduğu ve kullanabileceği yardımı belirlemede resmi tanıdan çok daha güvenilir bir rehber olma olasılığıdır.

    Günümüzde kanıta dayalı uygulamalara verilen önem, özellikle sağlık hizmetleri ortamında çalışan birçok terapistin çalışmalarını zorlamaktadır. Finansman artık büyük ölçüde biriken kanıt temeline bağlıdır ve önemli tedavi kararları, zaman zaman günlük klinik uygulamanın gerçekliğini yeterince yansıtmayan araştırma çalışmalarıyla şekillenmektedir. Sonuç araştırmalarının “altın standardı [gold standard]” olarak kabul edilen randomize kontrollü etkililik çalışmaları [randomised controlled effectiveness trials (RCTs)] kapsamında seçilen hasta popülasyonları, genellikle klinisyenlerin günlük uygulamalarında karşılaştıkları karmaşık vakalarla pek az benzerlik göstermektedir. Bu vakalarda, eksen 1 (Axis 1) bozuklukları (DSM-IV), karakterolojik bozukluklar olan eksen 2 (Axis 2) bozukluklarıyla sıklıkla bir arada bulunur ve bu durum, en yetkin terapötik çabaları bile sıklıkla baltalar.

    Araştırmaların sınırlılıkları göz ardı edilmemeli ancak araştırma kanıtlarını görmezden gelmek de teşvik edilmemelidir. Örneğin, bilişsel davranışçı terapinin [cognitive behaviour therapy] panik bozukluğu tedavisinde etkili olduğu gösterilmişse, panik atağı yaşayan bir hastaya neden psikanalitik terapi önerdiğimizi kendimize sormamız gerekir. Başka bir deyişle, kanıta dayalı bir yaklaşımın faydası, kararlarımızı gerekçelendirme ihtiyacını hatırlatmasıdır. Bu yaklaşım, genellikle örtük olan şeyleri açık hale getirmemizi zorunlu kılar. Bu önemlidir, çünkü örtük olan şeyler, bilinçdışımızın [unconscious] değişkenliklerine karşı savunmasızdır ve bu, karar verme sürecinde en güvenilir rehber değildir. Yine de, bir başkasının zihnini anlamak gibi karmaşık bir süreçle uğraşırken, araştırma kanıtları en önemli veya tek kriter olarak alınmamalıdır. Bunun yerine, hasta ile odadaki deneyimimiz, hastanın müdahalelerimize verdiği tepkiler ve psikanalitik terapide iyi bir sonuçla en sık ilişkilendirilen psikolojik ve sosyal faktörlere dair birikmiş klinik kanıtlarla birlikte değerlendirilmelidir.

    Değerlendirmenin Amaçları

    Kanıta dayalı uygulama [evidence-based practice], önemli bir konuyu, yani genel değerlendirme ile tek bir modele dayalı değerlendirme arasındaki karmaşık soruyu gündeme getirmiştir. Eğer bir hasta terapi için değerlendiriliyorsa, katı bir şekilde ifade etmek gerekirse, kendi yaklaşımımızın hastanın ihtiyaçlarına en uygun olmayabileceği olasılığını göz önünde bulundurarak hastaya yaklaşmamız gerekir. Her terapötik modeli öğrenmek mümkün olmasa da, psikoterapi için değerlendirme yapmak oldukça uzmanlık gerektiren bir iştir. Bu, farklı terapötik modaliteler hakkında kapsamlı bilgi, nasıl çalıştıkları, hastadan hangi talepleri bekledikleri ve belirli problemleri tedavi etmede etkili olup olmadıkları hakkında bilgi gerektirir. Kendi değerlendirme tarzımız psikanalitik düşünceyle şekillense bile, eğer hasta özel olarak bu tür bir terapi için yönlendirilmemişse, yapılan değerlendirmenin, psikanalitik terapi dışındaki bir yaklaşımın gerekebileceği olasılığına terapistin açık olduğunu yansıtması gerekir. Bu, bir zorluk oluşturur çünkü geleneksel bir psikanalitik değerlendirmenin, farklı terapötik modalitelerin uygunluğunu düşünceli bir şekilde değerlendirmek için gerekli olabilecek bilgi yelpazesini sağlama olasılığı düşüktür. Örneğin, bir aile terapisti, aile yapısı hakkında daha fazla bilgiyle ilgilenebilir; bir bilişsel terapist, panik atak sırasında hastanın bilişleriyle ilgili bilgi isteyebilir; bir psikanalitik terapist ise değerlendirmesini karşıaktarım [countertransference] tepkilerine odaklayabilir ve hastanın dış yaşamı hakkında nispeten az bilgi toplayabilir. Birincil teorik yönelimimize bağlı olarak, her birimiz değerlendirme durumuna farklı bir vurgu ile yaklaşır ve değerlendirme içeriğini farklı bir şekilde rapor ederiz. Bu bölüm, özellikle psikodinamik bir değerlendirme üzerine odaklandığı için, bu önemli konuyu vurguluyorum ancak burada genel bir değerlendirmenin bileşenlerini incelemeyeceğiz.

    Psikodinamik değerlendirmenin zorluğu, çift yönlü görevini yansıtır:

    • Hastanın psikanalitik bir yaklaşımla yardım alıp alamayacağına dair bilinçli bir karar vermemizi sağlamak.
    • Hastanın bu yaklaşımı deneyimleyerek bir fikir edinmesini ve bu yöntemi kullanmak isteyip istemediğine karar vermesini sağlamak.

    Özel pratikte, çoğu terapist kendi yaklaşımlarının uygun olduğu durumlarda kendilerine yönlendirilen hastaları görürler. Öte yandan, Ulusal Sağlık Hizmeti’nde (NHS) çalışanlar, başka bir meslektaşı tarafından tedavi edilecek hastaları değerlendirebilirler. Bu tür durumlarda değerlendirme görevi daha hassastır, çünkü transferansın [transference] yönetilmesi ve kontrol altında tutulması gerekir. Hastanın bu ilk transferansın yoğunluğunu tedaviyi yürütecek terapiste aktarması gerekeceği dikkate alınmalıdır.

    Hastadan elde ettiğimiz bilgileri, psikanalitik terapinin uygunluğu ya da uygun olmadığı konusunda bazı sonuçlara ulaşmamızı sağlayacak şekilde sindirip yapılandırmamız gerekir. Hastanın anlatısında önemli gördüğümüz olgular, bir hipotezde bir araya getirilir. Kaçınılmaz olarak, topladığımız bilgileri yapılandırıp kategorize etmeye çalışırken, bunu kendi teorilerimizin ışığında yaparız. Benimsediğimiz teoriler, bizi belirli olgulara karşı eğilimli hale getirir ve bazı sorgulama yollarını takip ederken diğerlerini dışlamamıza neden olur. Hepimiz değerlendirme durumuna, hastanın söylediklerini, söylemediklerini ya da yalnızca ima ettiklerini filtreleme şeklimizi yapılandıran örtük kategorilerle yaklaşırız. Bu nedenle, iki terapist, her ikisi de psikanalitik eğitim almış olsa bile, bağlı oldukları psikanaliz ekolüne bağlı olarak, hastanın işlevselliğinin farklı yönlerini ortaya çıkarabilir ve raporlayabilir.

    Değerlendirmeler geleneksel olarak doğrudan terapiden ayrıştırılır. Ancak, çoğu zaman hasta için derin bir anlam taşırlar. Değerlendirme süreci genellikle bir tür terapi önerisine yol açsa da, kimi zaman bu süreç kendi başına bir amaç olabilir; hastaya içinde bulunduğu çıkmazı değerlendirme ve süregiden bir psikoterapiye ihtiyaç duymaksızın bu çıkmazdan ilerleme imkânı tanıyan benzersiz bir alan sunabilir.

    Terapiyi çok az deneyimlemiş ya da hiç deneyimlememiş hastalar için, değerlendirme kritik bir karşılaşmadır. Bu süreç, değerlendiricinin sorunu doğru bir şekilde tanımlaması için bir fırsat olduğu kadar, hastaya gelecekte farklı bir şeylerin mümkün olabileceğine dair biraz rahatlama veya umut sunar. Aynı zamanda, hastanın psikanalitik terapide bulunmanın nasıl bir his olduğunu deneyimlediği ilk karşılaşmadır. Değerlendirme bu nedenle, takip edecek sürecin temelini oluşturur ve hastanın yardım teklifini kabul edip etmeyeceğini etkileyen önemli bir dönüm noktasıdır. Bu anlamda, değerlendirici olarak, hastanın mevcut ve gelecekteki psikolojik iyilik hali üzerinde büyük bir sorumluluk taşıyoruz. Bilimimiz tam anlamıyla kesin olmayabilir -ya da belki hiç bilim olarak kabul edilmeyebilir- ancak rolümüz yine de hastanın hayatında önemli bir fark yaratabilir. Kendimizi her şeye kadir bir konuma yerleştirmeyi teşvik etmek istemediğim gibi, psikoterapinin tüm sorunları çözebileceğini de önermiyorum. Sadece, bize başvuran bir hasta karşısındaki sorumluluğumuzun, bir tıp doktorunun fiziksel bir hastalığın varlığını teşhis etmesi veya edememesi durumundaki sorumluluktan farklı olmadığını vurgulamak istiyorum.

    Giriş: Değerlendirme İçin Sınırların Belirlenmesi

    Değerlendirme rolümüzde, hastanın kendisini olduğu gibi gösterebilmesi için en iyi koşulları oluşturarak, sorunlarını değerlendirmeyi ve onu uygun bir yardım yönüne yönlendirmeyi hedefleriz. Buna uygun olarak, değerlendirme tarzımız dikkate alınmaya değerdir. Psikanalitik terapistler, değerlendirmelere tek tip bir şekilde yaklaşmazlar. Bazı klinisyenler, hastaya ne beklendiği hakkında çok az ipucu veren yapılandırılmamış bir yaklaşım bağlamında, daha mesafeli bir duruş sergilemeyi savunurlar. Bu tarz bir değerlendirme, hastayı değerlendirme amacına en az şekilde yönlendirecektir, hatta hiç yönlendirmeyecektir. Milton, böyle bir yaklaşımı şu şekilde tanımlar:

    “… başlangıçta teknik olarak sıradan bir analitik oturuma benzer. Hasta, nazik ama ciddi bir şekilde karşılanır ve en başından itibaren yoğun bir incelemeye tabi tutulur; minimum düzeyde talimat verilerek veya ‘rahatlatıcı’ olarak tanımlanabilecek önlemler alınmadan… Örneğin otomatik sosyal tepkiler, gülümsemeler dahil, verilmez” (1997: 48).

    Bu tür bir yaklaşımın genellikle dile getirilen gerekçesi, hastanın daha ilkel kaygılarını [primitive anxieties] çok hızlı bir şekilde ortaya çıkarmasıdır. Bu, gerçekten de genellikle doğru olabilir. Değerlendirme sırasında neler olabileceği hakkında çok az bilgiye sahip olan ve ilk kez bir terapistle görüşmeye gelen bir hasta, kendisini “ciddi” bir şekilde karşılayan ve profesyonel bir kişiden beklemesi muhtemel olan sıradan sosyal tepkilerden özellikle kaçınan biriyle karşılaştığında hızla kaygı duyabilir ve belki biraz paranoyak hissedebilir. Bu, riskli bir yaklaşımdır, çünkü bu deneyimden dolayı aşırı derecede baskı altında hisseden bazı hastaları yabancılaştırabilir ve psikoterapi teklifini devam etmeme kararı almalarına yol açabilir.

    Yapılandırılmamış değerlendirme yaklaşımı yüksek riskli bir seçenek olsa da, bazı belirgin avantajlar sunar. Seansa daha az yapılandırma dayatıldıkça, hastanın bilinçdışı istekleri ve kaygıları, terapistin yönlendirmesi olmaksızın hastanın anlattığı hikayeler aracılığıyla kendini daha kolay gösterir. Bu tür bir değerlendirmeye giren hasta, analitik alanın nasıl bir his olduğunu iyi bir şekilde deneyimleyebilir. Hastanın bu alana tepkisi, terapiste psikanalitik bir yaklaşımın uygun olup olmadığı konusunda önemli ipuçları sağlayabilir. Yapıya ve yönlendirmelere iyi yanıt veren bir hasta, yapılandırılmamış bir terapide paralize olmuş ve son derece kaygılı bir hale gelebilir. Değerlendirme aşamasında bu tür bir yaklaşıma maruz kalmadan, hem hasta hem de terapistin analitik bir yaklaşımın uygunluğunu gerçekçi bir şekilde değerlendirmesi zor olabilir.

    Yapılandırılmamış bir yaklaşımın avantajlarını göz ardı etmeden, kendi çalışmamda başlangıç aşamasında aşırı belirsizliğe düşmeden mümkün olduğunca yönlendirici olmayan bir değerlendirme tarzını tercih ediyorum. Bunun nedeni, kaygının hastanın yönetebileceği bir düzeyde tutulması gerektiğine inanıyor olmamdır; aksi takdirde hasta terapiden uzaklaşabilir veya kendisini rahatsız eden şeyler hakkında özgürce konuşamayacak kadar engellenmiş hissedebilir. Kaygı, genellikle paranoyak bir doğada olup, hastayı mevcut göreve yönlendirecek ipuçlarının eksikliğine doğrudan bir yanıt olarak orantılı bir şekilde artar. Mesafeli bir terapistin varlığında hastanın daha paranoyak hissetmesi, hasta hakkında bize pek bir şey söylemez; çünkü az sayıda ipucu olduğunda, çoğu insan nasıl davranacağı konusunda kafa karışıklığı yaşar ve dolayısıyla daha kaygılı hale gelir. Hastayı daha rahat bir duruma getirdiğimizde, belki de hastanın işlevselliğini kapsamlı bir şekilde değerlendiremeyebiliriz. Ancak benim deneyimime göre, değerlendirme çok fazla yönlendirme olmadan hastanın nasıl davrandığını görecek kadar yapılandırılmamış olduğu sürece, tedavi için anlamlı önerilere ulaşmak mümkündür. Üstelik, hastayı tamamen kaybetme riskini de önlemiş oluruz. Nitekim Sullivan (1953), terapistlerin hastalarının “kişilerarası güvenlik” [interpersonal security] ihtiyaçlarına duyarlı olmaları gerektiğini savunmuştur; aşırı derecede mesafeli ve iletişimsiz bir terapistin, böyle bir güvenlik duygusunu geliştirmesi pek olası değildir.

    Kendi çalışmamda değerlendirmelere şu şekilde kısa bir açıklama ile başlıyorum: “Bu görüşmenin amacını size açıklamak istiyorum. Bu bir başlangıç görüşmesidir. Yaklaşık bir buçuk saat sürecektir. Umarım bu, hem sizin buraya gelmenize neden olan şeyi anlamamız hem de size neyin yardımcı olabileceği konusunda bazı kararlar almamız için bir fırsat sağlar. Şu aşamada size yardımcı olup olamayacağımı bilemiyorum ama yardımcı olamazsam, size yardımcı olabilecek birini bulmanız için çaba göstereceğim.” Bunu söyledikten sonra, hastanın daha fazla yönlendirme olmadan konuşmaya başlayıp başlamayacağını görmek için duraksıyorum. Bu aşamada birçok hasta, “Nereden başlayacağımı bilemiyorum,” ya da “Sessizlikten hoşlanmıyorum,” veya “Bana sorular sormanızı tercih ederim,” diyebilir. Bu erken aşamada, sessizliğin yol açabileceği gerilimi hafifletmek için sorular sorma eğilimine kapılmaktan kaçınmaya çalışıyorum. Bunun yerine, bir dakika kadar sessizce bekleyerek, hastanın daha fazla yapılandırma olmadan durumu nasıl yönettiğini gözlemlemeyi tercih ediyorum.

    Genel bir kural olarak, daha az bütünleşmiş [less integrated] hastalarla daha etkileşimli ve kolaylaştırıcı bir yaklaşımın faydalı olduğunu görüyorum. Kaygısını düşünemeyen [kaygısı üzerine düşünemeyen], aşırı kaygılı ya da paranoyak hastalarda, değerlendirmeye daha fazla dahil olmalarına yardımcı olmak için bazı sorular sormayı tercih ediyorum. Ancak, bunu yapmadan önce şu şekilde bir ifade kullanabilirim: “Başlamak zor olabilir. Şu anda aklınızda olanları ya da nasıl hissettiğinizi anlatmaya başlamaya ne dersiniz?” Eğer hastalar kendi içsel süreçleri hakkında yorum yapamıyorsa, bunu şu şekilde bir ifadeyle devam ettirebilirim: “Bugün buraya gelmenize neden olan şey hakkında benimle konuşabilmenizi ne mümkün kılardı?” Eğer bu yaklaşımlar hastayı rahatlatmazsa, psikanalitik bir yaklaşımın uygun olup olmadığını sorgulamaya başlarım ve daha fazla soru sorarak değerlendirmeyi alışılmıştan daha yapılandırılmış hale getirmeye eğilim gösteririm.

    Çoğu hasta için bir buçuk saatlik bir süre, hastanın durumuna dair ön [preliminary] bir anlayış geliştirmek ve terapötik bir çerçeve içinde nasıl işlediğine dair yeterince iyi bir fikir edinmek için yeterlidir. Ancak, hastanın problemini net ve kesin bir formülasyonla yakalamak gibi aşırı bir beklentiye kapılmamak önemlidir. Tek bir oturum temelinde böyle bir netlik elde etmek pek olası değildir. Formülasyonlar doğası gereği spekülatiftir ve düzenli olarak yeniden gözden geçirilmeleri gerekir. Daha uzun süreli değerlendirmelerin (örneğin, iki veya daha fazla oturum) avantajlarından biri, hastayı daha derinlemesine anlamaya yol açmasıdır. Bu, özellikle çok karmaşık vakalarla ya da kendini açmakta çok zorlanan hastalarla çalışırken gerekli olabilir; çünkü tek bir değerlendirme yanlış bir formülasyona yol açabilir. Ayrıca, değerlendirmelerin zaman içine yayılması hem hastanın aralardaki süreyi nasıl yönettiğini hem de oturumlardan nasıl yararlanabileceğini gerçekçi bir şekilde değerlendirme imkanı sunar. İki değerlendirme oturumu arasında kendine zarar veren bir hasta, özel sektörde psikanalitik bir yaklaşımın uygun olmadığını işaret edebilir; ancak bu hasta, tıbbi destek sunulabilecek bir psikiyatri ortamında bu tür bir yaklaşımdan faydalanabilir. Bu durum, tüm değerlendirmeler için önemli bir hususu gündeme getirir. Psikanalitik terapinin uygunluğunu değerlendirirken, terapinin gerçekleşeceği ortamın avantajlarını ve sınırlılıklarını dikkate almamız gerekir. Ortam büyük bir fark yaratabilir; günümüzde çok ciddi şekilde rahatsız olan hastalar, psikanalitik psikoterapiye NHS [Ulusal Sağlık Hizmeti] gibi acil durumlarda kabul edilebilecekleri veya psikoterapinin uygulanabilirliği için gerekli altyapının (örneğin, topluluk psikiyatri hemşireleri ya da bir psikiyatristle yapılan ayakta görüşmeler) sağlandığı yerlerde erişebilirler.

    Hikayenin Alımasına Karşı [Versus] Hikayenin Yaratılması

    Psikiyatrik değerlendirmeler, kişisel bir geçmişin ortaya çıkarılmasına dayalı olarak yapılandırılmıştır. Psikiyatristler genellikle hastayı sistematik bir şekilde çocukluk geçmişi, cinsel ve ilişki geçmişi, mesleki geçmişi ve önceki tedavileri hakkında sorgularlar. Bu şekilde büyük miktarda bilgi toplanır. Bir hastanın mesleki geçmişini sormak ya da cinsel geçmişi hakkında bilgi sahibi olmak, sorunun anlaşılmasına katkı sağlayacak değerli bilgiler sunabilir. Ancak, standart bir psikiyatrik raporu okuyup ardından söz konusu hastayla bir araya geldiğinizde, bu tür ayrıntılı ve olgusal bilgilerin, hastanın terapiden nasıl yararlanabileceği veya sorunlarının dinamik anlamı hakkında nispeten az bilgi verdiği hızla anlaşılır.

    Hastayı daha derinlemesine anlamak için değerlendirme sürecine dikkat etmemiz gerekir. Başka bir deyişle, Hirshberg’in (1993) önerdiği gibi, anamnez almak değil, “anamnez yaratmak” sürecindeyiz; yani, hastanın kendi anlatısını nasıl kurduğuna ve bunu yaparken bizden nasıl yararlandığına odaklanırız. Eksiklikleri, vurgulari, yalnızca yüzeysel olarak ele alınan ancak derinlemesine girilmeyen konuları, idealleştirmeyi ya da aşağılamayı, ses tonunu, hastanın bulamadığı kelimeyi veya yalnızca bir dilde bildiği kelimeyi dikkatle dinleriz. Bir anlatı her birleşik, net ve tamamlanmış göründüğünde, bu birlik illüzyonunu sürdürebilmek için mutlaka bir şey bastırılmak zorundadır. (Chessick, 2000). Genellikle, kelimelerin hastanın deneyimini tam olarak yakalayamadığı anlarda, boşluklarda, hastanın psişik acısına [psychic pain] daha yakın bir şekilde temas etmeye başlarız.

    Bu şekilde dinlemek, “anamnez almak”tan çok farklıdır. Bu beceri, analitik dinlemenin (bkz. Bölüm 6) ayırt edici özelliği olan bu çok özel dinleme türünü, hastanın anlatısının içine girip çıkarak, onun yaşamı ve işleyişi hakkında anlamlı bir şekilde psikanalitik terapiden yararlanma kapasitesini değerlendirmek için bilmemiz gereken belirli alanları kapsama yeteneğiyle birleştirebilmekte yatar. Örneğin, hasta, içsel dünyası hakkında bir yoruma yanıt verebilir ve bu da onun psikanalitik terapiden faydalanabileceği sonucuna varmamıza yol açabilir. Ancak, hastanın şu anda hayatında kimlerin bulunduğu ve terapinin taleplerine dayanmasında ona kimlerin destek olabileceği hakkında hiçbir şey bilmiyorsak, yanlış bir sonuca varabiliriz. Bazı hastalar, az sayıda veya hiç destek sistemleri yoksa, oturumlar arasındaki boşluğu yönetemezler. Bu nedenle, bir değerlendirme sonunda, yalnızca hastanın içsel dünyasında var olan ilkel figürler hakkında değil, aynı zamanda hastanın dış dünyasında kimlerin bulunduğu ve bu ilişkilerin kalitesi hakkında da bilgi sahibi olmamız zorunludur (aşağıya bakınız).

    Psikanalitik Terapi İçin Uygunluk Kriterleri ve Kontrendikasyonlar

    Freud döneminde, psikanaliz için seçim kriterleri çekici bir şekilde basitti: Psikanaliz, yalnızca nevrozlardan [neuroses] mustarip olan, psikopatolojisi Ödipal [Oedipal] aşamaya dayanan ve sözde aktarım nevrozu [transference neurosis] aracılığıyla çocukluk nevrozunu aktarımda ortaya koyabilen hastalar için öneriliyordu. Bu konuda Freud’un orijinal görüşlerine bağlı kalan az sayıda terapist hâlâ var olsa da, 1970’lerden bu yana psikotik veya kişilik bozukluğu tanısı konmuş hastalar, tüm psikanalitik eğilimlerden terapistler tarafından tedavi edilmeye başlanmıştır.

    NHS’de psikanalitik terapi, uzun bekleme listeleriyle yüklenmiş son derece kısıtlı bir kaynaktır. Genellikle, öncelikli olarak, orta ile ciddi düzeyde kronikleşmiş zorluklar yaşayan hastalara sunulur. Genel olarak, bu yaklaşım, hastanın karakterolojik sorunlar veya kişilerarası zorluklar sergilediği durumlarda en uygun görünmektedir. Günümüzde, hastanın resmi tanısı, örneğin psikotik olup olmadığı ya da borderline kişilik bozukluğu yaşayıp yaşamadığı, terapötik sürece katılım gösterme kapasitesine sahip olup olmadığı kadar önemli görülmemektedir.

    Psikoterapiye dair anlayışımız giderek daha sofistike hale geliyor ancak psikanalitik terapi için hangi ön-terapi kriterlerinin en iyi sonucu güvenilir bir şekilde öngörebileceğini iddia etmekten hâlâ uzağız. Uygunluk kriterleri üzerine yapılan araştırmalar, sonucun küçük korelasyonlarla bağlantılı olduğunu göstermekte, bu da sonucu anlamlı bir şekilde öngörebilmek için birden fazla faktörün bir araya getirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.3 [3Genel olarak, kısa süreli psikanalitik terapi için kriterler, uzun süreli psikoterapi için olanlarla örtüşmektedir.] Bu kriterlerin geçerliliği ve güvenilirliği konusunda çok az araştırma kanıtı bulunmasına rağmen, bu bölüm, en yaygın önerilen kriterlerden bazılarını kısaca inceleyecektir.

    • Psikiyatrik tanı [psychiatric diagnosis] genellikle önemli bir kriter olarak belirtilir. Svanborg ve arkadaşları (1999), psikanalitik terapi önerisinin, kişilik bozukluğu bulunmaması ve yüksek GAF4 (Global Assessment of Functioning / Genel İşlevsellik Değerlendirmesi Ölçeği) skorları ile öngörüldüğünü, ancak bir psikiyatrik bozukluğun varlığı ile öngörülmediğini bulmuşlardır. [4GAF (Global Assessment of Functioning), mevcut semptomatik sıkıntının yanı sıra, daha sabit özellikleri de değerlendiren bir birleşik ölçüttür. Bu özellikler arasında ego gücünün [ego strength] çeşitli yönleri, kişilerarası ilişkilerin kalitesi, psikoseksüel gelişim düzeyi ve kaygı toleransı yer alır. ] Çoğu çalışma, ağırlıklı olarak nevrotik bir kişilik organizasyonuna sahip ve en belirgin savunması ketlenmeler [inhibition] olan hastaların, muhtemelen herhangi bir psikoterapi türünde, en iyi sonuçları aldığını öne sürmektedir. Bununla birlikte, pratikte, kamu sağlık hizmeti ortamlarında psikanalitik terapiye yönlendirilen hastaların çoğunluğu, yapılandırılmış ve daha kısa süreli müdahalelere uygun olmayan, oldukça dağınık sorunlar sunan kişilik bozukluğu tanılı hastalardan oluşmaktadır.
    • Kısa süreli terapide bir odak [focus] belirlenmesi zorunludur (Malan, 1980). Kısa süreli terapi, çatışmanın nevrotik ve Ödipal bir düzeyde olduğu durumlarda en uygun olanıdır ve hastanın sorunları borderline veya pre-Ödipal problemleri işaret ediyorsa daha az uygundur. Hoglend ve arkadaşları (1993), Ödipal sorunlara (örneğin, aynı cinsiyetteki bireylere karşı kendini ifade etme, üçlü durumlara dair ambivalans) odaklanan sınırlı bir yaklaşımın, bağımlılık, güven ve ayrılık gibi daha oral sorunlara kıyasla, kısa süreli odaklı psikanalitik terapide daha olumlu bir sonuç öngördüğünü belirtmişlerdir. Karmaşık ve yaygın dinamik meselelerle ilgilenilmesi, hastayı kısa süreli psikanalitik terapi için uygun olmaktan çıkarabilir; ancak bu hasta yine de uzun vadeli bir yaklaşım için uygun olabilir.
    • Analitik çerçeve [analytic frame], psikanalitik terapi seçilirken dikkate alınması gereken hastaya özel talepler sunar. Moore ve Fine (1990), klasik metinlerinde, uygunluğa ilişkin bazı gerekliliklerin analitik sürecin doğasından kaynaklandığını öne sürerler. Bu gereklilikler arasında şunlar yer alır:
      • Serbest çağrışım [free association] yapabilme yeteneği,
      • Zaman ve para açısından fedakarlık yapma isteği,
      • Hayal kırıklığı [frustration], anksiyete [anxiety] ve diğer güçlü duygulara kaçma veya eyleme dökme [acting out] yoluna başvurmadan tahammül edebilme yeteneği.
    • Hastanın, anında tatmin olmaksızın terapötik ilişkiyi sürdürebilme kapasitesi temel bir gerekliliktir. Bazı hastalar için, terapistin daha mesafeli bir duruşu, nispeten zayıf bir egonun varlığında aşırı derecede baskılayıcı olabilir. Gerçekten de, hastanın ego gücü [ego strength] başka bir önemli faktördür (daha ayrıntılı bir tartışma için aşağıya bakınız); nesne ile kendilik arasında ayrım yapma kapasitesi zayıf olan, dürtü kontrolü düşük ya da gerçekliğin sınırlılıklarını kabul etme kapasitesi sınırlı olan hastalar psikanalitik terapide özel zorluklar yaratırlar. Bu, özellikle terapötik sözleşmenin kısa süreli olduğu durumlarda geçerlidir ve bu sıklıkla kontrendikedir.
    • Olumlu bir kişilerarası ilişki geçmişi [a good history of interpersonal relationships] ya da en azından bir olumlu nesne ilişkisine dair kanıtlar, genellikle iyi bir prognostik işaret olarak kabul edilir. Bu, sezgisel olarak mantıklıdır: Hasta, başka bir kişiyle ilişki kurma ve ona güvenme kapasitesine -ne kadar ilkel düzeyde olursa olsun- sahipse, analitik sürece daha kolay dahil olabilecek ve ilişkinin getirdiği yakınlığa tahammül edebilecektir. Hastanın terapötik sürece aktif bir şekilde katılma yeteneği [ability to get actively involved with the therapeutic processs] de bu nedenle ilişkili bir kriterdir. Frayn (1992), ebeveynler, yöneticiler, öğretmenler ve diğer terapistlerle (uygulanabilir olduğunda) önceki olumlu ilişkileri olan hastaların, psikanalitik tedaviyi erken sonlandırma olasılığının daha düşük olduğunu bulmuştur. İlgisiz, kaotik, narsisistik veya sömürücü ilişki dinamiklerini yeniden yaratan hastalar, tedaviyi bırakma olasılığı en yüksek olan gruptur. Hoglend ve arkadaşları (1993) ile Hoglend (1993), karşılıklılık, tatmin ve istikrar ile karakterize edilen ve hastanın diğer kişiye ihtiyaçlarını karşılayan biri yerine özerk bir birey olarak yaklaştığı kişilerarası ilişkilerin, dört yılın ardından olumlu sonuçlarla ilişkili olduğunu ancak bir yıllık kısa odaklı psikanalitik terapiden sonra aynı korelasyonu göstermediğini bulmuşlardır. Benzer şekilde, Piper ve arkadaşları (1991), yüksek düzeyde nesne ilişkilerine (yani, iyi ilişki geçmişine) sahip hastaların, kısa süreli psikanalitik terapide en iyi sonuçları aldıklarını bulmuşlardır.

    Hastanın yaşamında sözde “iyi” nesnelerin [good object] bulunmaması, tek başına mutlak bir kontrendikasyon değildir Psikanalitik terapide başarılı olan bazı hastalar, başlangıçta çok yoksun bir iç dünyayla başlayabilirler, ancak terapiste iyi bir nesneye tutunabilecekleri izlenimini verebilirler. Bu nedenle, terapist olarak odadaki hastayla yaşadığımız deneyim, ilişki geçmişini tamamlayan önemli bir ek bilgi kaynağıdır.

    • Hastanın psikolojik zihinliliği [psychological mindedness], sıklıkla önemli bir kriter olarak belirtilir. Ancak, psikolojik zihinilik kapasitesinin tedavi öncesi bir değişken olarak nihai sonuçla ilişkisi üzerine çok az araştırma bulunmaktadır. Bu, genellikle ne anlama geldiğini hepimizin bildiği varsayılarak kullandığımız kavramlardan biridir, ancak belki de en fazla kullanılan ve en az tanımlanmış kavramlardan biridir. Psikolojik zihinlilik, hastanın kendisi üzerine psikolojik terimlerle düşünme yeteneğini ifade eder. Örneğin, bir yas süreci yaşamış ve somut bir şekilde baş ağrılarının sorunun kaynağı olduğunu iddia eden, kayıp deneyimi ile fiziksel semptomları arasında bir bağlantı kurma olasılığını dikkate alamayan bir hasta, psikolojik zihinlilik kapasitesine sahip olarak değerlendirilmeyecektir.

    Psikolojik zihinlilik, psikiyatrik “içgörü” [insight] kavramı gibi potansiyel olarak sorunlu bir kavramdır; çünkü bazen, hastanın belirli bir terapistin psikolojik kavramları ve formülasyonlarıyla çalışabilme ve bunlara katılabilme kapasitesi ile eş anlamlı hale gelebilir. Bu kriter aynı zamanda bir paradoks içerir: Hastanın sözde psikolojik zihinliliği, uygunluğu belirlemek için kullanılır; ancak bu kapasitenin aynı zamanda terapinin meşru bir hedefi olduğu da öne sürülebilir. Sonuçta, psikanalitik terapinin amaçlarından biri, zayıf olduğunda öz-düşünüm kapasitesini [self-reflective capacities] inşa etmek veya güçlendirmektir ve böylece hastanın psikolojik zihinlilik kapasitesine sahip olmasına yardımcı olmaktır.

    Yukarıda belirtilen uygunluk kriterlerinden herhangi biri, tek başına kullanıldığında güvenilir bir rehber olmadığı gibi, psikanalitik terapiye yönelik kontrendikasyonlar da aynı şekilde güvenilir değildir. Tüm bu kriterler, olumsuz bir şekilde ifade edildiğinde (örneğin, hasta psikolojik zihinlilik kapasitesine sahip değil) kontrendikasyon olarak kabul edilebilir. Psikoz [psychosis] ve madde bağımlılığı [substance abuse] da sıklıkla kontrendikasyon olarak belirtilir. Ancak, psikanalitik terapi nadiren psikoz tedavisinde önerilse de, kısa süreli psikotik epizodlar geçiren veya manik depresyon (bipolar bozukluk) yaşayan bazı hastalar için oldukça faydalı olabilir. Yine de, psikotik hastalarla psikanalitik bir şekilde çalışmak, psikanalizin son derece uzmanlaşmış bir uygulamasıdır ve asla yeterli danışmanlık ve süpervizyon olmaksızın üstlenilmemelidir (bkz. Jackson & Williams, 1994).

    Uygunluk kriterleri (bkz. Tablo 4.1), değerlendirme süreci sırasında başvurulan ipuçları olarak düşünülmelidir; ancak faydalı olabilmeleri için, odadaki hastayla olan kendi deneyimimiz bağlamında dikkatlice değerlendirilmelidir.

    Tablo 5.1 Psikanalitik Psikoterapi İçin Uygunluk Kriterleri

    Psikanalitik tedavi amacıyla bir hastayı değerlendirirken aşağıdakileri göz önünde bulundurun:

    • hastanın, ne kadar ilkel düzeyde olursa olsun, öz-düşünüme [self-reflection] ilgi duyup duymadığı ve bu kapasiteye sahip olup olmadığı;
    • hastanın, terapötik ilişkinin doğasında bulunan hayal kırıklıklarına [frustration] dayanacak ve kendini keşfetme [self-exploration] sürecini üstlenecek yeterli ego gücüne [ego strength] sahip olup olmadığı;
    • hastanın, psişik acıya [psychic pain] eyleme dökmeden [acting out] tahammül edip edemeyeceği (örneğin, kendine veya başkalarına yönelik tehditler);
    • eyleme dökme riski mevcutsa, bu riskin terapinin gerçekleşeceği ortamda yönetilip yönetilemeyeceği;
    • hastanın, terapideki zorlu dönemlerde onu destekleyecek yeterli kişisel ve/veya profesyonel desteğe sahip olup olmadığı.

    Kısa süreli bir psikanalitik yaklaşımı değerlendirirken, aşağıdakileri de göz önünde bulundurun:

    • hastanın zorluklarının tek bir tema veya temel çatışmaya odaklanmaya uygun olup olmadığı,
    • değerlendirme sırasında, hastanın belirlenen odakla ilgili yorumlara [interpretation] nasıl tepki verdiği,
    • hastanın, seçilen odakla çalışmaya motive olup olmadığı.

    Değerlendirme Neyi Kapsamalıdır?

    Hastanın Bakış Açısından Semptom/Sorun

    Her değerlendirmede olduğu gibi, başlangıç noktası hastanın sorunu kendi anladığı şekliyle tanımlaması olmalıdır. Bazı hastalar, bizim çok az yönlendirmemizle hikayelerini anlatabilirken, diğerleri konuşmaları için daha fazla teşvik edilmelidir. Deneyimlerime göre, hastaları içinde bulundukları duruma nasıl geldiklerini sorgulamaya davet etmek, semptomlarını nasıl anlamlandırdıkları konusunda oldukça açıklayıcıdır ve dolayısıyla hangi tür terapötik yaklaşımın onlara daha uygun olabileceğine dair ipuçları verir. Örneğin: Bazı depresif hastalar, sorunlarını tamamen kimyasal bir dengesizlik olarak ele alır ve başka olası tetikleyicileri keşfetmeye ne kadar çabalarsak çabalayalım, biyokimyasal bir açıklamaya sıkı sıkıya bağlı kalırlar; diğerleri depresyonlarını olumsuz düşüncelerle ilişkilendirir ve düşünme biçimlerini değiştirebilmek istediklerinden bahsederler; daha başka hastalar ise depresyonlarının başlangıcını çocukluk sorunları veya daha yakın tarihteki kişilerarası olaylarla açıkça ilişkilendirir ve “neden” böyle olduklarını anlamak istediklerini ifade ederler.

    Her hasta, değerlendirmeye duygusal sıkıntısını ifade etmek için kendi dili ve referans çerçevesiyle gelir. Her hastanın, duygusal sıkıntının ifadesiyle uyumlu olan kendi teorileri vardır ve bunlar genellikle kültürel deyimlerle şekillenir. Değerlendirme süreci, sorun hakkında farklı anlatıların paylaşılması için bir fırsat sunabilir ve hasta, bizim formülasyonumuzu anlamlı ve faydalı bulabilir; böylece biyokimyasal bir açıklamadan daha psikolojik bir yaklaşıma geçebilir. Ancak bu her zaman böyle olmaz. Bu nedenle, hastanın kendi anlatısının psikanalitik bir yaklaşımla uyumlu olup olmadığını dikkatle dinlemek önemlidir. Tedavi gerekçesi ile hastanın kendi teorileri arasında bir uyumluluk ararız. Sorunlarının genetik bir yatkınlığa bağlı olduğuna ya da tamamen hatalı düşünme biçimine dayandığına ikna olmuş bir hastaya psikanalitik terapi önermenin pek bir anlamı yoktur. Değerlendirmenin amacı, hastayı bizim bakış açımızı benimsemeye yönlendirmek değil, hastanın zorlukları hakkındaki bilgimiz ile bu zorlukları en iyi şekilde ele alabilecek, hastanın düşünce tarzına ya da yaşam felsefesine en uygun terapötik yaklaşım arasında yeterince iyi bir uyum bulmaktır.

    Motivasyon

    Herhangi bir psikolojik tedavi, hastanın motivasyonuna [motivation] dayanır. Psikanalitik terapi, belki de diğerlerinden daha fazla, hasta üzerinde birçok talepte bulunur. Frayn (1992), motivasyonu düşük olan, kendini anlama konusunda bağlılık göstermeyen ve semptomları ego-sintonik (yani çatışma yaratmayan) olan hastaların tedaviyi erken sonlandırma olasılığının daha yüksek olduğunu bulmuştur. Bu nedenle, hastanın, “işler zorlaştığında” bile terapide devam edeceğinden emin olmak önemlidir. Motivasyonu değerlendirmek karmaşıktır. Motivasyon, karmaşık ve çok boyutlu bir kavramdır. Terim üzerinde aslında pek bir fikir birliği yoktur. Bazen o kadar geniş tanımlanır ki, psikanalitik terapiye uygunluk ile eş anlamlı hale gelir (Truant, 1999). Motivasyon şu unsurlardan bazılarını veya hepsini içerebilir:

    • değişim için motivasyon
    • içgörü kapasitesi
    • kendini anlama
    • terapötik çalışmaya aktif katılım
    • psişik acıyı hafifletme isteği
    • kendi sorumluluğunu alma
    • terapiye yönelik olumlu beklentiler.

    Klinik çalışmalar bir şeyi çok net bir şekilde ortaya koymaktadır: motivasyon, statik bir zihinsel durum değildir. Hastalar, terapide motivasyonlarının yüksek olduğu dönemlerden geçerken, başka zamanlarda hastalığın sağladığı ikincil kazançlar ön plana çıkar ve motivasyon azalır. Değişim motivasyonunun değişime direnen semptomlardan kaynaklanan bilinçdışı tatminlere kıyasla göreceli baskınlığı, özellikle kısa süreli terapi [brief therapy] düşünülüyorsa, değerlendirilmesi gereken önemli bir faktördür.

    Motivasyon değerlendirmesi, zorunlu olarak çıkarımsal bir süreçtir. Hastanın önceki terapi deneyimleri (varsa) ve yeni tedaviye yönelik beklentilerinin kapsamlı bir şekilde araştırılması yoluyla elde edilebilir. Motivasyonu değerlendirmek için, hastayla aşağıdaki alanları keşfetmek faydalı olabilir:

    • Hastanın yardıma karşı tutumu nedir?  Önceki terapi deneyimlerinde, eğer varsa, hasta neyi zorlayıcı veya faydalı buldu? Terapiden beklentileri ne kadar gerçekçi? Önerilen tedaviyle ilgili ne tür zorluklar öngörüyor? Hasta aktif bir duruş mu, yoksa pasif bir duruş mu sergiliyor? “İyileştirilmeyi” mi umut ediyor, yoksa terapinin kendisinden de taleplerde bulunacağını ve sadece terapiste bağlı olmadığını anlayabildiğine dair bir işaret veriyor mu?
    • Hastanın sizinle olan ilişkisi aşırı derecede idealize edilmiş bir ilişki mi? Terapistin kişiliğine ve acıyı hafifletme kapasitesine dair olumlu bir yatırım, bir çalışma ittifakının [working alliance] kurulması için gereklidir; ancak bu, tamamen farklı bir şekilde, kendisini geri planda tutan ve her şeyi güçlü bir terapistin elinde büyülü bir dönüşüm bekleyen bir hastanın tutumundan oldukça farklıdır. Kendi narsisistik nedenlerimizle böyle bir her şeye kadir projeksiyonla iş birliği yapma cazibesi ne kadar güçlü olsa da, idealizasyonun ardından güvenilir bir şekilde aşağılama geleceğini kendimize hatırlatmak faydalıdır. Bu durum, idealizasyonun nesneyi zihnimizde ona yapabileceklerimizden, yani nefretimizden koruma işlevi görmesinden kaynaklanır. Önceki bir terapistin idealizasyonu ya da aşağılanması uyarı zillerini çalmalıdır ve bu durum genellikle kötü bir prognostik işarettir.
    • Hasta içsel kaynaklar tarafından mı yoksa dışsal kaynaklar tarafından mı motive ediliyor? Bu soru genellikle “neden şimdi?” sorusuyla ilişkilidir. Bu konuyu araştırmak önemlidir, çünkü partnerlerin ya da diğer ruh sağlığı profesyonellerinin isteği üzerine terapiye giren hastalar, daha zayıf bir ittifak kurabilir ya da tedavi sürecini baltalayabilecek yanlış ittifaklar oluşturabilirler. Genel olarak, hasta, sorunlarını/semptomlarını ego-distonik [ego-dystonic] olarak deneyimliyorsa, yani bu sorunlar egoya kabul edilemez olarak algılandığından rahatsız edici bir çatışma yaratıyorsa, terapiye çalışmaya motive olur. Burada, kendini anlama motivasyonu (örneğin, “Neden sürekli istismarcı ilişkilerde bulduğumu bilmek istiyorum”) ile belirli bir semptom veya yaşam durumundan somut bir rahatlama arayışı (örneğin, “Bulunduğum mahalleden kurtulmak istiyorum, bu beni bunaltıyor”) arasında bir ayrım yapmak önemlidir. Her iki durumda da hasta bir tür yardım almak için motive olsa da, ikinci durumdaki hastanın psikanalitik terapiyi uygun bulması pek olası değildir.

    Hastanın İçsel Dünyasını ve Nesne İlişkilerinin Kalitesini Değerlendirme

    Sevilen figürlerin, kendimizden farklı varlıklar olarak fiziksel gerçekliği ve dışsal olaylarla ilgili belleğimiz, onlarla ilişkimizin bir yüzüdür; diğer yüzü ise onların bizden ayrılmaz bir şekilde içimizde yaşadıkları hayattır.

    (Riviere, 1936: 320).

    Hastalarımızı dinamik bir şekilde anlayabilmek için sadece onların gerçek yaşamlarını [actual live] ve dış dünyalarında [external world] olup bitenleri incelemeyiz; aynı zamanda, belki de daha öncelikli olarak, onların içsel dünyalarına [internal world] ve içsel gerçekliklerine [internal reality]5 dikkat ederiz. [5Bu terimler burada birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılmaktadır.] Bu ayırt edici vurguyu, Freud’a borçluyuz. Freud, maddi olayların zihni doğrudan etkileyip etkilemediğinin nevrozları anlamak için önemsiz olduğunu savundu; bilinçdışında önemli olan, dışsal olayların anısı değil, hastanın bu olayları nasıl deneyimlediği, yani olayların öznel anlamıdır. Freud bu anlayışa, teorisinde dramatik ve tartışmalı bir dönüşüm yoluyla ulaştı.6  [6Bu bölümün amaçları kapsamında, bu ilginç teorik değişimi tartışmak mümkün değildir; ancak, bu konuda daha fazla okumak isteyenler için Smith’in (1991) eserinde bu konuyu ele alan çok iyi bir bölüm bulunmaktadır.] Başlangıçta, Freud histerik hastalarının gerçek bir travmanın sonucu olarak acı çektiğini varsaydı. Hastalarının istismara uğradığını ve bu cinsel travmanın bastırılmasının, onların histerik belirtilerini açıkladığını düşünüyordu. Ancak, 1897’de Freud, sözde baştan çıkarma teorisini [seduction theory] geri çekerek bunu arzu teorisi [wish theory] ile değiştirdi. Arzu teorisi, hastaların histerik semptomlarının, gerçek çocukluk deneyimlerinin anıları yerine, çocukluk arzularına dair maskelenmiş anıların bir sonucu olduğunu öne sürdü. Baştan çıkarma teorisinin geri çekilmesi, içsel psişik olayların, dışsal gerçeklikteki olaylarla aynı potansiyel etkiye sahip olduğunu kesin bir şekilde ortaya koydu. Bu bakış açısı, daha sonra Klein tarafından, yansıtmanın [projection] algı süreci üzerindeki etkisine yaptığı vurgu ile güçlendirilmiştir (bkz. Bölüm 1).

    Özünde, Freud ve Klein, zihnin hem içsel hem de dışsal güçler tarafından şekillendiğini öne sürmüştür. Gelişimsel bir bakış açısından, içsel olan ile dışsal olanı ayrı tutma kapasitesini kazanmak önemlidir; ancak bu, paradoksal bir şekilde, bir şekilde birbirleriyle ilişkili olmalarını da gerektirir. Psişik gerçekliğin [psychical reality] doğrudan deneyimini dışsal gerçeklikten ayırabilme yeteneği, diğer insanların dünyayı bizden farklı algıladığını ve hissettiğini kabul etmek için temel bir ön koşuldur. Bir şeyi nasıl algıladığımızın ya da nasıl hissettiğimizin, o şeyin kendisiyle aynı olmadığını fark ettiğimizde, başka bir kişinin bakış açımızı paylaşmayabileceğini hayal edebilmek için bir temel oluşturmuş oluruz.7

    [7 Fonagy ve Target (1996, 2000), psişik gerçekliğin doğası ve gelişimi üzerine kapsamlı yazılar yazmışlardır. Gelişimsel olarak, psişik gerçekliğin ilk aşamalarında deneyimin iki modda gerçekleştiğini öne sürmüşlerdir. Psişik eş değerlik modunda [psychic equivalence mode] içsel bir deneyim, güç, nedensellik ve sonuçlar açısından dışsal gerçeklikle izomorfik [eşbiçimli] kabul edilir. Bu gelişim aşamasındaki çocuk, herkesin bir olayı aynı şekilde deneyimlediğini varsayar. Pretend [yap-inan] modunda [pretend mode], duygular ve düşünceler tamamen temsil düzeyinde deneyimlenir. Bu, bunların dış dünyayla herhangi bir ilgisinin olmadığı anlamına gelir. Pretend modunda çocuk, zihinsel durumları oyun bağlamında düşünebilir, ancak bunları dışsal gerçeklikle bağlantısız olarak algılar. Bu modda hâlâ dışsal gerçeklikten katı bir ayrım vardır ve çocuk, içsel ve dışsal gerçeklik arasındaki ilişkisel doğayı henüz anlamaz. Fonagy ve Target, normal gelişimin psişik eşdeğerlik modu ile pretend modunun bir entegrasyonuna dayandığını savunurlar. Bu sürecin yaklaşık ikinci yaşta başladığı ve beşinci ya da altıncı yaşa kadar devam ettiği varsayılmaktadır. Bu entegrasyon, fikirlerin içsel olarak bilindiği ancak dışarıdaki dünyayla bağlantılı olduğu bir psişik gerçeklik geliştirilmesine yol açar.]

    Hastanın kendi geçmişini sunma şekli, kendisini başkalarıyla ve başkalarını kendisiyle ilişkilendirme kapasitesi hakkında önemli ipuçları verecektir. Bu, hastanın öz-düşünüm kapasitesi hakkında bir şeyler söyler. Önemli ötekilerle olan geçmiş ve mevcut ilişkileri içeren bir ilişki geçmişi elde etmek ve hastanın bu ilişkiler hakkında nasıl konuştuğunu dikkatlice not etmek, hastanın içsel dünyasını ve bu dünyayı yansıtma kapasitesini değerlendirme görevinin merkezindedir. Hastanın anlatısının kalitesini ve bunun bağlanma kalitesini ne şekilde ortaya koyduğunu anlamanın yararlı bir yolu, Mary Main ve meslektaşlarının geliştirdiği Yetişkin Bağlanma Görüşmesi [Adult Attachment Interview]8 ile bulunabilir (Main, 1995). Bu araç, bağlanma deneyimlerinin öznel anlamını değerlendirmek için kullanılan bir araştırma aracıdır ve bir yetişkinin bağlanma durumunu ortaya koyar. Kişi, erken dönem bağlanmalarıyla ilgili sorulara nasıl yanıt verdiğine bağlı olarak, güvenli veya güvensiz bağlanmış olarak sınıflandırılır.

    [8AAI (Yetişkin Bağlanma Görüşmesi), yanıtları aşağıdaki şekilde sınıflandırır:

    • özerk [autonomous]: Hasta, geçmişi, acı veren geçmiş deneyimler de dahil olmak üzere, tutarlı bir şekilde anlatır ve hem kendi hem de diğer insanların zihinsel durumlarını anladığını ortaya koyar.
    • reddedici [dismissing]: Hasta, ilişkilerin önemini reddeder veya değersizleştirir ya da travmatik deneyimlerin etkisini küçümser.
    • saplantılı [preoccupied]: Hasta, çocukluk deneyimleri ve ilişkileri ile bunların mevcut işlevsellik üzerindeki etkileri hakkında karışık duygular sergiler; öfke, korku ve kafa karışıklığı gösterir.
    • çözümlenmemiş [unresolved]: Hasta, geçmişte bir travma yaşamıştır ve bu travma hala işlenmediği için duygusal olarak onunla iç içe kalmıştır.]

    Hastanın anlatısını nasıl yapılandırdığına kulak verdiğimizde, hayatındaki önemli figürlerle ilişkisini nasıl sunduğuna dikkat ederiz. Örneğin, bir ilişkide zorluklar varsa, hastanın, zor durum hakkındaki kendi hislerinin diğer kişinin hislerinden farklı olabileceğinin farkındalığını gösterip göstermediğini not ederiz. Tutarlı anlatılar, genellikle çatışma ve acının kabulünü içerir; hasta, zorlukları hakkında konuşurken hem kendi hem de diğer insanların motivasyonlarının karmaşıklığını anladığını gösterir. Buna karşılık, genellikle güvensiz bağlanma durumuyla ilişkilendirilen anlatılar, daha fazla çelişki, inkar, kafa karışıklığı veya öfke ya da korku gibi güçlü olumsuz duyguları ortaya koyar. Örneğin, hasta istismar edildiği deneyimlerini anlatabilir, ancak bunları çok kopuk bir şekilde ele alarak önemlerini reddedebilir; ya da çok kafa karıştırıcı bir hikaye anlatabilir, bu da onun hala duygusal deneyiminin tam ortasında olduğunu ve buna dair bir perspektif geliştiremediğini hissetmemize neden olabilir.

    Hasta bize hikayesini anlatırken, onun içsel dünyasını tasvir etmemize yardımcı olacak ilişki örüntülerini/kalıplarını [pattern] dinlemeye başlarız. Bu ilişkileri incelerken ortaya çıkan tekrarlayan çatışmaları not etmek faydalıdır; örneğin, hasta sürekli olarak boyun eğdiği ya da diğer insanlara karşı gizlice üstünlük hissettiği ilişkilere mi giriyor? Benzer şekilde, hangi dinamiklerin eksik olduğunu da gözlemleriz; örneğin, ilişkilerin her zaman çatışmasız olarak rapor edilip edilmediğini. Tekrarlayan kişilerarası örüntüler, hastanın iç dünyasında kök salmış ve kişiliğini şekillendirmiş olma olasılığı yüksek olan içselleştirilmiş nesne ilişkilerine [internalised object relationship] dikkat çeker. Hastanın ilişki kurma modeli, diğerine karşı çok spesifik bir rol benimsemek zorunda kalacak şekilde kökleşebilir ya da algılarını oldukça öngörülebilir bir şekilde filtreleyebilir; örneğin, övüldüğünde bile her zaman eleştiri duyan bir hasta gibi.

    İçsel dünya, erken dönemde duygusal olarak yüklü ilişkilerin değişmeyen boyutlarını içeren prototipik şemalardan oluşur; bunlar, örneğin, hayal kırıklığı ve tatmin deneyimleri etrafında düzenlenir. Erken yaşamda, yoğun duygusal etkileşimler (bkz. Bölüm 2) psikolojik olarak düzenleyicidir: bebeğin benzer deneyimleri kategorize etmesine ve öngörmesine olanak tanır. Örneğin, olumsuz bir deneyim, acı veren bir duyguyla (örneğin, dehşet) bağlantılı olarak “kendini düzenleyemeyen bir ötekiyle uyumsuz olan kendilik [self-misattuned-with-a-dysregulating-other ]” şeklinde bir çalışma modeli olarak içselleştirilir. Bir şema bir kez öğrenildiğinde, benzer bir şekilde sonraki olayları yorumlamak için bir şablon oluşturur, yani genelleştirilir. Yaşam döngüsünün herhangi bir aşamasında dış ilişkiler, belirli ilişki kümeleriyle ilişkili duyguları ve buna bağlı ilişkisel fanteziyi (örneğin, mahrum bırakılma veya üzerine aşırı yüklenilme) tetikleyebilir. Bu “kendiliğin-ötekiyle-duygusal-etkileşimdeki [self-affectively-interacting-with-other]” zihinsel temsilleri, bu nedenle, önemli kişilerarası deneyimlerden türeyen bilinçli ve bilinçdışı bilişsel ve duygusal bileşenler içerir. Ancak, Bölüm 2’de gördüğümüz gibi, bu şemalara katkıda bulunan deneyimler çoğunlukla bize erişilemez durumda olsa da, bunlar yine de kendimiz ve başkaları hakkında nasıl düşündüğümüzü ve hissettiğimizi yapılandırır. İşte bu yüzden, erken dönem olaylarını hatırlayamıyor olsak bile, mevcut durumu gelişimsel modellere göre organize etmeye devam ederiz.

    Dinlerken, hastanın sır paylaşma, güvenme ve başkalarını potansiyel olarak yardımcı görme kapasitesine dair kanıtlar ararız; buna karşın, başkalarının kendisine yönelik niyetleri konusunda paranoyak ve güvensiz hissetme eğilimlerine de dikkat ederiz. Değerlendirme sürecinin sonunda yanıtını en azından geçici olarak vermemiz gereken temel sorulardan biri şudur: “Hasta tipik olarak ne tür bir ilişki(ler) kuruyor?” Bu nedenle, hastanın deneyimlerini organize eden, duygularını düzenleyen ve davranışlarını yönlendiren ilişki modellerini formüle etmekle ilgileniriz. Bu, hastanın içsel dünyasında baskın olan ve dış ilişkilerini etkileyen temel içsel nesne ilişkilerinden bazılarını tanımlamayı içerir. Bu baskın iç ilişkileri formüle etmenin yararlı bir yolu, Kernberg’e (1976) göre şunlardan oluşan olumlu ve olumsuz ilişkilerin prototipleri açısından düşünmektir:

    • bir kendilik temsili [self-representation] (örneğin, talepkâr, hayal kırıklığına uğramış bir bebek),
    • bir nesne temsili [object representation] (örneğin, ilgisiz bir anne/baba),
    • ikisini birbirine bağlayan bir duygulanım [affect] (örneğin, öfke veya dehşet).

    Bu kendilik [self] ve nesne [object] temsillerini formüle etmemize yardımcı olmak için üç bilgi kaynağı mevcuttur:

    • hastanın önemli kişilerle olan çocukluk geçmişine dair anlatısal ifadesi,
    • hastanın mevcut ilişkileri,
    • hastanın bizimle geliştirdiği ilişki.

    Tanya, yeme sorunları için terapi arayan 26 yaşında bir kadındı. On sekiz yaşından beri yemeği kısıtlama ve tıkınırcasına yeme arasında gidip gelmişti. Terapiye başladığı dönemde düzenli olarak tıkınırcasına yiyor ve ardından kusuyordu. Tanya, kendi ifadesiyle, “duygularımı kapatmanın bir yolu” olarak tıkınırcasına yediğini belirtti. Ona, tıkınırcasına yemezse ne hissedeceğini düşündüğünü sorduğumda, Tanya “Korkunç bir yalnızlık” yanıtını verdi.

    Tanya, ilişkiler kurmakta zorlanıyordu; insanların genellikle ondan uzaklaşmaya çalıştığını hissediyordu ve ona “boğucu” olabileceği söylenmişti -bu, genel olarak kendisinin de kabul ettiği bir tanımdı. Bana, bir ilişki içindeyken, partnerlerini sevildiğine dair güvence almak için günde birkaç kez aradığını anlattı. Kız arkadaşlarıyla daha rahat hissediyordu, ancak örneğin her zaman dışarıya davet edilmediğinde kolayca reddedilmiş hissetmek gibi, reddedilmeye karşı aşırı bir duyarlılık fark ettiğini belirtti.

    Tanya, annesiyle yakın ama kaygılı bir bağını anlattı ve annesini cesareti ve duygusal dayanıklılığı için övdü. Ebeveynleri o altı yaşındayken ayrılmıştı ve Tanya, annesinin bu zorlu dönemi çok iyi atlattığını ifade etti. Boşanmanın ardından annesi üniversiteye geri dönmüş ve sonunda çok başarılı bir kariyer geliştirmişti. Tanya, babasıyla ilişkiyi sürdürmüş olsa da, babasının boşanmadan sonra başka bir ülkeye taşınması nedeniyle düzenli bir iletişim mümkün olmamıştı.

    İlk görüşmemizden önce Tanya, geleceğini teyit etmek için iki kez aramıştı. Bu davranış beni etkiledi, çünkü ilk konuşmamızda randevumuz üzerinde anlaşmıştık. Sanki Tanya, onu kaydettiğimi ve onun için bu zamanı ayıracağımı varsaymakta zorluk çekiyormuş gibi hissettim; bu nedenle, aynı partnerlerini arayarak onların aklında olduğunu kendine teyit etme ihtiyacı duyduğunu anlattığı gibi, beni arama gereği hissetmişti.

    Değerlendirme sırasında, ona terapiyi ve terapiden ne istediğini düşünmesini önerdim. Üniversitedeyken haftada iki kez terapi gördüğü bir dönem olmuştu ve bu nedenle psikanalitik terapiye aşinaydı. Tanya, haftada üç kez terapiye katılmak istediğini belirtti. Hatta daha sık gelmesi gerekip gerekmediğini bile merak etti, çünkü sorunlarının hayatını ciddi şekilde kısıtladığının farkındaydı. Tüm bunlar doğru olsa da, Tanya’nın terapinin bir parçası olma konusundaki aşırı istekliliği beni etkiledi. Sanki sürekli seanslara katılmak, herhangi bir boşlukta yalnız kalıp rahatsız edici olabilecek düşüncelere dalmaktan kaçınmaya çalışmak gibiydi. Onun yoğun terapi isteğini bir tür tıkınırcasına yeme gibi düşünmeye başladım. Bu talebi, onunla daha fazla düşünmeden kabul etmek yerine, terapinin yoğunluğu hakkında nihai kararları vermeden önce bir başka görüşme yapmamız gerektiğini önerdim.

    İlk değerlendirme oturumunda Tanya, annesini çok bağımsız bir kadın olarak tanımlamış ve ona büyük bir hayranlık duyduğunu belirtmişti. Kendisini annesiyle karşılaştırarak eleştirmiş, babası onu terk ettikten sonra annesinin yaptığı gibi “kendini toparlayamadığı” için suçlamıştı. İkinci değerlendirme oturumunda Tanya, annesi hakkında daha fazla konuştu. Büyürken annesini çok özlediğini söyledi. Bir hafta önce mükemmel bir rol model olarak sunduğu kadın, şimdi niteliksel olarak farklı bir şekilde tasvir edilmişti: Annesini, zaman zaman bencilce kendi kariyerini sürdürerek Tanya’yı bakıcılara bırakan, ulaşılmaz bir kişi olarak tanımladı. Annesi iş gezilerinden döndüğünde, Tanya’nın annesine çok yapışkan davrandığını ve evde kalması için ona yalvardığını hatırladı. Annesi bir başka iş gezisine gitmek üzere ayrıldığında, Tanya ağlardı ve annesinin ona “Büyük kızlar ağlamaz” dediğini hatırlıyordu. Tanya, annesinin onu zayıf görmesini istemediği için ağlamayı bırakmak için çok çaba sarf ettiğini anlattı. O kadar iyi bir maske takmayı öğrendiğini, bazen ne hissettiğini bile bilmediğini söyledi. Ayrıca annesi bir yolculuğa çıktıktan sonra, annesini bir daha düşünmediğini ve okul hayatına devam ettiğini ekledi. Ancak annesi geri döndüğünde, onun için duyduğu özlemi hissettiğini belirtti. Annesine, ayrılmadan önce onunla kaç saat geçirebileceğini sorduğunu hatırlıyordu.

    Tanya’nın annesiyle ilişki deneyimine dair bu ek bilgi temelinde, Kernberg’in çerçevesini kullanarak, bir önemli içselleştirilmiş nesne ilişkisinin şu şekilde formüle edilebileceğini düşündüm: ihtiyaç duyan, mahrum bir kendilik, ilgisiz ve ulaşılmaz bir öteki ile ilişki kuruyor. Bununla bağlantılı bilinçli duygu, aslında bir duygu yokluğu olarak ortaya çıkıyordu: Tanya, duygularından koparak kendisini “Hiçbir şey hissetmiyorum” durumuna çekildiğini ve genç bir yetişkin olarak bunu tıkınırcasına yeme davranışıyla yeniden yarattığını anlatmıştı. Ancak bana en çok korktuğu şeyin “korkunç bir yalnızlık” olduğunu da söylemişti. Bu nedenle, savunulan duygunun yalnızlık ve hatta panik olduğu yönünde bir hipotez geliştirdim. Bu formülasyon, ortaya çıkan transferans ve Tanya’nın yoğun bir terapi isteği bağlamında uygulanabilirdi. Terapinin başlangıcında aktive olan içsel model, Tanya’nın kendisini çok ihtiyaç duyan, mahrum bir çocuk/hasta gibi hissettiği bir modeldi. Bu modelde, beni mümkün olduğunca çok seans yapmaya zorlayarak zihinsel durumumu kontrol altında tutması gerekiyordu. Çünkü benim, bir anne gibi, ‘yolculuklarıma’ çıkacağımı ve onu geride bırakacağımı öngörüyordu.

    Hastaya ilişkileri hakkında sorular sorarken (bkz. Tablo 5.2), amaçlarımızdan biri, hastanın hem bilinçli hem de bilinçdışı olarak kiminle özdeşleştiğine dair bir fikir edinmektir. Bu süreçte, hastanın içselleştirdiği veya reddettiği niteliklerin bir ön taslağını oluşturmak üzerine odaklanırız. Bu bağlamda yararlı bir soru, hastaya annesi ve babasının sırasıyla nasıl biri olduklarını sormaktır. Eğer hasta çok genel bir yanıt verirse, örneğin, “Onlar iyi ebeveynlerdi” derse, onu daha spesifik olmaya yönlendirebilir ve belki de ebeveynlerini en iyi tanımlayan birkaç sıfat düşünmesini isteyebiliriz. Bu tür bir araştırma, hastanın hayatındaki çeşitli önemli figürlerin temel özelliklerini açığa çıkarmaya başlamanın yanı sıra, hastanın betimlemelerinin niteliği de bilgilendiricidir. Bu betimlemeler, çoğunlukla borderline/psikotik ya da nevrotik bir kişilik organizasyonu ile mi karşı karşıya olduğumuza dair ipuçları verir (aşağıya bakınız). Borderline ve psikotik hastalar, başkalarını genel olarak iyi ve kötü olarak ikiye bölen, ikili terimlerle tasvir etme eğilimindedirler; bu, onların genel olarak iyi ya da kötü olarak ayrılmış bir şekilde algılanmasını yansıtır. Alternatif olarak, bu tür hastalar önemli kişileri daha çok, hastanın hayatındaki işlevleri açısından, kendi özerkliklerinden yoksun ve hasta tarafından her şeyi kontrol edebileceği kısmi nesneler olarak tasvir ederler. Öte yandan, nevrotik hastalar, diğer insanların kendilerinden ayrı, kendilerine özgü niteliklerini kabul eden, daha dengeli ve çok boyutlu betimlemeler sunma eğilimindedirler.

    Tablo 5.2 Nesne ilişkilerinin niteliğini değerlendirmek için bazı yönlendirici sorular

    Hastaya şu soruları sorarak erken dönem ilişkilerinin niteliğine dair merakınızı ifade edin:

    • En erken anınız nedir?
    • Anneniz/babanız/kardeşiniz vb. nasıl bir insandır?
    • Çocukluğunuzda yardıma ihtiyaç duyduğunuz bir zamanı hatırlıyor musunuz? O anda kime yöneldiniz?

    Nesne ilişkilerini değerlendirirken şunları dikkate alın:

    • Kendilik ve öteki temsillerinin esnekliği, uyumluluğu ve olgunluk düzeyi;
    • Kendilik ve nesne temsillerinin ayrışma ve ilişkisellik derecesi. Örneğin, şu göstergelere dair kanıt olup olmadığına bakın:
      • Kendilik–öteki sınırı ihlali: Psikozda görüldüğü gibi, fiziksel bütünlüğe dair temel bir duyunun eksikliği ya da ihlali.
      • Kendilik/öteki sınır karışıklığı: Kendilik ve öteki fiziksel olarak bütün ve ayrı olarak temsil edilse de duyguların karışık ve ayrışmamış olması;
      • Tutarlı/bireyleşmiş kendilik ve öteki temsilleri: Ayrışmış ve bütünleşmiş içsel temsillerin varlığı.
    • Kendilik ve öteki temsillerinin olgunluk düzeyi:
      • İnsanlar, ağırlıklı olarak sağladıkları haz ya da yaşattıkları hayal kırıklığı açısından tanımlanırlar;
      • İnsanlar, somut ve kelimesi kelimesine ifadelerle (genellikle fiziksel özelliklerine dayanarak) tanımlanırlar;
      • İnsanlar öncelikle, görünür etkinlikleri ya da işlevleri temelinde tanımlanırlar;
      • Tanımlamalar, dış görünüş ve davranışları içsel boyutlarla bütünleştirir (yani çelişkiler yönetilebilir).
    • Başkalarının betimlemelerindeki tematik içerik: Örneğin, ötekiler şunlar gibi mi değerlendiriliyor?
      • Sevgi dolu
      • Yoksun bırakıcı
      • Başarılı
      • Güçlü/zayıf
      • Hırslı
      • Kötücül/iyicil
      • Soğuk/sıcak
      • Entelektüel
      • Yargılayıcı
      • Besleyici
      • Cezalandırıcı

    Bir değerlendirme sırasında, nesne ilişkilerinin kalitesini düşünürken aynı anda bu ilişkilerin olgunluk düzeyi hakkında da çıkarımlarda bulunuruz; yani, hastanın bütün nesnelerle [whole object] mi yoksa kısmi nesnelerle [part object] mi ilişki kurduğu ve başkalarından ayrı bir varlık olabilme kapasitesine sahip olup olmadığı değerlendirilir. Bu bağlamda, ötekinin kendiliğin bir uzantısı ya da eklentisi olarak görüldüğü narsisistik bir ilişki biçimiyle, ötekinin kendilikten ayrı bir varlık olarak görüldüğü nesne ilişkisi arasında ayrım yapmak önemlidir (Mason, 2000). Ayrıca, ötekiler mevcut olmadığında kendiliğin tutarlı bir şekilde deneyimlenip deneyimlenmediğini ya da parçalanmaya karşı savunmasız olup olmadığını değerlendirmek de faydalıdır.10

    10Kimlik difüzyonu/yayılması [identity diffusion], dışsal koşullardan bağımsız olarak zaman içinde aynı kalan bir kendiliğin bulunmaması durumudur; bu durum, birbirinden ayrışmış (parçalanmış) farklı kendilik temsillerinin [self-representation] birbiriyle üstünlük mücadelesi verdiğini düşündürür.

    Aktarım İlişkisi

    Değerlendirmenin başlıca odaklarından biri, hastanın en baştan itibaren bizimle kurduğu ilişki türüdür; bu, ilk telefon ya da yazılı iletişim dâhil olmak üzere değerlendirilir. Geçmiş ve mevcut ilişkilerin değerlendirilmesi yoluyla açığa çıkan baskın içsel nesne ilişkileri, oluşması muhtemel aktarımın niteliğine dair bazı ilk ipuçlarını verir. Birçok hasta görüşmeye genellikle ihtiyaç hâlinde gelir; sıkıntıyı hafifletecek otoriter bir figür arayışı içindedir. Bu nedenle, başlangıçtaki aktarım sıklıkla güçlü, her şeyi bilen ebeveyn figürüne yönelik olabilir. Bu durum ise, bağımlı bir ilişki kurma arzusu ile bundan duyulan korku arasında bir çatışma yaratabilir; çünkü hastanın zihninde terapötik ilişki baştan eşitsiz bir şekilde kurulmuş olur.

    Hastanın bizimle ilgili sahip olduğu fantezilerin (düşlemlerin) [phantasy] niteliği, herhangi bir psikoterapinin geleceği açısından son derece önemlidir:

    Psikanalizi başarıya ulaştıran ya da başarısızlığa uğratan tanı [diagnosis] değil, hastanın fantezilerinin doğasıdır.

    (Waska, 2000: 31)

    Başlangıçta birçok potansiyel hasta, otorite figürleri ve bakımverenlerle ilgili gizil fantezilerini harekete geçiren bir korku ve umut karışımıyla bize yönelecektir; biz de bu fantezilere bilinçdışı bir şekilde yerleştirileceğiz. Tedavisi en zor olan hastalar, zihinlerinin neredeyse tüm yönlerini şekillendiren zulmedici fantezilere [persecutory phantasy] sahip olanlardır. Bu hastalar, dünyayla ilişkilerini, hayal edilen misilleme saldırılarına maruz kalma riskine karşı bir savunma olarak, nesneyi kontrol etme, ona işkence etme ya da onu reddetme üzerine kurulu fanteziler etrafında örgütlerler.

    Bir hastanın psikanalitik yaklaşımdan yararlanabilmesi ve bu yaklaşımı kullanabilmesi için, terapötik ilişki hakkında konuşabilmesi; böylece aktarımı deneyimleyip onunla çalışabilmesi ve aynı zamanda gerçeklik değerlendirmesini sürdürebilmesi önemlidir. Hastaların bizimle geliştirmesini umduğumuz ilişki, duygusal olarak “canlı [live]” bir ilişki olacaktır. Bu ilişki, bazıları korkutucu gelebilecek çok çeşitli -olumlu ve olumsuz- duyguları harekete geçirecektir. Hastanın gerçeklikle olan bağını koruyabilmesi ve dolayısıyla aktarımın “sanki [as if]” niteliğini fark edebilmesi hayati önemdedir. Bu kapasite olmadığında, hasta artık bizi, örneğin, kötüye kullanan bir ebeveyn gibi deneyimlemez; onun deneyiminde biz, doğrudan kötüye kullanan ebeveynizdir. Bir sembol, bir nesneyi temsil eden bir şey olarak deneyimlenir. Sembolize etme kapasitesi [capacity to symbolise], sembolün nesnenin yerine geçmesine ama ondan ayrı kalmasına, kendi niteliklerini koruyarak var olmasına olanak tanır. İşte bu ayrımlılık, zihnin sembolü yaratıcı bir şekilde kullanarak nesneleri temsil edebilmesini sağlar.11 Sembol ile onun temsil ettiği şey birbirinden ayırt edilemediğinde, bu durum sembolik işlevselliğin bozulduğunu gösterir ki bu ruhsal açıdan yıkıcıdır. Bu bozulmayı, çocuklarda farklı derecelerde şiddet ve bozulma biçimlerinde gözlemleyebiliriz. Örneğin, hem çok küçük çocuklar hem de ruhsal olarak sorunlu çocuklar, bir deneyim hakkında konuşmayı o deneyimin içinde olmak ya da onu sahnelemeyi/canlandırmayı ayırt edemezler: onlar için dil hâlâ bir gönderim biçimi değil, bir eylemdir.

    11Segal (1957), sembolik eşitlik [symbolic equation] ile sembol [symbol] arasında bir ayrım yapar. Sembolik eşitlikte, sembol hâline gelen şey, özgün nesne olarak deneyimlenir (yani, sembolün “mış gibi” niteliği fark edilmez; böylece gösteren [signifier] ile gösterilen [signified] birbirinden ayırt edilmez).

    Sosyal Ağlar

    Bireyler bireysel psikoterapiye girerler, ancak hem gerçeklikte hem de fantezilerinde başkalarıyla ilişkili kalırlar. Yukarıda belirtildiği gibi bir ilişki geçmişini ortaya çıkarmanın yanı sıra, bu süreç hastanın içsel dünyasının bir tablosunu oluşturmamıza olanak sağlayacaktır. Bununla birlikte, hastanın daha geniş sosyal ağlarını [social network] ve bu kişi ile arkadaşları/tanıdıkları arasındaki etkileşimlerin niteliğini ve örüntülerini de değerlendirmek önemlidir (örneğin otoriteyle ilişki, baskınlık ve boyun eğme, bağımlılık ve özerklik, yakınlık ve güven konuları). Bu, tekrar eden kişilerarası konfigürasyonları/düzenlemeleri tanımlamamıza ve eğer kısa süreli terapi düşünülüyorsa, çalışmanın olası odak noktalarını belirlememize olanak tanır.

    Hastanın dışsal ilişkileri [external relationship] ve bu ilişkilerin terapiye katılma isteğini destekleyip desteklemediği de dikkate alınmaya değerdir. Yetersiz sosyal desteklere sahip hastalar genellikle terapiden düşük fayda görürler ve süreci erken sonlandırırlar (Frayn, 1992). İş ya da aileden gelen desteğin eksikliği, zaten kırılgan olan terapötik ittifakı ve değişime yönelik zayıf motivasyonu daha da zayıflatabilir.

    Ruhsal olarak daha kırılgan hastalarda, terapi aralarındaki dönemlerde onlara kimin destek olacağı sorusu dikkatle ele alınmalıdır. En rahatsız ve eyleme dökmeye eğilimli hastalar için ise, psikoterapi süresince ek profesyonel desteklerin sağlanması gerekebilir.

    Görece olarak yüksek işlevselliğe sahip hastalar bile (örneğin bir işi ya da eğitimi sürdürebilen veya kronik kişilerarası yetersizliklerden muzdarip olmayan kişiler) psikanalitik terapiyi oldukça zorlayıcı bulabilirler; çünkü bu terapi yalnızca önemli bir duygusal yatırım değil, aynı zamanda zaman ve maddi kaynak açısından da ciddi bir yatırımdır. Bu durumun, hastaya yakın olan kişileri de etkileme olasılığı taşır. Bu nedenle, dışsal çevrenin terapötik süreci destekleyip desteklemeyeceğini değerlendirmek önemlidir. Örneğin kıskanç partnerler, terapötik ikilinin [therapeutic dyad] (terapist–hasta ikilisinin) içerdiği mahremiyeti tehdit edici bulabilir ve bu süreci baltalamaya çalışabilirler. Bu tür durumlarda, mevcut desteğin kapsamını gerçekçi biçimde değerlendirmek ve desteğin yokluğunun hastanın terapiye başlama konusundaki kendi ikircikliliği/ambivalansı ile nasıl iş birliği yapabileceğini göz önünde bulundurmak önemlidir. Bazı durumlarda, hastanın partnerleri ya da aile üyeleri için de bir müdahale planı yapılması gerekebilir.

    Ego Gücü

    Hastanın ego gücünün [ego strength] değerlendirilmesi esastır. Bu değerlendirme, hastanın yaşadığı zorlukların kendini gözlemleme [self-observation] kapasitesini ve sınırların dağılmasına ya da eyleme dökmelere yol açabilecek diğer yürütücü ego işlevlerini ne ölçüde sınırladığını belirlemeyi içerir. Bir hastanın ego gücü, değerlendirme seansında ortaya koyduklarından [presentation] çıkarımla anlaşılır. Ego gücü, hastanın kaygıların üstesinden gelmesini ve daha uyumlu savunmalar geliştirmesini sağlayacak kişilik kaynaklarını yansıtır. En temel düzeyde ego gücü, hastanın gerçeklikle temas halinde olma kapasitesini ifade eder; yani ego gücü, en temelde algı, düşünme ve muhakeme süreçlerinin bozulmamış olmasıdır. Örneğin psikotik bir hasta, psikotik bir atak sırasında çok sınırlı -hatta yok denecek kadar az- bir ego gücüne sahip olarak değerlendirilir. Ego gücü, hastanın ruhsal acıyla karşı karşıya geldiğinde kimliğini koruyabilme kapasitesini, bunu aşırı çarpıtmalara ya da inkâra başvurmadan yapabilmesini ifade eder.

    Ego zayıflığı [ego weakness], düşük hayal kırıklığı toleransı ve dürtü denetimi, anksiyeteye tahammülsüzlük ve yüceltici (süblimatif) etkinliklerin yokluğu şeklinde kendini gösterir. Örneğin, öfkeli bir hasta ego gücü zayıfsa, öfkesinin kaynağını ve anlamını düşünmekte zorlanabilir ve bunun yerine doğrudan eyleme geçerek bir başkasına vurabilir. Buna karşılık, daha güçlü bir egoya sahip olan hasta ya öfkesini düşünebilir ya da onu yüceltip başka, daha yapıcı bir etkinliğe -örneğin egzersize- kanalize edebilir.

    Simgeleştirme kapasitesi [capacity to symbolise], ego gücünün önemli bir göstergesidir. Bebeklikten itibaren temel gelişimsel görevlerden biri, dürtü ile eylem arasına düşünce koyabilme kapasitesini kazanmaktır. Bu kapasite bozulduğunda ya da hiç gelişmediğinde sonuçlar ciddi olur; zihinsel yaşantılar simgesel bir biçimde tasarımlanamadığında, düşünce ve duygular doğrudan ve bazen yıkıcı bir etki yaratır (örneğin, düşünce, geri alınamayan sözcükler gibi hissedilir). Hobson, simgeselleştirmenin avantajlarını şu şekilde etkileyici biçimde özetler:

    “[S]embolleştirme [[s]ymbolising], yalnızca mevcut olmayan gerçeklikleri düşünmemizi sağlamakla kalmaz, aynı zamanda hayali dünyaları da zihinde canlandırmamıza olanak tanır; sembolleştirme, nesneleri ve olayları yaşandığı haliyle sabitleyip sonra onları düşünmemizi sağlar; sembolleştirme, şeylere önce bir bakış açısından, sonra başka bir bakış açısından yaklaşabileceğimiz zihinsel bir alan yaratır.”

    (2002: 99)

    Ego gücünü değerlendirmek için, hastanın zamana ve mekâna yönelik bir oryantasyona sahip olup olmadığına, düşünce biçiminin akılcı olup olmadığına ve muhakeme kapasitesinin organik ya da psikolojik sorunlar tarafından bozulup bozulmadığına dair kanıtlar ararız. Hastanın zorluklara rağmen ilişkilerini ve eğitsel ya da meslekî çabalarını sürdürebilme kapasitesi de bize ego gücünü dolaylı olarak değerlendirme fırsatı sunar. Bu nedenle, eğitim ve iş geçmişini ayrıntılı şekilde almak önemlidir: Eğitimini yarıda bırakma, işten çıkarılma ya da sürekli iş değiştirme gibi öykülerle başvuran hastalar, stresli durumlara karşı yeterince gelişmiş bir direnç gösterme kapasitesine sahip olup olmadıkları sorusunu gündeme getirir. Bu alandaki zorluklar, özellikle kısa süreli bir psikanalitik terapi süreci açısından iyiye işaret etmez.

    Süperego Entegrasyonu

    Süperego, kişiliğin bir ögesi [agency] olarak, hastanın içsel dünyasında ya nispeten destekleyici, yol gösterici bir varlık olarak işlev görebilir ya da daha zalim, cezalandırıcı ve baskıcı bir nitelik taşıyabilir. Süperego entegrasyonu [superego integration], hastanın şu yetileriyle ilgilidir: başkalarını sömürme veya manipüle etme davranışlarından uzak durabilme; dürüstlüğünü koruyabilme; dışsal denetleyici unsurlar (örneğin ceza ya da otorite figürleri) olmadığında bile saldırgan ya da sapkın fantezilerini eyleme dökmeden, onlar üzerine düşünebilme kapasitesine sahip olma. Bu tür bir değerlendirme, özellikle dürtüsel bireylerle ve adli geçmişe sahip hastalarla çalışılırken oldukça önemlidir.

    Ego gücünde olduğu gibi, hastanın süperego bütünleşmesi de dolaylı olarak çıkarımla değerlendirilir. Adli bir geçmiş ya da şiddet içerikli fantezilerin dile getirilmesi, bu bağlamda olası sorunlara ilişkin ipuçları sağlayabilir. Ancak daha genel bir anlamda, süperegonun niteliğini değerlendirmek için hastanın kendi hedefleri ve idealleriyle nasıl ilişki kurduğuna bakarız; örneğin, bu hedeflerin gerçekçi idealler mi olduğu yoksa hastanın aşırı talepkâr, hatta gaddar bir içsel nesneyle mi ilişki kurduğu değerlendirilir.

    Savunmalar

    Savunmalar [defence] değişimin kapısını aralar; meydan okumaya açık, esnek savunmalar, sorunları sürdüren psişik durumun sarsılmasına olanak tanır. Katı savunmalar ise, bireyi tahammül edilemez düzeydeki psişik acıdan korumak için devreye girmiştir ve bu nedenle değiştirilmesi daha güç olabilir. Bu nedenle, savunmaların değerlendirilmesi, hastanın psikanalitik tedaviye yanıt verme kapasitesini belirlemek açısından kritik önemdedir. Savunma yapısının katılığı genellikle kısa süreli terapi için kontrendikasyon oluşturmakla birlikte, bazen psikanalitik yaklaşımın tümüyle uygulanamaz olduğuna da işaret edebilir. Bu nedenle, savunmalar ile motivasyon arasındaki dengenin, terapötik ittifakın gücüyle birlikte değerlendirilmesi önemlidir. Hastanın savunmalarına yaklaşırken kendimize sorduğumuz temel sorular şunlardır:

    • Hastanın temel acısı/anksiyetesi nedir?
    • Korktuğunda ya da acı çektiğinde, bununla nasıl başa çıkıyor?

    Savunmaları daha ayrıntılı olarak 6. Bölümde ele alacağız. Şimdilik şunu söylemek yeterli olacaktır: Savunmaları değerlendirmek için, bazı savunmaların işleyişine işaret edebilecek sözel olmayan davranışlara dikkat etmek önemlidir. Bu tür davranışlara örnek olarak konulardan kaçınma, anlatıların eksikliği, belirsizlik, aşırı ayrıntılarla meşguliyet, konudan sapma ve sorunların dışsallaştırılması verilebilir. Savunmaların işleyişini fark ettiğimizde, değerlendirme sürecinde bunlara nazikçe meydan okuruz. Bunu yapmamızın amacı, hastanın yorumlarımızı incelemeye ya da bunlar üzerinde daha fazla durmaya ne ölçüde istekli olduğunu gözlemleyerek, savunmaların esnekliğini değerlendirmektir. Eğer yorum, daha fazla savunmacı davranışı tetiklerse, bu durum, nispeten kısa süreli bir müdahaleyle değiştirilmesi zor olacak kökleşmiş bir savunma sistemine işaret eder. Eğer savunmaya yönelik yorum hastada regresif davranışlara yol açarsa, bu durum, savunmaların hastayı bir çöküşten koruduğu olasılığını düşündürür. Örneğin, bir değerlendirme görüşmesinde deneme amaçlı bir yorum yaptığım bir hastam, seans sonrası hastaneden eve dönerken yolda altına kaçırdığını bildirmişti. Bu gibi durumlarda dikkatli ilerlemek ve en azından ego gücüne dair daha fazla kanıt elde edilene dek, daha destekleyici bir terapi biçimi önermek uygun olacaktır.

    Karakter Örgütlenmesinin Gelişimsel Düzeyi

    Değerlendirme ilerledikçe, zihnimizde hastanın karakterine [character] dair bir tablo oluşturmaya başlarız. Bu, karakter ile tepkisellik/duyarlılık [responsivity] arasında ihtiyatlı bir ayrım yapmamıza olanak tanır. Bazı durumlar, başka koşullarda gizil kalabilecek kişilik yönlerimizi açığa çıkarabilir; bu da onların, karakterimizin dokusuna içkin kalıcı bir varoluş tarzını yansıtmadığını gösterir. Örneğin, stres altındayken bazen duruma bedenselleştirerek (somatize ederek) yanıt verebiliriz; ancak bu tür bir yanıt tarzı, kalıcı bir kişilik özelliği olarak değerlendirilmez. Karakteri yansıtan ise daha çok süreğen kişilerarası, savunmaya dayalı ve davranışsal örüntülerdir.

    Karakteri anlayabilmek için, hastanın savunma tarzıyla birlikte kişilik örgütlenmesinin [personality organisation] gelişimsel düzeyini de kavramamız gerekir. Psikanalitik bakış açısından değerlendirmenin görevlerinden biri, hastanın çoğunlukla/ağırlıklı olarak [predominantly] nevrotik, borderline ya da psikotik bir düzeyde işlev görüp görmediğin belirlemektir. Burada “ağırlıklı olarak” ifadesini özellikle kullanıyorum; çünkü sözümona normal bir kişilik yapısında bile, farklı koşullar altında devreye giren işlevsellik düzeylerinde dalgalanmalar olabilir. Örneğin, aşırı strese maruz kaldığımızda, hepimiz daha ilkel, paranoid düşünce ve algı biçimlerine geri dönebiliriz; bu da o anda bizi daha çok borderline düzeyde bir kişilik örgütlenmesi içinde işliyor hale getirebilir. Tersine, paranoid bir kişi nevrotik ya da psikotik bir düzeyde organize olmuş olabilir.

    Değerlendirme sürecinde, kişinin dünyada nasıl hissettiğini ve davrandığını belirleyen baskın kişilik örgütlenme düzeyini anlamaya çalışırız. Her bir örgütlenme düzeyi şu özelliklerle tanımlanır:

    • belirli savunmaların kullanımı,
    • içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin genel niteliği,
    • öz kimlik [self-identity] deneyimi, ve
    • hastanın gerçeklikle olan ilişkisi.

    Şimdi üç kişilik organizasyonu düzeyine yakından bakalım.

    Nevrotik düzey [Neurotic level]

    Nevrotik hastalar genellikle, arzulanan şey ile bu arzunun gerçekleşmesini engelleyen -çoğu zaman kişinin kendi içinde ürettiği ya da içsel bir psişik itkisel süreklilik tarafından sürdürülen- engeller arasındaki çatışmayla karşılaştıklarında yardım arayışına girerler. Bu tür çatışmalar tipik olarak daha çok Ödipal niteliktedir ve cinsellik ile saldırganlığa dair kaygıları yansıtır; ancak bu kaygılar, güçlü duygulanımların ya da isteklerin etkisi altındayken bile gerçekliğe kök salmış kalabilen sağlam bir ego bağlamında yaşanır.

    Nevrotik bir kişilik örgütlenmesi, hem daha olgun savunmaların işleyişini hem de genel olarak savunmaların esnek kullanımını yansıtır. Bu, ilkel savunmaların hiçbir zaman kullanılmadığı anlamına gelmez -bazen ilkel savunmalar da devreye girer. Ancak olgun savunmaların tamamen yokluğu, daha çok borderline ya da psikotik bir organizasyona işaret eder.

    Bu örgütlenme düzeyinin, hastayı narsistik dengenin iniş çıkışlarına karşı bütünüyle bağışık kılmasa da, yine de daha bütünleşmiş bir kimlik duygusu [sense of identity] sergileme olasılığı daha yüksektir; bu da daha karmaşık bir kendilik temsilini içerebilir (örneğin, kişi kendisini hem çalışkan ve güvenilir, hem de zaman zaman manipülatif olarak görebilir). Kendisine dair bir tanım yapması istendiğinde, bunu gerçekleştirebilir. Zaman içinde ve farklı durumlar boyunca kendilik deneyimi, borderline hastalara kıyasla daha stabildir; borderline hastalardaki öngörülebilir istikrarsızlık, kendilik temsilinde daha büyük bir süreksizliği yansıtır. Kendi kendilik temsilinde olduğu gibi, başkalarına dair temsilleri de, borderline hastalardan kolaylıkla alınabilen daha siyah-beyaz tanımlara kıyasla, daha fazla renge ve derinliğe sahiptir.

    Bu örgütlenme düzeyi, terapötik süreç açısından da büyük bir avantaj olan önemli kazanımlar sağlar: Bu düzeydeki hastalar, gözlemleyen egolarının [observing ego] daha kolay devreye sokulabildiği kişilerdir. Sorun(lar)ından bir adım geri çekilip, neler olup bittiği üzerine düşünebilirler.

    Borderline düzey [Borderline level]

    Borderline terimi bir dereceye kadar kafa karıştırıcıdır; çünkü hem psikiyatrik bir tanı kategorisine -borderline kişilik bozukluğuna- hem de analitik literatürde tanımlanan özgül bir kişilik örgütlenme türüne atıfta bulunur. Analitik anlamda borderline örgütlenmenin en çarpıcı özelliği, bireyin kendilik deneyiminde [self-experience] görülen rahatsız edici tutarsızlık ve süreksizliktir. Kendilik imajına [self-image] yönelik tehditler, genellikle kendiliğe ve/veya ötekine yönelik yıkıcı davranışların habercisi olur; bu davranışlar, kişinin bir tür kendilik bütünlüğünü [self-integrity] çaresizce koruma çabasını yansıtır. Kimlik karmaşası [identity confusion] belirgindir. Borderline hasta, kendisinin ötyekilerden ayrı bir varlık olduğuna dair bir fikre sahiptir; ancak bu farkındalık kırılgandır ve bu nedenle hastanın kimliği kaçınılmaz olarak dağınık bir yapı sergiler. Psikotik hastaların aksine, borderline hastalar yalnızca geçici ve geri döndürülebilir psikotik epizodlar yaşarlar.

    Duygulanımı [affect] yönetme kaynaklarından yoksun olan borderline hasta, duygusal yaşantıyı bölme [splitting] yoluyla sadeleştirmeye çalışır. Öretikilere dair tanımlamalar genellikle iki boyutludur; yani “siyah ya da beyaz” şeklindedir ve insanların karmaşık güdülerine ya da çelişkili hislerine yalnızca aralıklı olarak farkındalık gösterir. Kendiliğiyle kurduğu ilişkide de benzer güçlükler gözlemlenir.

    Utanca dayalı deneyimler, borderline hastanın öznel dünyasında baskındır. İçinde yıkıcı olabilecek kötü niyetli bir gücün varlığı konusunda kaygı duyabilir; ancak daha sık olarak, içsel güçsüzlük ve kırılganlık deneyimiyle meşguldür. Kötülük dışarıya, dünyaya ve diğer insanlara yansıtılır; bu da hastanın kendisini paranoyak hissetmesine ve cezalandırıcı güçlerin insafına kalmış gibi algılamasına yol açar.

    Bölme ve yansıtma [projection] gibi ilkel savunmaların esnek olmayan biçimde kullanımı, borderline örgütlenmenin ayırt edici özelliğidir. Bu yönüyle borderline örgütlenme, psikotik organizasyona oldukça yakındır. Özellikle borderline hasta regrese olduğunda bu benzerlik belirginleşir. Ancak davranışları zaman zaman oldukça bozulmuş görünse de, borderline hastanın gerçeklikle temas kurma kapasitesi, psikotik hastaya kıyasla daha fazladır.

    Psikotik düzey [psychotic level]

    Ağırlıklı olarak psikotik düzeyde işleyen hasta, en kırılgan psişik yapıyı sergiler. Kişilik duygusunu [sense of person-hood] tanımlamakta zorlanır. Temel kaygıları genellikle güven [trust] ve bağımlılık [dependency] meseleleri etrafında yoğunlaşır. Yaşadığı dehşet sıklıkla sözcük öncesidir [pre-verbal] ve yalnızca terapistin karşıaktarımını dikkatli kullanmasıyla dolaylı olarak çıkarılabilir. Kimlik [identity] düzeyinde temel bir bozulma gösterir; kimi zaman kendi varlığından ve/veya başkalarının varlığından şüphe duyar. Özünde gerçekliğe kök salmamıştır ve bu nedenle sıklıkla kafa karışıklığı yaşar, kendini başkalarıyla paylaşılan bir topluluk duygusundan yabancılaşmış hisseder.

    Duygulanım Düzenleme Örüntüsü

    Gelişimsel bir çerçeveden etkilenen psikanalitik terapistler, kendiliğe ve ötekine ilişkin temsillerin bilişsel-duygulanımsal yapılarının, çocuğun bakımverenle kurduğu ilişkideki davranışlarını ve sonraki tüm önemli ilişkilerdeki davranışlarını düzenlediğini ileri sürerler.

    Anne-bebek ikililerine yönelik gözlemler, sözel ve sözel olmayan karşılıklılıkların ritmik ve tutarlı bir yapı oluşturduğunu ortaya koyuyor. Kare kare yapılan analizler, anne ile bebek arasındaki etkileşimlerin bakma-bakmama, katılım-geri çekilme gibi döngüsel bir örüntü izlediğini gösterir. Bu ritim, bebeğin görece olgunlaşmamış olan psikofizyolojik sistemini düzenleme ihtiyacı açısından kritik önemdedir ve bu süreçte bebek temel kendi kendini düzenlemeye [self-regulation] dair çok şey öğrenir (Brazelton & Cramer, 1991). Ebeveynler, bebeğin duygusal yaşantılarını düzenlemede son derece önemli bir rol oynarlar. Nörolojik olgunlaşmaya rağmen, bebeğin doğuştan sahip olduğu potansiyelin en iyi şekilde gerçekleşebilmesi için etkileşimsel ve öznelerarası [intersubjective] bir çevreye ihtiyaç vardır.12 Bu eşsiz çevre, her iki katılımcı tarafından birlikte yaratılır ve hem bebeğin hem de ebeveynin zamanının büyük bir kısmı, kendinin ya da ötekinin durumunu etkin biçimde karşılıklı olarak düzenlemeye adanır. Anne-bebek ikilisi içinde durumların düzenlenmesi, algısal sistemlerden ve duygulanım ifadelerinden akan bilgi alışverişi aracılığıyla birlikte koreografi edilen bir süreçtir. İlk aylarda düzenlenen durumlara örnek olarak açlık, uyku, fiziksel etkinlik ve uyarılmışlık hali verilebilir. Psikanalitik bakış açısından, bebeğin hissedeceği pek çok şeyin ancak başka bir kişinin varlığında ve onunla kurulan etkileşim aracılığıyla mümkün olmasının önemli olduğunu düşünürüz; çünkü bu kişi bir aracı işlevi görür ve onun kendi duygusal halleri de bebeğin deneyimini belirgin biçimde renklendirir.

    Brazelton ve Cramer (1991) bu noktayı şu şekilde vurgular:

    Bebekler içsel bir dengeye ulaştıklarında ve ardından güvenli, öngörülebilir bir ilişki içinde beklenti ve heyecan yaşamaya başladıklarında, kendilerinde var olan duygu ve biliş kapasitesini keşfetmeye başlarlar.

    (Brazelton & Cramer, 1991: 128)

    Ötekilerin duygusal durumu, bu nedenle, bebeğin kendi duygusal durumu açısından temel bir öneme sahiptir. Bu durum, aynalama [mirroring] gibi pasif süreçlerden kaynaklanmaz; aksine, bebeğin annenin duygusal ifadesini etkin biçimde kullanarak bir olayı anlamlandırması ve bu anlamı davranışını yönlendirmek için kullanmasından kaynaklanır. Annenin üstlendiği işlev, bebeğin yaşantısını duygusal olarak sindirilebilir bir şeye dönüştürmektir.13

    12Burada “durum [state]” terimi, “organizmanın belirli bir andaki yarı-stabil bütünsel örgütlenmesi” anlamında kullanılmaktadır (Stern ve diğerleri, 1998).

    13Psikanaliz içinde, annenin işlevi gerçekten de, bebeğin henüz işleyebilme kapasitesi geliştirmediği acı verici varoluş hallerini taşıyan bir konteynere [container] benzetilmiştir (Bion, 1962a, 1962b).

    En erken iletişim biçimleri, sözel simgeler aracılığıyla gerçekleşmeden ortaya çıkar. Bebek, duygularını çoğu zaman annesine çok ham bir biçimde iletir. Bu durum, alıcı konumdaki annenin, bebeğin henüz dile getiremediği ya da kendi içinde duygusal olarak işleyemediği duyguları sanki kendisininmiş gibi deneyimlemesine yol açar. Kendi sorunlarıyla aşırı meşgul olmayan bir anne, bebeğin davranışlarına yanıt verebilir. Anne bu şekilde yanıt verdiğinde, bebek anlaşıldığına dair bir yaşantı edinir ve bu yaşantı, zamanla kendi davranışlarının anlamlı ve iletişimsel olduğuna dair bir duygu geliştirmesini sağlar (Fonagy ve diğerleri, 1991). Bu etkileşimlerin niteliği, çocuğun içsel dünyasının ve duygulanımı düzenleme kapasitesinin temelini oluşturur.

    Birinci Bölüm’de gördüğümüz üzere, içsel dünya çocuğa bakımveren figürleri tarafından yansıtılanlara yanıt olarak gelişen ilkel, fantezi yüklü psişik bir manzaradır. Çocuğun duygulanım deneyimi -dolayısıyla içsel dünyasının duygusal renklenişi- ebeveynler aracılığıyla, çocuğun zihin ve beden hallerine dair ikincil temsillere dönüştürülerek örgütlenir:

    Bireysel gelişimde iletişim, başlangıçta iletişimsel bir niyet olmaksızın gerçekleştirilen eylemlerle başlar; ancak bu eylemler, gözlemleyen ötekiler tarafından bebeğin zihin durumunun göstergeleri olarak yorumlanır.

    (Fonagy & Fonagy, 1995: 369)

    Fonagy ve Target (2000), bu nitelikteki kişilerarası etkileşim yoluyla kurulan şeyin, “refleksiyon”a [reflection] benzeyen bir içsel yaşantının inşası olduğunu öne sürerler. Çocuk geliştikçe, bu kapasiteyi kendi davranışlarını ve duygulanım deneyimlerini hem kendisiyle hem de ötekilerle ilişki içinde anlamlandırmak için kullanabilir. Fonagy ve Target, bu kapasiteye reflektif işlev [derinlikli düşünme işlevi: reflective functioning] adını verirler.14

    14Reflektif işlev/derinlikli düşünme işlevi [reflective functioning] “kişinin kendisinin ve başkalarının zihin durumları hakkında düşünmeye yönelik, kişilerarası bağlama bağlı olarak etkinleşen yerleşik bir düşünme biçimi”dir (Bram & Gabbard, 2001: 692). Reflektif işlevin gelişimi, davranışın yalnızca gözlemlenebilir fiziksel koşullara dayalı olarak açıklandığı teleolojik [teleological] bir tutumdan, davranışın inançlar ve arzular temelinde açıklandığı niyetlilik [intentionalit]) tutumuna geçişi içerir.

    Ne hissettiğimiz üzerine düşünebilme kapasitesi, duygulanımı düzenleme kapasitemizin temelini oluşturur. Her hastanın duygusal uyarılma örüntüsü farklıdır ve bunu ancak zamanla, hasta ile birlikte çalışırken anlayabiliriz. Bu nedenle, değerlendirme aşamasında hastanın anlatısını dinlerken, güçlü duygularla nasıl başa çıktığına ve bazı duygulara izin verilip verilmediğine dikkat ederiz. Ayrıca, hastanın kendi duygularını araştırmaya açık olup olmadığı ve kendisiyle hisseden bir varlık [feeling being] olarak ilişki kurup kurmadığı da bizim için önemlidir.

    Değerlendirme aşamasında, hastanın duygulanım düzenleme örüntüsüne dair anlayışımız ancak sınırlı ve ilkeldir. Bu anlayış, şu konularda oluşturulan bazı varsayımlardan oluşur:

    • savunmalar aracılığıyla denetim altında tutulması gereken duygulanımlar,
    • savunma işlevi gören duygulanımlar; yani kişinin başka duygusal durumları hissetmesini engelleyen koruyucu işlevdeki duygulanımlar,
    • belirli duygulanımların nasıl yönetildiği ya da boşaltıldığı (örneğin, kendine zarar verme ya da madde kullanımı yoluyla).

    Duygulanım düzenlemesinin değerlendirilmesindeki önemli bir unsur, aşağıdakilerin belirlenmesidir:

    • hastanın, duygulanım ile eylem arasındaki ayrımı yapıp yapamadığı (örneğin, psikotik ve borderline hastalar bu ayrımı yapmakta zorlanabilirler);
    • hastanın, duygulanım deneyimini sözcüklerle ifade edip edemediği. Bu durum, simgeleştirme kapasitesiyle ilişkilidir ve hem psikotik hem de borderline hastalarda bu kapasite ciddi şekilde zorlanmış olabilir.

    Beden

    Hastalarımız terapiye zihinleriyle birlikte bedenlerini de getirirler. Çalışmalarıma yön veren önemli varsayımlardan biri, bedenlenmenin (embodiment) zihni şekillendirdiğidir. Bu nedenle, hasta yardım istediği konuyu açıkça bedenle ilişkilendirmese bile, terapistin bedeni daima aklında tutması esastır. Zihin (mind) ve beden (body) birbirinden ayrılmazdır. Zihin, bir tür bedenlenmişlik olmaksızın düşünülemez; bu görüş günümüzde birçok araştırmacı tarafından da benimsenmektedir (örneğin bkz. Damasio, 2006; Edelman, 1992; Lakoff, 1987; Varela ve diğ., 1992).

    Beden, tüm diğer psişik işlevleri destekleyen temel bir yaşam olgusudur; dolayısıyla beden inkâr edildiğinde, duygusal, sosyal ve bilişsel işleyiş ciddi biçimde bozulabilir. Bedensel gerçeklikten kaçmak, kaçınılmaz olarak zihindeki düşünme ve hissetme kapasitesinin mümkün olduğu bir alandan -ve dolayısıyla “öteki” ile öteki olarak ilişki kurmanın da mümkün olduğu bir yerden- uzaklaşmayı beraberinde getirir. Bu durum, beden içinde var olmanın psişik sonuçlarını savunma amaçlı olarak atlatmak için sanal gerçekliğe çekilen bireylerde açıkça görülür. Bu ihtiyaç, özellikle bedenin zihne güçlü biçimde kendini dayattığı ergenlik döneminde daha da belirgin olabilir (Lemma, 2014).

    Fiziksel olarak değiştirilmiş bedenler her zaman bir geçmişe sahip bedenlerdir: Kişinin öznel deneyimi ve arzulanan beden imgesiyle çelişse bile, doğuştan gelen bedensel yapı ve görünüm zihindeki beden temsilini biçimlendirir ve kendiliğin deneyimine entegre edilmesi gerekir. Burada tanımlanan hastalar için bu, genellikle bedenlerini “kişisellleştirme”lerini (personalise) sağlamak üzere titiz bir çalışmayı gerektirir (Winnicott, 1945).

    Çalışmalarıma her şeyden önce yön veren temel kavram, bizi Freudcu zemine sıkı sıkıya yerleştirir: Freud’un (1923) ünlü ifadesiyle, ego “her şeyden önce bir beden-egodur (body-ego); yalnızca yüzeysel bir varlık değildir, kendisi bizzat bir yüzeyin projeksiyonudur” (1923: 26). Yani, kendiliğin en ilkel temsil biçimi bir beden temsilidir. Freud’a göre ego, bedenin yüzeyinin bir projeksiyonu olarak, psişik bir harita biçiminde temsil edilmekteydi. Daha spesifik olarak, ego, bireyin bedenine yönelik algılanan libidinalleştirilmiş (libidinised) ilişkisinin zihinsel bir temsili olarak görülmekteydi.

    Bunun önemli sonuçlarından biri -ki Freud’dan bu yana kapsamlı biçimde geliştirilmiştir- egonun işleyişinin beden modellerinden türediğidir (Lichtenberg, 1978). Bu durum belki de en açık biçimde Klein’ın yazılarında görülür; burada zihin, bir tür “beslenme kanalı (alimentary tract)” (Caper, 1997) olarak tanımlanır; psişik durumları içine alır (içe atım: introjection) ve dışa atar (yansıtma: projection).

    Freud’un beden vurgusu yerindedir; bu vurgu, güncel sinirbilimsel perspektiflerle örtüşmekte ve hatta onları önceden sezmiş görünmektedir. Fiziksel hareket ve bu hareketin gelişmekte olan propriyoseptif sistemde (proprioceptive system: yani organizmanın kendi hareketlerini kaydeden sistemde) kayda geçmesi, yalnızca motor eylemlerden sorumlu sinirsel yapıların değil, aynı zamanda kendimizin farkına varma biçimimizin, başkalarıyla iletişim kurma yollarımızın ve yaşamı deneyimleyiş tarzımızın kendiliğinden örgütlenen gelişimine katkıda bulunur. Fiziksel hareket (ve elbette, başkalarının bu harekete nasıl karşılık verdiği), niyetliliğin hatlarını önceden belirler ve jest, toplumsal bilişin sınırlarını şekillendirir. Bedenlenmenin zihni biçimlendirmesi tam da bu en genel ve en temel anlamda gerçekleşir.

    Terapistler olarak, zaman zaman hastanın beden imgesini (body image) -yani zihninde taşıdığı, bedeniyle ilgili temsili ve buna eşlik eden duygulanımları ile fantezileri- anlamaya çalışırız. Burada kastettiğim şey, yalnızca biyolojinin yasalarına göre değil, aynı zamanda hepimizin beden deneyimine yüklediği anlamlar ve fanteziler tarafından da örgütlenen psişik/libidinal beden haritasıdır.

    Bireyin beden imgesi doğuştan gelen bir yapı değildir ve bu noktada psikanaliz, bedenin zihindeki temsilini biçimlendiren ve duygulanımsal olarak renklendiren gelişimsel etkenleri ve fantezileri anlamada önemli bir katkı sunar. Ben kendi çalışmamda, hastanın bedenine dair algısını, onun bedeniyle ilgili belirli eğilimlerini (inançlar ve fanteziler) yansıttığı kadar, bedeninin dünyaya yönelik belirli eğilimlerini (belirli bir duruş, denge hissi ve bedenlenmişliğe ilişkin diğer içorgansal/viseral (visceral), otonomik öğeler) de yansıtan bir yapı olarak ele alırım.

    Bedeni deneyimleme biçimimiz, ötekilerin bedenle ilgili anlamları ve fantezileri tarafından şekillendirilir; bu nedenle bedenimiz birkaç kuşağın hikâyesini taşır. Beden temsilimiz, annelerin/ötekilerin ((m)others) beden imgelerinin içselleştirilmesinin bir sonucudur; bu içselleştirme, jestlerin, duruşların, tutumların ve ritimlerin bilinçdışı yoldan aktarımı aracılığıyla gerçekleşir -ki tümü, ötekiyle-etkileşim-halindeki-kendiliğin (self-ininteraction-with-the-other) duygulanımsal açıdan yüklü temsillerini içerir:

    Sözcük öncesi bir bebek, sözcükleri değil, iletişimin örtük niyetlerini özümser. … Bu düzlem, fiziksel temaslar, yüz ifadeleri, jestler, ses tonu aracılığıyla iletilir.

    (Raphael-Leff, 2008: 14–15)

    Birincil nesnelerle erken dönem fiziksel yaşantılar, uygun şekilde libidinal olarak yatırım yapılmış bir beden-kendiliğin oluşumunda merkezi bir rol oynar ve bu yaşantılar işlemsel (procedural) belleklerde depolanır. Bellek araştırmaları iki tür bellek sistemi tanımlamıştır: deklaratif/bildirimsel (declarative) ve örtük (implicit) bellek (Schacter, 1999; Schacter & Tulving, 1994). Bildirimsel bellekler hatırlanabilir ve söze dökülebilir niteliktedir; yaşam öykümüzü oluşturan anlatıyı bu bellekler sağlar. Buna karşılık, örtük bellekler sözcük öncesidir (genellikle yaşamın ilk 2–3 yılına ilişkindir) ve bu nedenle doğrudan erişilemezler ve bastırılamazlar; çünkü açık belleği mümkün kılan beyin yapılarının olgunlaşması bu dönemde henüz tamamlanmamıştır. Başka bir deyişle, bu bellekler dinamik olarak değil, betimleyici (descriptive) olarak bilinçdışıdır (Clyman, 1991).

    Örtük bellek sistemi, işlemsel (procedural), duygusal (emotional) ve duygulanımsal (affective) bellekleri kapsar. Bu, bedenin nasıl temsil edildiği açısından merkezi bir öneme sahiptir; çünkü en erken sensörimotor yaşantılar -duyguları uyaran ve duygulanım taşıyan deneyimler- büyük olasılıkla, “ötekilerle-birlikte-bedenim”e dair işlemsel bellekler olarak kodlanır. Dolayısıyla, bu anıların bastırılmış değil, bastırılmamış bilinçdışında depolanma olasılığı yüksektir. Bu tür anılar, aynı zamanda “duygu şemaları (emotion schemas)” olarak da adlandırılır (Bucci, 2008) ve çocuğun beden-kendiliğini doğrulayan ya da reddeden ötekilerin temsillerini içerir. Bir duygu şeması, algıdaki duyusal özellikler ya da bellekten gelen çağrışımlarla doğrudan etkinleşebilir. Bu durum klinik açıdan önemlidir; çünkü terapistin, bedenselleşmiş bir biçimde gerçekleşen alt-simgesel (subsymbolic) iletişime duyarlı olması gerektiğini gösterir (Bucci, 2008). Yani, ne söze dökülebilen ne de simgeleştirilebilen; istemli denetim ya da örgütlü düşünce dışında işleyen bedensel ve duyusal süreçlere karşı dikkatli olunmalıdır. Bu tür süreçler, analist tarafından beden karşıaktarımı (somatic countertransference) aracılığıyla fark edilebilir (bkz. Bölüm 7).

    Fiziksel deneyimlere dair işlemsel bellekler, bebeğin bedenini nasıl deneyimleyeceğini ve dolayısıyla kendisini nasıl göreceğini belirleyecek olan, bir “öteki” ile yaşanan fiziksel deneyimlere köklenir. Annenin kabul edici bedeninde (mother’s welcoming body) erimiş gibi hissetme ya da onun tarafından tutulmamış olma deneyimleri, yoğun duygulanımlarla birlikte seyreder ve büyük olasılıkla belleği, arzuyu ve fanteziyi etkiler (Pine, 2000).

    Dolayısıyla, bebeğin kendi bedenine dair deneyimi, onun annesinin/ötekisinin bedenine yönelik ilişkisini nasıl deneyimlediği aracılığıyla şekillenir (Laufer, 1981). Ve annenin (ya da babanın) bebeğin bedeni hakkında ne hissettiği ise, kendi bedeni hakkında ne hissettiği tarafından belirlenir. Eğer anne (ya da baba) bu konuda kendi bedenine ilişkin zorluklar yaşamışsa, bebeğin bedeni onların kendi yansıtma nesnesi hâline gelebilir.

    Yukarıdaki tüm değerlendirmeler göz önüne alındığında, bedenin başkalarıyla ilişkilerinde -yani belirli duygusal ve sosyal bağlamlar içinde- özgül bir örgütlenme ya da tarz kazandığı şematik işlemleri, indirgemeci nörolojik açıklamaların neden asla yeterince yakalayamayacağını anlayabiliriz. Bununla birlikte, psikanaliz ile sinirbilimsel perspektifleri yeniden bir araya getirerek, hem alışkanlıksal eğilimlere yol açan beden şemasının önemini hem de bu şemanın her zaman duygusal çevrelerle dinamik bir ilişkide geliştiğini hatırlamamız sağlanır. Bu nedenle bedeni anlamak, niyetliliğe varmayan ve nörofizyolojiyi aşan açıklayıcı yaklaşımlar gerektirir.

    Bedene odaklanmak, burada tartışıldığı üzere, simgesel öncesi (pre-symbolic) deneyimin nasıl kodlandığına dair önemli soruları gündeme getirir; ancak bununla birlikte, bu deneyimin ötekilere nasıl iletildiği sorusunu da ortaya koyar. Klinik açıdan bakıldığında, bu durum, yaşantıyı zihinselleştirme kapasitesinde eksiklikleri olan hastalara yardımcı olmanın ne denli zahmetli bir süreç olduğuna dikkat çeker. Bu karmaşık alana yapılmış ilginç katkılardan biri, Fonagy ve Target’ın (2007) “gömülü/saklı zihin (embedded mind)” üzerine çalışmasında bulunabilir. Fonagy ve Target, bağlanma kuramı, bilişsel bilim ve psikanalizi etkileyici bir biçimde bir araya getirerek, zihnin, birincil nesneyle yaşanan erken dönem sensörimotor, duygusal ve çevresel deneyimlerden türeyen bir dizi çekirdek temsile göre örgütlendiğini öne sürerler. Dil, simgesel düşünce ve savunmaların, birincil nesneyle yaşanan jestlere dayalı prototipik, sözel öncesi ve “bedenselleşmiş” deneyimler üzerine inşa edildiğini ileri sürerler. Zaman içinde gelişen soyutlama (abstraction) kapasitesi ise, bu temel temsillere anlam yüklememize olanak tanır; bu da soyut kavramlarla (örneğin “anne” fikriyle), birincil nesneyle yaşanan fiziksel deneyimlere gömülü zihinsel imge kümeleri arasında metaforik karşılaştırmalar kurmamızla mümkün olur.

    Bedensel jest dili ve beden aracılığıyla örtük olarak iletilenlerin dikkate alınması, bizi bedeni hem kavramsal hem de klinik düzeyde ele alırken başvurulabilecek diğer disiplinlerle yeniden ilişkilendirir. Özellikle sinirbilimsel araştırmalar, bebeğin doğuştan bir beden şemasıyla ve insan etkileşimini mümkün kılan dışavurumcu öznelerarası hareketler için genetik olarak kodlanmış propriyosepsiyon/içalgı, duyulararası dönüştürücüler (intermodal transducers) ve ayna nöronlarla donatıldığını ortaya koymuştur. Kritik olarak, beden imgesi propriyosepsiyon ile ötekinin yüzünün görsel algısı arasındaki duyulararası ve öznelerarası etkileşimden kaynaklanır.

    Karşıdaki kişinin niyetleri ve etkileşim hâlindeki bebeğin bedenlenmiş olanakları, doğrudan karşıdakinin yüzünde ve fiziksel eylemlerinde okunabilir. Bu durum, bakımverenle yaşanan bedensel deneyimin niteliğinin önemine -ve buna, hasta ile analist arasındaki ilişkiyi de ekleyebiliriz- başka bir açıdan ışık tutar. Bu tür sözel olmayan karşılaşmalarda, ebeveynler ve bebekler zihinlerini çoğunlukla farkındalık dışında ve sıklıkla beden yoluyla ifade eder ve birbirlerinin zihnine karşılık verirler. Bu etkileşimlerde, ebeveynin, bebeğin sözel olmayan biçimde ifade ettiği içsel dünyayı anlamlandırabilme kapasitesi, deneyimi zihinselleştirme kapasitesinin gelişimi için temel oluşturan kilit bir unsurdur. Nitekim, günümüzde ölçülebilir hâle gelen Ebeveynsel Bedensel Zihinleştirme kapasitesinin (Parental Embodied Mentalising – PEM), zihinselleştirme kapasitesinin gelişiminde temel bir özellik olduğu öne sürülmüştür (Shai & Fonagy, 2013). PEM, ebeveynin şu kapasitesine işaret eder:

    (1) Bebeğin tüm bedensel kinestetik ifadelerinden -yani beden hareketleri ve duruşundaki değişimlerden- onun zihinsel durumlarını (örneğin isteklerini, arzularını ya da tercihlerini) örtük olarak ve bilinçli olmak zorunda olmaksızın kavrama, anlama ve çıkarımda bulunma; ve (2) buna göre kendi kinestetik örüntülerini uyarlama kapasitesi.

    (Shai & Fonagy, 2013: 60)

    Bedensel zihinleştirme (embodied mentalising) kavramı, psikanalitik literatürde bedenle ilgili olarak bir-kişi ve iki-kişi modelleri arasında görülebilecek gerilimlere dair yararlı bir bakış açısı sunar; çünkü bu kavram, bedenin gerçekliği ile onun bireyselliğini ve yatkınlıklarını (yani yapısal donanımını) uzlaştırır. Aynı zamanda, bir-bedende-var-olma (being-in-a-body) deneyiminin, kişinin kendi bedensel yaşantısını zihinleştirme ve dolayısıyla duygulanım deneyimini düzenleme kapasitesinin gelişebilmesi için, bir başkasının bedeni ve zihnini gerektirdiğini vurgular.

    Sosyokültürel Etkenler

    Tarihsel olarak psikanaliz, hastanın dışsal gerçekliğini görece ihmal ederek en büyük vurguyu içsel dünyasına yapmıştır. Ancak günümüzde uygulamamız gerçek anlamda çok kültürlü bir nitelik taşımaktadır ve bu nedenle, çalışmamız duygusal sıkıntıya ilişkin çok çeşitli deneyimleri ve düşünme biçimlerini kapsayacak şekilde genişlemelidir.

    Bizler yalıtılmış bir şekilde gelişmeyiz. Doğduğumuz andan itibaren bir aile sisteminin, ama aynı zamanda içine doğduğumuz kültür gibi daha geniş sistemlerin de parçası oluruz. Bu daha geniş sistem, değerlendirme süreçlerimizde mutlaka dikkate alınmalıdır. Aynı yaşam olayı ya da “verili” durum, kişinin doğduğu kültüre bağlı olarak çok farklı anlamlar ya da sonuçlar kazanabilir. Örneğin, tek çocuk olmak ve kız çocuk olmak, erkek çocukların daha çok değer gördüğü bir kültürde dünyaya gelen bir kız çocuğunun gelişimini bambaşka şekilde etkileyebilir.

    İç dünya her zaman dış dünyayla dinamik bir etkileşim içindedir. İçsel olan, dışarıdan alınanı savunma süreçlerinin etkisiyle çarpıtarak yansıttığı için, dış dünya ile iç dünya arasında hiçbir zaman birebir bir örtüşme yoktur. Ancak yine de, değerlendirmelerimiz hem hastalarımızın yaşadıkları dış gerçekliği hem de bu gerçekliğe kendilerine özgü olarak yükledikleri anlamları yansıtmalıdır. Irkçılık ve cinsiyetçilik, sosyoekonomik yoksunluk, hastalık ya da engellilik ve din gibi gerçeklikler, hastalarımızın yaşamları üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Hastalarımızı ve onların ihtiyaçlarını en iyi şekilde anlayabilmek için, onların dış dünyada yaşadıkları gerçekliğe karşı merak içinde olmamız gerekir. Eğer bunu sormazsak, bu gerçekliği hiç öğrenemeyebilir ve hatalı sonuçlara varabiliriz. Örneğin, değerlendirme görüşmelerinde sıklıkla göz ardı edilen bir soru, kişinin maddi durumunu nasıl idare ettiğidir. Bu soru sadece terapinin ücretli olduğu durumlarda değil, hastanın kamu kaynaklı hizmet aldığı durumlarda da önemlidir; çünkü bu tür bilgiler, hastanın nasıl bir yaşam sürdüğü hakkında çok şey söyleyebilir ve onun üzerinde terapiyi zayıflatabilecek gerçek baskılar (evsizlik gibi) konusunda bizleri uyarabilir.

    Kültür de son derece önemlidir; çünkü Batılı terapi modellerinde oldukça yaygın olan kendilik, ayrışma ve bireyleşme gibi kavramlar, diğer kültürler için aynı derecede geçerli olmayabilir. Batı’da bireyleşmiş kendilik terapinin hedefidir; bu kendilik ayrımlaşmayı ve bireyselliği değerli görür. Oysa Doğu kültürlerinde ilişkisel kendilik daha geçirgendir ve kendilik-öteki sınırları daha akışkandır; burada kimliğin birimi, içsel olarak temsil edilen bireysel bir “öteki” değil, aile ya da topluluktur.

    Değerlendiren kişiyle kurulan ilişki de kültürel etkenlerden etkilenir. Kendi kültürel kimliklerimiz ya da ırkımız nedeniyle bazı hastalarla ilişki kurmak bize daha kolay gelebilir -aynı durum hastalarımız için de geçerlidir. Bu aktarım ve karşıaktarım süreçlerine açık ve alıcı olmak, sağlıklı bir değerlendirme için esastır. Hastalar her zaman kültürel geçmiş açısından terapistlerinde benzerlik aramazlar; bazıları özellikle farklılık arar ve bu seçimleriyle kendi kültürel kimliklenmelerine dair çok önemli bir şeyi iletmekte olabilirler. Örneğin, bir keresinde karışık etnik kökene sahip genç bir kadın özellikle beyaz bir terapist istemişti. Terapide yaptığımız çalışmada kısa sürede ortaya çıktı ki, onun için “beyaz” kendilik iyiydi, “siyah” kendilik ise kötüydü; bu nedenle savunma düzeyinde kendisini beyaz olan bende/terapistte temsil edilen kendilikle özdeşleştirmek istiyordu.

    Deneme Yorumu

    Geleneksel olarak, psikanalitik terapiye yönelik bir değerlendirme süreci, hastanın bu tür müdahalelerden yararlanma kapasitesini değerlendirmek amacıyla, bazen aktarım üzerine de yapılabilen bir deneme yorumu (trial interpretation) içerir. Bu yorum, aşağıdaki hususları keşfetmemize yardımcı olur:

    • hasta, merkezsizleşerek/kendinden uzaklaşarak (decentre) kendi düşünce süreçlerini gözlemleyebiliyor mu?
    • hasta, bizim sunduğumuz şeyi alabiliyor ve bunu kullanabiliyor mu?
    • özellikle kısa süreli terapi düşünülüyorsa, hasta belirli bir odakla çalışabiliyor mu?

    Değerlendirme sürecinde aktarım yorumları en iyi şekilde ölçülü biçimde ve yalnızca bir çıkmazı aşmak için gerektiğinde kullanılır. Örneğin, hasta konuşamıyorsa, onun bizim kendisiyle ilgili değerlendirmemiz konusunda kaygı duyabileceğine işaret eden bir yorum, oldukça yardımcı olabilir. Buna karşılık, hastaya belirli örüntüleri ya da temaları gösteren yeniden yapılandırıcı (reconstructive) yorumlar, değerlendirme sürecinin bir parçası olarak çok daha uygun ve yerinde yorumlardır. Aktarım yorumlarının sınırlı kullanımını teşvik ediyorum; çünkü bu aşamada hastayı terapiye alıp almayacağımız henüz belli değildir ve hastada yoğun bir aktarım geliştirilmesine neden olup ardından onu göremeyeceğimizi söylemek etik açıdan sorun yaratabilir. Ayrıca, bir değerlendirmenin amacı tedaviye başlamak değildir -her ne kadar iyi yapılmış değerlendirmeler hastalar tarafından çoğu zaman terapötik olarak deneyimlense de. Değerlendirme ilişkisinin hastayı kendisini gözden geçirmeye teşvik etmesi beklenir ancak bu ilişki aşırı uyarıcı olmamalıdır; böylece hasta, değerlendirme ile olası terapi süreci arasındaki boşluğu tolere edebilir.

    Değerlendirmelerin Sonlandırılması

    Bir değerlendirmenin sonunda hastaların ne düşündüğümüzü öğrenmek istemeleri makul bir beklentidir. Hastalar sıklıkla “deli” ya da “kötü” olup olmadıklarıyla, ya da bizim onların iyileşip iyileşmeyeceklerini düşünüp düşünmediğimizle meşgul olabilirler. Bu noktada, yeterli kanıta dayanmayan bir formülasyon sunarak hastanın sorununa kesin bir yanıt arzusuyla bilinçdışı bir iş birliği içine girmekten kaçınmak önemlidir. Yine de, bir değerlendirmenin sorumluluğu, hastaya onun yaşadığı çıkmaza dair bizim anlayışımızı iletmeyi de içerir. Hastanın “ne düşündüğümüzü” sormasını yalnızca sürece dair kaygının ya da “deli” ya da “kötü” olma korkusunun yansıması olarak yorumlamak -her ne kadar bazı hastalar için bu tür spekülasyonlar doğru olsa da- yararsızdır. Yanıtımızda, hem hastanın ne tür bir yardıma ihtiyaç duyduğuna dair bir görüş sunabilir, hem de bu sorunun ardında yer alabilecek kaygıya dikkatle yaklaşabiliriz.

    Görevimiz hassas bir dengede durur: Anlayışımızın geçici ve ihtiyatlı olduğunu, çalışmalarımızın her zaman kesin sonuçlara ulaşmadığını ifade edecek sözcükleri bulmamız gerekir. Ancak aynı zamanda, eğer hastaya kendimizle ya da bir meslektaşımızla bir tedavi öneriyorsak, bu önerinin yardımcı olacağına inandığımızı da iletmemiz gerekir. Neyse ki günümüzde psikoterapinin, hiçbir tedavi almamaktan daha etkili olduğuna dair elimizde gitgide artan sayıda kanıt bulunmaktadır.

    Bir değerlendirme sürecinin sonunda -ve terapi önerisi üzerinde mutabık kalındıysa- bazı hastalar eğitimimiz, niteliklerimiz ya da nasıl çalıştığımız hakkında sorular sorabilirler. Hasta tarafından yöneltilen her soruda olduğu gibi, öncelikle bu sorunun neden sorulduğu üzerine düşünmek önemlidir. Bu sorunun bizde yarattığı duygulanım aracılığıyla bazı ipuçları yakalayabiliriz: Kendimizi rahatsız edilmiş, sınanmış, kışkırtılmış ya da yanıt vermeye istekli hissedip hissetmediğimize bakmak, bu sorunun altında yatan anlam ya da işlev hakkında fikir verebilir. Bu duygusal etkilenime bağlı olarak, soruya örtük anlamı merkeze alarak mı yaklaşacağımıza, doğrudan ve sade bir şekilde mi yanıtlayacağımıza, yoksa her iki yolu birden mi kullanacağımıza karar veririz. Niteliklere ilişkin bir soru söz konusu olduğunda, bu soruyu kısa ve gerçekçi bir biçimde yanıtlamanın önemli olduğunu düşünürüm. Bu tür bir soru, etkileyici bir özgeçmişi sıralamak için bir davet olarak görülmemelidir. Mesleki geçmişimizi ve kayıtlı olduğumuz meslek kuruluşunu belirtmek yeterlidir. Elbette, niteliklere dair bir soru, terapi sürecine dâhil olma konusunda yaşanan bir kaygıyı da maskeleyebilir ve bu kaygının da araştırılması gerekebilir. Ancak, diğer tüm hizmet türlerinde olduğu gibi, hastaların almakta oldukları hizmet hakkında bilgilendirilme hakkı vardır ve bu bizim sorumluluğumuzdur. Böylesi soruları yalnızca hastanın kaygısının bir tezahürü olarak görmek küçültücü ve yetersiz bir yaklaşımdır. Hastaların hem bu bilgiyi bilmeye hakları vardır hem de bireysel nedenlerle kaygılı olmaları muhtemeldir.

    Bazı hastalar psikanalitik terapinin nasıl işlediğini sorabilirler. Bu, bir bakıma makul bir sorudur. Ancak bu tür bir soruya uzun açıklamalarla cevap vermeye pek eğilimli değilim. Çünkü yapacağımız herhangi bir açıklama, zorunlu olarak yüzeysel kalacak ve bu nedenle muhtemelen pek anlam taşımayacaktır. Yine de, özellikle değerlendirme süreci daha açıklayıcı ve diyalog temelli bir yaklaşımla yürütüldüyse, hastayı psikanalitik seansların doğasına dair kısaca bilgilendirmenin yararlı olduğunu düşünürüm. Böyle bir durumda, söyleyebileceğim şey yalnızca şu minvalde olabilir: “Gelecekteki seanslarımızda size çok fazla soru sormadığımı fark edeceksiniz. Buraya geldiğinizde zihninizde olanlarla ve rüyalarınızla ilgileneceğim. İlişkilerinizde ya da yaşamınızda tekrar eden örüntüleri ve sizi rahatsız eden bazı düşünce ve duyguları birlikte anlamlandırmaya çalışacağız. Ama, bir bakıma, gündemi belirleyen siz olacaksınız.”

    Çerçevenin Belirlenmesi

    Değerlendirmenin sonunda hastayı tedaviye alacağımız sonucuna varılmışsa, bazı pratik konuların açıkça konuşulması gerekir. Bu noktada hastaya şu başlıklar net bir şekilde aktarılmalıdır:

    • Divanın kullanımı: Gerekli görüldüğü durumlarda divanın kullanımı hastaya açıklanmalıdır. Not edilmelidir ki, haftada bir yapılan terapilerde divan genellikle önerilmez; çünkü fazla regresyonu teşvik etmek istemeyiz. Ancak bunun istisnaları vardır -örneğin, daha önce divan kullanmış olan ve divana uzanmanın regresif yönlerine tahammül edecek yeterli ego gücüne sahip bir hasta için divan uygun olabilir;
    • Seansların zamanı ve sıklığı:15 Seansların günü, saati ve haftalık sıklığı hastaya net biçimde belirtilmelidir. Not edilmelidir ki, zihinsel temsillerin süreklilik kazandığı durumlarda, haftada bir yapılan seanslar yeterli olabilir; çünkü hasta, terapötik ilişki deneyimini seanslar arasında zihninde sürdürebilir ve ondan yararlanabilir. Ancak daha kırılgan yapıdaki hastalar için seanslar arasındaki aralık baş edilemez hale gelebilir; bu nedenle daha sık seanslar (örneğin haftada iki ya da üç) daha kapsayıcı ve düzenleyici olacaktır;

    15Seans sıklığı meselesi karmaşık bir konudur ve bu giriş niteliğindeki metinde verebileceğimden daha dikkatli bir değerlendirmeyi hak eder.

    • Ücret: Uygulama dahilindeyse, seans ücreti hastaya açık ve net bir şekilde bildirilmelidir. Ayrıca, ücretin hangi koşullarda ve ne zaman gözden geçirileceği de belirtilmelidir;
    • İptal politikası: Tatil düzenlemeleri dâhil olmak üzere, iptal koşulları açıkça belirtilmelidir. Özellikle, seans iptali durumunda alternatif bir seans sunulup sunulmayacağı konusu netleştirilmelidir. Bu konuda belirsizlik bırakmamak, terapötik çerçevenin korunması açısından önemlidir.
    • Başka kimlerin sürece dahil olabileceği: Hastaya, sürece başka birinin (örneğin bir pratisyen hekim, psikiyatrist veya başka bir sağlık uzmanı) dâhil edilmesinin gerekip gerekmediği açıklanmalıdır. Bu noktada hastadan aile hekimi bilgileri istenmeli ve hangi durumlarda hekime ya da başka bir uzmana başvurulacağı açıkça belirtilmelidir. Örneğin, ciddi bir intihar riski ya da psikiyatrik kriz gibi durumlarda bu temasın gerekli olabileceği ifade edilmelidir; ve
    • Gizlilik: (not: gizliliğin sınırlarını belirtin).

    Yukarıda belirtilen konuların her biri potansiyel olarak anlamlı olabilir ve hastada güçlü duygusal tepkiler ortaya çıkarabilir. Bazı hastalar, kaçırılan seanslar için ödeme yapma fikrine itiraz edebilirken, bazıları haftada bir yerine birden fazla seans önerisinden tehdit altında hissedebilir. Bu nedenle, değerlendirmenin sonunda bu konuları konuşmak ya da eğer hasta başka bir meslektaşa ya da kuruma yönlendirilecekse alternatif düzenlemeleri tartışmak için bir miktar zaman ayırmak faydalı olacaktır.

    Psikodinamik Formülasyon

    Psikodinamik formülasyon [psychodynamic formulation], değerlendirme sürecinin son aşamasıdır. Bu, genellikle çalışmanın ilerlemesiyle birlikte geliştirilecek geçici bir hipotezdir. Ancak, hipotezimize o kadar bağlı hale gelme riski taşırız ki, hastanın hipotezimize uymayan, bir anlamda onunla örtüşmeyen, iletmeye çalıştığı şeylere karşı duyarlılığımızı yitirebiliriz. Bu nedenle, hastanın iletişim çabalarına açık kalmak ve hipotezimizi gerektiğinde yeniden değerlendirmek bizim sorumluluğumuzdur.

    Psikodinamik formülasyon, tedavinin yönünü ve hedeflerini belirlemede rehberlik eder. Formülasyon, mevcut soruna ilişkin bir anlayış geliştirmeyi hedefler ve bu anlayış, sorunun ortaya çıkmasında gelişimsel eksikliklerin [developmental deficits] ve çatışmaların [conflicts] göreceli etkilerini yansıtmalıdır (bkz. Bölüm 1). Olgunlaşma süreci [maturation] oldukça düzensiz olabileceğinden, bir formülasyon genellikle hastanın iyi uyum sağlamış yeteneklerini de içerir. Bu yetenekler, belirli alanlardaki eksiklikler ve/veya çatışmalarla bir arada bulunabilir. Bu denge, hastanın güçlü yönlerini ve zorluklarını anlamada kapsamlı bir bakış açısı sağlar.

    Bir formülasyon, sorunun ortaya çıkmasına veya devam etmesine etki eden hem dışsal hem de içsel faktörleri belirlemeyi amaçlar. Psikanalizde içsel gerçekliğe [internal reality] verilen özel önem, içsel faktörlere yapılan vurgu ile bağlantılıdır. Daha önce gördüğümüz gibi, psikolojik gelişim büyük ölçüde dışsal nesnelerin [external object] içselleştirilmesi sürecidir. Psikanaliz, zihnin gelişimini şekillendirenin, çocuğun içsel dürtü gelişimi [drive development] ve diğer biyolojik faktörlerden ziyade, gerçek ilişki [real relationship] olup olmadığını sorgulamaya devam etmektedir. Fonagy (2001), psikanalitik teorilerin formülasyonlarında dış dünyanın etkisini yetersiz bir şekilde entegre ettiğini öne sürmüştür. Bununla birlikte, günümüzde birçok çağdaş uygulayıcı, çocuk ile çevresi arasındaki etkinin karşılıklı olduğunu kabul etmektedir. Zorlukların, yapısal bir yatkınlık ya da kırılganlığın, çocuğun ihtiyaçlarına yanıt veremeyen bir dış çevreyle karşılaştığı noktalarda ortaya çıkması beklenir. Travma, bağlamından kopuk tekil bir olay olarak değil, travmanın meydana geldiği çevresel koşullar ve kişinin o dönemde sahip olduğu desteklerle birlikte ele alınması gereken bir süreç olarak anlaşılır.

    Hastanın yaşamında önemli gelişimsel sonuçlar doğuracağını öngördüğümüz gerçek bir travma olduğunu bilsek bile, çocukluk dönemindeki olayların uzun vadeli sonuçları hakkında kesin konuşmak zordur. Bunun başlıca nedeni, insanların aynı olumsuz deneyimlere maruz kaldıklarında oldukça farklı tepkiler göstermeleri ve zorluklarla karşılaştıklarında farklı derecelerde dayanıklılık [resilience] sergilemeleridir. Bir olayın sosyal ve kişisel bağlamı, onun bizim için taşıdığı anlamı belirleyebilir ve etkisini şekillendirebilir. Örneğin, çocuklar için travmatik bir yaşam olayının etkisi kısmen ebeveynin tepkisi tarafından yönlendirilir. Kriz zamanlarında, destekleyici ve uyumlu bir aile ortamı, çocuğun, yaşadığı deneyimi ek bir stres yaratmadan işlemesine yardımcı olabilir. Dahası, dayanıklılığımız yalnızca olumlu deneyimlerin, yani zorluklar karşısında koruyucu faktörler olarak görülebilecek olayların bir sonucu değildir. Hayatımızdaki tüm koruyucu unsurlar arzu edilen olaylardan kaynaklanmaz –bazı kişiler için olumsuz koşulları aşma deneyimi, bu zorlukların üstesinden gelebileceklerine dair yapıcı bir kanıt olarak kullanılabilir ve bu da kendilerini daha güçlü hissetmelerine yol açabilir.

    Mizaç [temperament] da çocukların yaşam olaylarına verdikleri tepkilerde önemli bir rol oynayabilir. Stresli yaşam olayları, mizaçtaki bireysel farklılıklar nedeniyle çocuklar üzerinde farklı etkiler yaratır (Goodyer, 1990). Bu farklılıklar, çocuğun gelişen kişiliğine ve yetişkinler ile akranlarıyla olan etkileşimlerinin kalitesine katkıda bulunabilir. Örneğin, dürtüsellik [impulsivity] ve saldırganlık [aggression] gibi “olumsuz” mizaç özelliklerine sahip çocukların, ebeveyn eleştirisinin hedefi olma olasılığı iki kat daha fazladır (Quinton & Rutter, 1985b). Bu nedenle, mizaç, ebeveyn-çocuk etkileşimini etkileyerek temel etkisini gösterir ve bu etkileşim, kendi kendini sürdürebilen belirli bir etkileşim modelini oluşturabilir.

    Mevcut kanıtlar ışığında, geçmişin kim olduğumuz ve şu anda nasıl işlev gösterdiğimiz üzerinde etkili olduğu, ayrıca şu anki seçimlerimizi de etkileyebileceği anlaşılmaktadır. Ancak, geçmiş ile şimdi arasındaki ilişki kesinlikle basit ve doğrusal bir yapıdan ibaret değildir. Mizaçsal eğilimler [temperamental dispositions], erken deneyimler, aile ortamı, sosyal ve kültürel faktörler birbiriyle etkileşim halindedir. Yetişkinlikte, erken dönemdeki travmanın acı verici sonuçlarıyla daha iyi başa çıkmak için dayanıklılık geliştirmiş olabiliriz. Geçmişle yüzleşmek ve onun üzerimizdeki bugünkü etkisini azaltmak için cesaret bulmamıza yardımcı olan anlamlı ilişkiler kurmuş olabiliriz. Ayrıca, katı bir deterministik pozisyon artık savunulamaz, çünkü modern fizik, bu görüşle ilgili sorunları vurgulamıştır: Olaylar artık kaçınılmaz ve mutlak bir şekilde belirlenmiş olarak görülmemekte; bunun yerine, gerçekleşmeleri daha çok yüksek veya düşük bir olasılık meselesi olarak değerlendirilmektedir. Bu bakış açısı, yalnızca hastanın zorluklarını değil, aynı zamanda onun dayanıklılığını ve bu ikisi arasındaki etkileşimi de yansıtan dengeli bir formülasyon için hayati öneme sahiptir.

    Bir Formülasyon Oluşturmak

    Psikolojik bir formülasyonun birkaç bileşeni bulunmaktadır:

    • Problemi, hastanın gördüğü şekilde tanımlar.
    • Problemi, mizaçsal eğilimleri, fiziksel özellikleri, travmatik deneyimleri/yaşam olaylarını, geçmiş ve mevcut ilişkileri ve sosyokültürel faktörleri göz önünde bulundurarak gelişimsel bir çerçevede ele alır.
    • Yukarıdakilere dayanarak tedavi için bazı önerilerde bulunur.

    Dinamik bir formülasyon, yukarıdaki unsurların tamamını içerir, ancak kendine özgü özelliği, hastanın kendisiyle, başkalarıyla, bedeniyle ve işiyle olan ilişkilerinde tekrar eden temaları [theme] veya çatışmaları [conflict] belirlemesidir. Hinshelwood (1991), bir formülasyonu şekillendirebilecek üç bilgi kaynağı önermektedir:

    • Hastanın çocukluk dönemi deneyimleri.
    • Yardım talebini tetikleyen mevcut durum.
    • Değerlendirmeyi yapan kişiyle olan aktarım ilişkisi.

    Kutu 4.1’deki psikodinamik formülasyon yardım kılavuzunu kullanarak, hastam Tanya’ya (sayfa 99–101’e bakınız) geri dönelim ve sorunlarını psikodinamik terimlerle formüle edelim.

    Adım 1: Problemi tanımlama

    Tanya, bulimik semptomatoloji [bulimic symptomatology] ile başvurmaktadır. Kendi ifadesine göre, bunu hiçbir şey hissetmemek için bir yol olarak kullanmaktadır. Ayrıca, ilişki problemlerini de dile getirmektedir: Hatırlanmadığından korktuğunu ve sürekli olarak başkalarından güvence aradığını ifade etmektedir.

    Adım 2: Problemin psikolojik maliyeti

    Tanya, ilişkiler kurmakta sorun yaşadığını ve bazen bunaltıcı olabildiğini kabul etmektedir. Bu durum, başkalarını kendisinden uzaklaştırmakta ve onu yalnız hissettirmektedir.

    Adım 3: Problemi bağlama oturtma

    Tanya, zor bir erken yaşam deneyiminden bahsetmektedir. Ebeveynleri, o altı yaşındayken ayrılmış ve Tanya daha sonra annesiyle yaşamıştır. Annesi yoğun bir iş hayatına sahip bir profesyonel olup sık sık seyahat etmiş ve Tanya’yı bakıcıların [nannies] gözetimine bırakmıştır. Babası ise Tanya ile aynı ülkede yaşamamış, bu nedenle Tanya ona destek için başvuramamıştır ve kardeşi de yoktur. Bu sebeple, Tanya sık sık yalnız hissetmiş ve annesinin dönüşünü özlemle beklemiştir.

    Annesinin, veda ederken üzgün hissettiğinde ağlamamasını söylemesini anlatarak, Tanya’nın duygulanımlarını yönetmenin en iyi yolunun onları bastırmak olduğunu erken yaşta öğrendiğini belirtmektedir. Bu şekilde, annesinin yokluğunu ve yalnızlığını hissetmek zorunda kalmamıştır. Tanya, yetişkin yaşamında daha fazla yalnızlıkla karşılaşır; çünkü içten içe dikkatini sürdüremeyeceğinden korktuğu nesneyi kontrol altına alma çabasıyla, karşısındaki kişiyle kurduğu yakınlıkta onu bütünüyle ele geçirmeden bir ilişki kuramaz gibi görünmektedir.

    Adım 4: Hastanın en baskın ve tekrarlayan nesne ilişkilerini tanımlama

    Tanya, kendisini kolayca reddedilebilen biri olarak deneyimlemektedir. İlişkilerinde sürekli güvenceye ihtiyaç duymaktadır, sanki başkalarının zihninde tutulduğuna [yer ettiğine] inanmakta zorlanmaktadır. Diğerini kendisine erişilemez biri olarak deneyimlemekte ve onun zihninde varlığını somut olarak pekiştirmek için peşinden koşmak zorunda hissetmektedir. Bu durum, örneğin partnerlerini günde birkaç kez arayarak onların zihninde yer ettiğini kanıtlamaya çalışmasıyla gözlemlenmektedir. Değerlendirme ilişkisinde bu örüntüler kendisini, randevu saatimizi iki kez teyit etmeye ihtiyaç duymasıyla ve haftanın her günü benim hastam olma arzusuyla göstermektedir. Sanki bunun dışındaki bir durum, onu zihnimde tutmayacağım veya başka bir hastanın zihnimde onun yerini alacağı anlamına gelmektedir.

    Adım 5: Savunmaları belirleme

    Tanya’nın anksiyetesi ve yalnız kalma korkusu, diğerlerine yönelik kontrol edici davranışlarla ve kendi duygularını bastırma yoluyla yönetilmektedir. Bu duygusal baskıyı, aşırı yeme [bingeing] ile kontrol etmekte ve böylece geçici olarak, erişilemez ve kontrol edilemez olan birine ihtiyaç duymadan kendisini besleyebileceği illüzyonunu yaratmaktadır. Tanya, en azından neyi tüketeceği ve ne kadar tüketmek istediği üzerinde kontrol sahibi olabilmektedir. Bu savunmayı bırakacak olursa, erken çocukluktan beri kaçmaya çalıştığı korkunç yalnızlıkla daha sık karşılaşabilir.

    Adım 6: Tedavi amaçlarını belirleme

    Tanya, yeme sorunları konusunda yardım almak istediğini açıkça ifade etmektedir. Yeme davranışı, önemli bir semptomatik durum olarak görülmekle birlikte, Tanya, bunun bir şekilde yakınlıkla ilgili sorunları ve içsel olarak hissettikleriyle yüzleşme korkusuyla bağlantılı olduğunun farkındadır. Bu nedenle, tedavinin bir bölümü, Tanya’nın duygulanımlarını aşırı yeme davranışına başvurmadan yönetme kapasitesi kazanmasına yardımcı olmak olacaktır. Ayrıca, diğerini erişilemez olarak algılamasına dayalı, kontrol edici ve bunaltıcı ilişki örüntülerini ele almasına destek sağlamak da tedavi hedefleri arasında yer alacaktır.

    KUTU 4.1 PSİKODİNAMİK FORMÜLASYON NOTU [YARDIM KILAVUZU]

    Adım 1: Problemi tanımlama

    • Hastanın bakış açısından sorun: Hasta neye ya da kime tepki veriyor?
    • Hastanın “temel acısı [core pain]” nedir: En çok neden korkuyor ya da neden kaçınmaya çalışıyor?

    Adım 2: Problemin psikolojik maliyetini tanımlayın

    • Sorundan kaynaklanan, hastanın işlevselliğindeki sınırlılıklar veya başkalarını ve kendini algılamasındaki çarpıtmalar nelerdir?

    Adım 3: Problemi bağlama oturtma: İlgili yatkınlık faktörlerini belirleme

    Kendinize şunu sorun: Çevresel ve biyolojik veriler mevcut problemle nasıl ilişkilidir? (Örneğin, bu faktörler problemi nasıl şekillendiriyor, modüle ediyor veya şiddetlendiriyor?)

    • Çevresel faktörler
      • Travmanın tarihi/geçmişi
      • Travmanın işlenmesini etkileyen gelişimsel faktörler
      • Aile yapısı
      • Diğer ilgili yaşam olayları
    • Biyolojik veriler
      • Beden (Body)
      • Mizaç (Temperament)
      • Engellilik (Disability)

    Adım 4: Hastanın en baskın ve tekrarlayan nesne ilişkilerini tanımlama

    Kendinize şu soruyu sorun: Hasta, kendisini başkalarıyla olan ilişkilerinde nasıl deneyimliyor?

    • Hastanın içsel dünyasında hangi nesne ilişkileri baskındır?
    • Kim kime ne yapıyor ve bu durum hangi duygularla ilişkilendiriliyor?
    • Bu içselleştirilmiş nesne ilişkileri hastanın mevcut yaşamında kendini nasıl gösteriyor?
    • Kendilik/diğerleri temsilleri mevcut ilişkileri nasıl etkiliyor ve bu ilişkilerden nasıl etkileniyor?
    • Bu içselleştirilmiş nesne ilişkileri sizinle olan ilişkide nasıl ortaya çıkıyor?

    Adım 5: Savunmaları belirleme: Hasta kendisini psişik acıdan nasıl koruyor?

    Kendinize sorun: Değişimin olası sonuçları nelerdir?

    • Hastanın psişik acıyı yönetmek için kullandığı alışılmış yolları tanımlayın.
    • Nevrotik ya da ilkel savunmalar kullanıp kullanmadığını belirtin.

    Adım 6: Tedavi amaçlarını belirleme

    Kendinize sorun: Hasta ne istiyor ve neye ihtiyaç duyuyor?

    • Hastanın istediği yardım türünü belirtin ve psikanalitik bir yaklaşımı önermenizin veya önermemenizin nedenlerini açıklayın.
  • Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş (Kitap)

    Bu sayfada Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin [Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş] bölümlerinin çevirilerinin linkleri yer almaktadır.

    Ön Söz

    Son 25 yıldır analitik bir yolculuktayım. Bu süre zarfında, Freudyen ve Kleincı kişisel analizlerden geçtim; yolculuğum boyunca Bağımsızlar’ın orta alanında birkaç süpervizyon durağım oldu. Bu analitik yolculuk benim için zenginleştirici oldu ve olmaya devam ediyor. Her bir deneyim bana değerli birçok şey öğretti; aynı zamanda hem kendimle hem de psikanalizi bir terapi yöntemi, bir kurum ve bir meslek olarak ele alış biçimimle ilgili, bazıları rahatsız edici nitelikte pek çok soru doğurdu.

    Eğitimim sırasında kuramsal açıdan yaptığım analist ve süpervizör seçimlerim beni bir Kleincı yapıyor olabilir; ancak pratikte, onları hiçbir zaman Kleincı oldukları için seçmedim. Onları seçmemin nedeni, hastalarına karşı şefkatli olmaları, onları sevmem, iyi bir mizah anlayışına sahip olmaları ve kendi kendime has nedenlerle bana ilham vermeleriydi.

    Bu kitabı okurken, psikanaliz içerisindeki farklı gelenekleri yansıtan geniş bir düşünce yelpazesinden yararlandığımı fark edeceksiniz ve kendimi hangi analitik grupla özdeşleştirdiğim tam olarak belli olmayacaktır. Bunun nedeni, gerçekte hiçbir grupla kendimi özdeşleştirmememdir. Gruplar çoğu zaman kendi içine kapalı biçimde işleyerek, mesleğimizin araçları üzerine eleştirel düşünmeyi engelleyen yararsız varsayımları ve mitleri sürdürme eğilimindedir. Taraf tutma, bölme, ayrıcalıklı çocuk olma arzularımız, örgütsel yaşamlarımızda yeniden canlanır ve tekrar yaşanır. Bir gruba katılıp diğerini dışladığımızda, yalnızca kuramsal farklılıklar ya da bilimsel bulgular tarafından yönlendirilmiş olmayız; aynı zamanda, örneğin, rakibimizi daha az ayrıcalıklı bir gruba başarıyla itmiş olma fantezisini de yaşarız. Oysa ideal olarak, her türlü sosyal örgütlenmenin amacı, insan çeşitliliğinin mümkün olan en geniş biçimde teşvik edilmesi olmalıdır.

    Eğer bir “BİZ” varsa, bir de “ONLAR” vardır ve bu durum yalnızca psikanaliz için değil, genel olarak tüm psikolojik terapi dünyası için geçerlidir; diğer hiçbir tür sosyal yapılanmadan farkı yoktur: Hepimiz kendi dünya görüşümüzü ve ona uygun terapötik yaklaşımı destekleme konusunda çeşitli çıkar ilişkilerine sahibiz. Ben de öyleyim. Hatta merak ediyorsanız, başkalarıyla ilişki kurarken kendi öznel bakış açımıza sahip olmanın -yani kendi görüşümüze güvenle inanmanın- ruh sağlığımız açısından hayati önemde olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, mutlak bir görelilik [relativizm] savunucusu değilim. Joseph Schumpeter’in bilgece hatırlattığı gibi:

    “Kişinin kendi inançlarının görece geçerliliğini fark etmesi ve buna rağmen onlara sarsılmaz bir şekilde bağlı kalması, uygar bir insanı barbar olandan ayıran şeydir.” (Berlin, 1969’da alıntılanmıştır)

    Daha mutlak doğrulara, kesinliğe duyulan özlem, Isaiah Berlin’in (1969) belirttiği gibi, “derin ve tedavi edilemez bir metafizik ihtiyacın” yansımasıdır; ancak bu ihtiyacın kişinin pratiğini belirlemesine izin vermek, aynı derecede derin ama daha tehlikeli bir ahlaki ve politik olgunlaşmamışlığın göstergesidir.

    Sonuçta, herkesin nihai sözcük dağarcığının farklı olması önemli değildir (Rorty, 1989). Aynılığa ulaşmak, çabalamamız gereken şey değildir; yeter ki herkesin, hem kendi inanç sistemleriyle hem de başkalarının inanç sistemleriyle ilişki kurmanın arzu edilirliğini ifade edebileceği kadar örtüşen sözcüğü olsun.

    Gerçekten de psikanalizin birkaç farklı versiyonu vardır. Bu kitapta bazı bölümlere zaman zaman farklı bakış açılarından yaklaştım; psikanaliz içindeki farklı kuramsal yönelimlerden elde edilen içgörüleri bir araya getirdim. Belki de bu beni bir çoğulcu [pluralist] ya da bir bütünleştirici [integrationist] yapar, ama bu terimlerin gerçekte ne anlama geldiğinden hiçbir zaman tam emin olamadım. Eğer bu terimler, insan zihnini ve terapi sürecini anlamanın birden çok yolu olduğunu düşündüğümü ifade ediyorsa, bu doğrudur. Eğer yalnızca tek bir psikanaliz ekolüyle özdeşleşmekte zorlandığımı anlatıyorsa, bu da doğrudur. Ve eğer hastayla çalışırken önemli olanın belirli bir kuramın öngördüğü yöntemlerden ziyade, o anda hastanın neye ihtiyaç duyduğuna göre yönlenen esnek bir yaklaşım olduğuna inandığımı ima ediyorsa, bu da doğrudur.

    Belki de çocukluğumun değişen kültürel manzaralarına uyum sağlamak için farklı diller öğrenmek zorunda kalan biri olarak, içimde yerleşik bir koşulluluk duygusu var ve bu da herhangi bir terapötik dili nihai olarak benimsememi engelliyor. Tartışma önemlidir. Farklılık dinamiktir ve bizi düşünmeye devam ettirir. Asıl tehlike, farklılığı bir teorinin ya da yaklaşımın diğerine üstünlüğünü haklı çıkarmak için kullanmaktır.

    The Dialogic Imagination adlı eserinde Bahktin (1981), diyalojizmin [dialogism] önemini savunur; ona göre bu, dil içindeki konumumuz tarafından zorunlu kılınır. Monolojizm [monologism], yalnızca tek bir dilin var olduğu yanılgısıdır. Diyalojizm ise herhangi bir dilin sınırlarını tanımak, deneyimin engin çoğulluğunu kucaklamak ve Bahktin’in “dillerin eleştirel karşılıklı etkileşimi” [the critical interanimation of languages] olarak adlandırdığı şeyin içinde kendimize bir yön ve yer bulmaktır. Kendi alanımızda bu “dillerin karşılıklı etkileşimini” çokça gördüğümüzü söyleyemem, ama ben psikanalize bu ruhla yaklaşıyorum.

    Bu Kitap Hakkında

    Bu kitap, büyük ölçüde psikanalizi klinik psikolog adaylarına ve farklı ruh sağlığı geçmişlerinden gelen diğer klinisyenlere öğretme deneyimimden ilham almıştır. Bu kişilerin çoğu psikanalize çok az bilgi ya da deneyimle yaklaşmakta, hatta pek çoğu daha önceki eğitimlerinden ya da yardımcı olmayan psikanalitik müdahalelere maruz kalmış olmalarından dolayı ona karşı eleştirel olmaya yatkın olmaktaydı. Bu kitapta ele aldığım konulara, büyük ölçüde bu kitleyi göz önünde bulundurarak yaklaşıyorum; yıllar içinde öğrencilerimin bana yönelttiği soruları ve dile getirdikleri eleştirileri hatırlayarak. Kitap, esas olarak psikanalitik terapi uygulamasına görece yeni olan ruh sağlığı alanındaki uzmanlar için pratik ve klinik bir metin olarak tasarlanmıştır. Bununla birlikte, okuyucunun ruh sağlığı mesleklerinden birinde temel bir arka plana, hastalarla klinik deneyime ve genel olarak psikoterapi ve/veya danışmanlık uygulamalarıyla belli bir aşinalığa sahip olduğunu varsayar.

    Bu kitap aynı zamanda, kamu sağlık sistemi içinde adli ve psikiyatrik alanlarda klinik psikolog olarak yürüttüğüm uygulamalı psikanalitik çalışmalarıma ve hastaları haftada 3–5 kez divanda gördüğüm bir psikanalist olarak deneyimlerime de dayanmaktadır. Benim görüşüme göre, psikanalitik çalışmayı tanımlayan şey her şeyden önce terapistin içsel çerçevesidir (Parsons, 2007); uygulamanın gerçekleştiği dışsal ortam ya da hastaya sunulan seans sıklığı değil. Psikanalitik çalışmayı ayırt edici kılan, terapistin aktarımı sistematik bir biçimde kullanmasıdır. Bu, terapistin aktarım deneyimine dayalı analitik bir duruşu sürdürmesini ve bu duruş aracılığıyla hastanın zihin durumunu anlamaya ve en verimli şekilde müdahale etmeye çalışmasını içerir (bkz. Bölüm 8). Psikanalizi öğretmek bana psikanalitik olarak eğitildiğimizde uygulamamızın ne kadar çok şeyin sorgulanmadan kabulüne dayandığını ve eğitim analistleriyle süpervizörlerle yaşanan kişisel analitik deneyimlerin ne kadar benzersiz olduğunu hatırlattı. Bu nedenle, psikanalize yeni başlayan birinin bu fikirleri kafa karıştırıcı bulması ve kuramları pratiğe dökmenin zor olduğunu düşünmesi şaşırtıcı değildir. Öğretmek gerçekten eğitici bir deneyimdir -özellikle de zaten psikanalize yatkın olanlara değil, yeni başlayanlara öğretiyorsak- çünkü bu süreçte sıkı sıkıya bağlı olduğumuz varsayımlarımızı yeniden gözden geçirmek zorunda kalırız. Bu bana, fazla değer atfedilen fikirlerin tehlikelerine karşı dikkatli olmayı öğretti, gerçi bu kitabı okurken benim de vazgeçmeye pek gönüllü olmadığım bazı fikirlere rastlayacağınızdan eminim.

    Bu kitaba başlamadan önce bir uyarıda bulunmakta fayda var -ben bir sentezleyiciyim [synthesiser]. Bu kitapta, çok sayıda mevcut psikanalitik kuram arasındaki ortak izlekleri öne çıkarmak adına özgüllükten ödün verdim; kuramsal kavramlardaki ince farklılıkları, daha genel ve birleştirici yaklaşımlarla takas ettim. Bu nedenle, eğer belirli metapsikolojilere ya da psikanalizin felsefi temellerine yönelik sofistike eleştiriler arıyorsanız, bu kitap sizi muhtemelen hayal kırıklığına uğratacaktır. Çünkü bu kitabın amacı bu değil. Aksine, çabalarım kendi klinik çalışmalarıma yol gösterici -fakat her zaman geçici- bir çerçeve geliştirmeye yöneliktir; bu çerçeve kuramsal bilgime ve kendi klinik pratiğimde “işe yarayan”lara dayanmaktadır.1 Bu amaçla, bir tek modelin ya da kuramın tüm analitik çalışmamı tatmin edici biçimde açıklayabildiğini henüz görmediğim için, birden fazla psikanalitik kuramdan yararlanıyorum.

    1Burada Sandler’ın (1983) faydalı, ancak zorlayıcı olan genel [public] ve şahsi [private] kuramlar ayrımını dikkate alıyorum. Sandler’a göre özel kuramlar, bilinç öncesidir ve klinik çalışmayla daha doğrudan ilişkilidir. Bu özel kuramların, bilinçli olarak benimsediğimiz kamusal kuramlardan mantıksal olarak türemediğini öne sürer.

    Bu kitapta, kendi “kişisel [private]” klinik kuramımı (Sandler, 1983) ve bunun teknik üzerindeki yansımalarını ifade etmeye odaklandım. Bazı bölümlerde, çalışmalarımı yönlendiren düşünceleri “uygulama ilkeleri” olarak özetliyorum. Bunlar hiçbir şekilde buyurucu ya da reçete sunucu kurallar olarak görülmemeli; yalnızca müdahalelerime nasıl yaklaştığımı açık hale getirme çabamı ve yıllar boyunca klinik süpervizörlerimden edindiğim teknik bilgileri paylaşma niyetimi yansıtır. Bu kitap, tüm bu deneyimleri bir araya getirerek kaçınılmaz olarak kişisel ve gelişmeye açık bir çalışma çerçevesi sunmaktadır. Bu nedenle, yaptıklarımın ya da burada yazdıklarımın ampirik olarak bütünüyle geçerli olduğunu iddia edemem; ancak, mümkün olduğunca pratiğimi aşina olduğum ampirik araştırmalara dayandırmaya çabaladım.

    Bu bir giriş kitabı olduğundan bölüm [chapter] değil de metin [text] olarak adlandırmayı tercih ediyorum -her bölümün sonunda, sunulan kavram ve fikirlerin daha derinlemesine incelenmesine yardımcı olacak bazı ek okuma önerilerinde bulundum. Eğer bu kitabı psikanalitik fikirlere dair çok az ön bilgiyle okuyorsanız, bölümleri sırayla okumanız muhtemelen daha faydalı olacaktır; çünkü her bölüm, bir önceki bölümde ele alınan kavramların anlaşılmasına dayanır.

    Bu kitapta, benimsediğim psikanalitik modele -yani nesne ilişkileri [object relational] modeline- dayalı olarak psikanalitik uygulamayla ilişkili temel psikanalitik kavramları özetleyeceğim. Bunu yaparken, bu modele uygun olduğunu düşündüğüm ve klinik çalışmalarıma belli bir tutarlılık kazandıran müdahalelerin büyük ölçüde ampirik olarak henüz doğrulanmadığının farkındayım. Ayrıca, bu müdahalelerin çok çeşitli psikanalitik kuramsal yönelimlerle de gerekçelendirilebileceğinin fazlasıyla bilincindeyim. Atıfta bulunacağım fikirlerin sahibi olduğumu iddia edemem, ancak bu fikirlerin uygulamama nasıl yön verdiği ve bu kitapta onları nasıl sunduğum konusunda sorumluluğu kabul ediyorum.

    Bu kitabı yazmaktaki açık hedeflerimden biri, psikanalitik terapinin karmaşık görünebilecek yapısından dolayı uzak duranları teşvik edecek, ulaşılabilir bir metin sunarak kamu sağlık hizmeti bağlamlarında psikanalitik çalışmaları teşvik etmektir. Bu kitap, psikanalitik uygulamayı anlaşılır kılmayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken, bazı psikanalitik uygulayıcıların kitabı kavramları fazlasıyla basitleştirdiği ve uzun psikanalitik eğitimleri almaya niyeti ya da maddi imkânı olmayanlara öğretilebilecek psikanalitik “beceriler [skills]” varmış izlenimi verdiği gerekçesiyle eleştirebileceğini öngörüyorum.

    Kişinin kişisel analizinden geçme deneyimi, psikanalitik bir şekilde çalışmanın ne anlama geldiğinin temel bir yönüdür. Bu deneyim benzersizdir. Örneğin, bir başkasına bağımlı ya da kırılgan olmanın, güçlü yansıtmalara kapılmanın ya da başka biriyle özdeşim kurma arzusunun ne anlama geldiği yazıyla ya da derslerle öğretilemez. Kişisel analiz aracılığıyla gelişen bu tür bir kendilik bilgisi, başka bir kişinin bilinçdışını anlamak isteyen herkes için vazgeçilmezdir. Ancak psikanalizi kendilik bilgisine ulaşmanın tek yolu olarak görmek, onu idealleştirilmiş bir nesne haline getirmek olur. Eğitmen olarak yaptığım çalışmalarda, divana hiç uzanmamış bazı öğrencilerin sezgisel anlayışlarından tekrar tekrar etkilenmişimdir. Hastalarla yaptıkları çalışmalara dair anlatımları, eğitimdeki deneyimli bir terapistin anlatımlarıyla kolaylıkla karıştırılabilir. Bu bizi şaşırtmamalıdır. Sonuçta, Etchegoyen’in (1991) ironik bir biçimde belirttiği gibi, iyi bir analizden sonra eskisinden daha iyi oluruz, ama bu mutlaka başkalarından daha iyi olacağımız anlamına gelmez.

    Bana öyle geliyor ki, uzun bir kişisel analizden ya da eğitimden geçmemiş olan uygulayıcılar bile psikanalitik fikirlerden iyi bir şekilde faydalanabilirler. Ayrıca, psikanalitik becerilerin öğretilebilir olmadığı -ya da en azından yıllarca süren bir kişisel analiz olmadan güvenle kullanılabilecek beceriler olmadığı- yönündeki argüman, yakından incelendiğinde geçerliliğini yitirmektedir. Bu argüman aynı zamanda analitik fikirlerin ve uygulamanın daha geniş bir şekilde yaygınlaştırılmasını da kolaylaştırmaz.

    Psikanalitik eğitimler, öğrencilerin analitik çalışmayı bir tür osmoz [çeşitli gazların geçişmeleri / fikir veya etkilerin bilinçsizce özümsenmesi] yoluyla öğrendikleri yönünde örtük bir varsayıma dayanıyor gibi görünmektedir. Analitik çalışmanın birçok önemli yönünün yalnızca süpervizyon sırasında ya da kişisel analizimizdeki deneyim yoluyla öğrenilebileceği doğrudur. Ancak bu öğrenme yöntemi, neden ne yaptığımızı açıkça ifade etmeyi teşvik etmez ve psikanalitik eğitim almayan klinisyenlere de ulaşmaz. Psikanalitik fikirleri ve bunların uygulamalarını daha erişilebilir kılmak için, terimlerimizi işlevselleştirmemiz ve terapide ne yaptığımızı açıkça ifade etmemiz gerekir; bunu yapmak yerine, psikanalitik becerilerin asgari dört yıllık eğitim olmadan öğretilemeyeceğini ileri sürerek bu zorluğu bertaraf etmeye çalışmak yeterli değildir. Bununla birlikte, bu şekilde konuşarak bazı kişiler için psikanalitik terapinin bilişsel davranışçı terapiye, yani beceri kılavuzlarına dayalı bir yaklaşıma benzemesi gerektiğini söylemiş olabilirim. Her ne kadar terapötik ilişkinin asla kılavuzlaştırılmış bir yaklaşıma indirgenemeyeceğine inansam da, terapide ne yaptığımızı tanımlamaya çalışan –ne kadar kusurlu olsalar da– yaklaşımlardan çok şey öğrenilebilir. Bu sayede psişik değişimi kolaylaştıran etkenleri daha sofistike biçimde anlayabiliriz.

    İlk bölümde, bu kitabın ilk baskısını 2003 yılında yazmamdan bu yana Ulusal Sağlık Servisi’nde (NHS) geliştirilmesine ve uygulanmasına katkıda bulunduğum, kılavuzlaştırılmış 16 seanslık bir psikanalitik müdahale olan Dinamik Kişilerarası Terapi’nin – (DIT) [Dynamic Interpersonal Therapy – DKT] gelişimini özetliyorum (Lemma, Target, & Fonagy, 2011). Bu süreç benim için oldukça şekillendirici bir deneyim oldu. Yaptığımız şeyi işlevselleştirmenin [operationalising] önemine ve psikanalitik ilke ve tekniklerle yönlendirilen zaman sınırlı bir çerçevede insanların ne denli anlamlı değişimler yaşayabileceğine dair çok şey öğretti bana.

    Analitik eğitimin, hastalarla yoğun çalışmalara hazırlayan bir sürecin, birkaç seminerle ya da bu kitabı okuyarak ikame edilebileceğini veya kısa süreli terapilerin uzun süreli terapilere üstün olduğunu öne sürmediğimi açıkça belirtmek isterim. Ancak, kamu sağlık hizmeti bağlamında analitik uygulamanın temelini oluşturan haftada bir görüşmeli terapötik çalışmanın önemine inanıyorum. Bu tür çalışmaların büyük bir kısmı, psikanalitik terapi konusunda resmi eğitimi olmayan ya da sınırlı eğitimi olan ve bu çalışmaları çoğunlukla doktorlar ya da psikologlar gibi kişilerin süpervizyonu altında yürüten, deneyimsiz klinisyenler tarafından gerçekleştirilir. Bu çalışmalar son derece değerlidir ve analitik eğitim almış kişilerin, psikanalitik pratiğin öğretimine daha farklı bir yaklaşımla yaklaşmalarını, uygulamayı yönlendiren örtük kuralları daha net bir şekilde tanımlamalarını ve çoğunlukla bu kuralların araştırma kanıtlarına dayanmadığını, daha çok bazılarına hitap eden ve diğerlerine etmeyen terapötik tarzları yansıttığını açıkça ifade etmelerini gerektirir.

    Kamu sağlık hizmeti bağlamında daha fazla hastanın psikanalizden elde edilebilecek zengin içgörülerden faydalanabilmesi için, bu hizmet ortamlarında çalışan ve doğrudan hizmet sunumunun ön safında yer alan kişilere psikanalizi daha erişilebilir kılmanın yollarını bulmamız gerekir. Elbette, bu kişilerin yoğun bir terapi sürecini yürütecek donanıma sahip olmaları beklenmez. Psikanalitik becerilerin onlara öğretilmesinin amacı da bu değildir. Amaç, bilinçdışı zihne [unconscious mind] dair bir anlayış kazandırmak ve terapistin bu anlayışı, hastanın ruhsal acısını [psychic pain] hafifletmesine yardımcı olacak araçlara dönüştürebilmesini sağlayan bazı teknikleri öğretmektir. Umuyorum ki bu kitap, bu amaca bir nebze olsun katkıda bulunabilir.

    Psikanalitik kuram ve tekniklerin kısa süreli bir terapi sunmak amacıyla uygulanması, kimi zaman yanlış bir şekilde psikanalizin seyreltilmesiyle eşdeğer tutulur ve bu nedenle, gerçek psikanalitik olarak değerlendirilmez -sözde “asıl şeyin [real thing]” gayrimeşru bir uzantısı olarak görülür. Bu tür uyarlamalar, psikanalizin, başka kuramsal yaklaşımların, düşünme biçimlerinin ve uygulama yollarının müdahalesiyle zarar göreceğine dair bir kuşku uyandırıyor gibi görünür. Bütünleştirme ve uyarlama gelişim olarak sunulabilir, ancak yıkıma uğratma olarak deneyimlenebilir. (Lemma & Johnston, 2010).

    Psikanalizin “altın”ını korumak, psikanalitik hareketin ilk zamanlarında temel hedeflerden biriydi (Kirsner, 1990) ve bu düşünce, günümüzde psikanaliz ve onun kamu sektöründeki uygulamalarına dair tartışmalarda tamamen ortadan kalkmış değildir. Kısa süreli bir müdahalenin geliştirilmesi, bazen uzun süreli psikanalizin tabutuna çakılan bir başka çivi olarak görülür; çünkü kısa süreli seçeneğin varlığı, her zaman daha uzun süreli ve daha pahalı olan seçeneğin yerine tercih edileceği yönünde bir korkuya yol açar. Kamu sağlığı alanında maliyetler, zaman zaman karar verme süreçlerini olumsuz biçimde yönlendirebilmektedir.

    Psikanalizin kamu ruh sağlığına yapabileceği paha biçilmez katkıyı yaşatmak ve modern bir sağlık sistemi ekonomisi içinde hak ettiği yeri alabilmesini sağlamak için, günümüzde yardım arayan hastaların çeşitli ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde uyum sağlaması ve gelişmesi hayati önem taşımaktadır (Lemma & Patrick, 2010). Bu, psikanalizi “sulandırmak”la ilgili değil; aksine, gelişimle ilgilidir -ki gelişim de kaçınılmaz olarak değişimi ve dolayısıyla bir tür kaybı beraberinde getirir. Bu uyum sağlama ve değişim sürecine katılmamak, psikanalizi giderek daha da marjinalleştirmekten başka bir işe yaramaz; özellikle de psikanalitik müdahalelere karşı artık açıkça daha elverişsiz hale gelen dış ortamda.

    Terimlerin Kullanımı ve Klinik Vinyetler Üzerine

    Anlaşılabilirlik adına, hasta için “o (erkek)”, terapist için “o (kadın)” ve bebek ile çocuk için “o (kadın)” zamirlerini kullanmayı tercih ettim (aksi belirtilmedikçe). “Psikanalitik psikoterapi”ye, diğer terapi türlerinden veya yoğun psikanalizden bir tedavi yöntemi olarak özellikle ayırt edilmediği sürece, yalnızca “terapi” olarak bahsedeceğim. Ayrıca “psikanalitik” ve “analitik” terimlerini birbirinin yerine kullanacağım.

    Bu kitapta, klinik kavramları somutlaştırmak amacıyla vaka örneklerinden yararlandım. Gizliliği korumak adına, birden fazla hastayı birleştirerek oluşturduğum bileşik vaka çalışmaları kullandım. Bu, örneklerde aktardığım müdahalelerin bir ölçüde kurmaca olduğunu, vaka anlatılarını oluştururken hasta-terapist ilişkisinin gizliliğini ihlal etme riskini en aza indirme kaygısıyla sınırlandığını ifade eder. Sonuç, hiçbir zaman “gerçek” klinik materyaller kadar inandırıcı ya da çağrışımsal bağlantılar açısından zengin olmaz; ancak deneyimlerime göre, hastalardan yazılı materyal için izin istemek çoğu zaman terapiye bir müdahale anlamına geldiğinden ve bu müdahaleden kaçınmak istediğim için bu yolu tercih ettim. Bununla birlikte, birkaç istisna dışında -8. Bölüm’de ve Sonuç Bölümü’nde- bazı hastalar doğrudan alıntılanmış materyalin yayımlanmasına izin verdi.

    Vinyetleri ve yorumlarımı okurken, gerçekte analitik çalışmada bir yoruma ulaşmanın saatler sürebilecek bir süreç olduğunu ve burada birkaç sayfaya sıkıştırıldığını aklınızda bulundurmanız faydalı olacaktır. Analitik çalışmak, hem kendi içimizde hem de hasta ile birlikte anlamlandıramadığımız dönemlerle mücadele etmeyi, ne şekilde müdahale edileceğini bilemediğimiz anları içerir. Bu tür bir belirsizlik ve analitik çalışmanın emek isteyen doğası, bu tür bir ders kitabında yeniden üretmesi güç olan unsurlardır.

  • Psikodinamik Terapinin Genel Yapısı (8. Bölüm)

    Giriş

    Psikodinamik psikoterapinin dikkat çekici ama aynı zamanda huzursuzluk verici özelliklerinden biri, sürecinin katı bir biçimde önceden belirlenmemiş olmasıdır. Terapi sırasında hem terapistin hem de hastanın önceden ön göremeyeceği şeyler ortaya çıkabilir. Terapinin hangi odakla ilerleyeceği ve her bir hasta için hangi terapötik yaklaşımların daha yararlı olacağı, süreç içinde keşfedilir. Bu durum, yönlendirme yapılamayacağı veya terapinin yapısının olmadığı anlamına gelmez. 7. Bölüm‘deki satranç analojisini sürdürmemiz mümkündür; burada da oyunun yapısal sınırları içinde olmakla birlikte, gelecekteki hamleler açısından sayısız olasılık söz konusudur. Tüm bu çeşitliliğe rağmen, oyunu yönlendiren bazı rehberler mevcuttur ve bu rehberler genellikle oyunu açılış, orta oyun ve oyun sonu dinamikleri çerçevesinde organize eder. Psikoterapide de benzer biçimde, terapötik sürecin izleyebileceği birçok yol vardır; ancak yine de bu sürece dair rehberlik sunmak ve izleyebileceği genel evreleri ana hatlarıyla belirtmek mümkündür. Bu bölümde, terapi sürecine ilk kez başlayan klinisyenlere bir yönelim sağlamayı amaçlıyoruz. Kuram ile tekniği bütünleştirerek, terapötik sürecin zaman içinde nasıl gelişebileceğini boylamsal bir bakış açısı ile sunuyoruz.

    Süre-sınırlı [time-limited] terapiler için kaba bir rehber olarak, erken, orta ve geç evreler genellikle tüm sürecin yaklaşık üçte birini oluşturur. Bu bölüm, terapinin farklı aşamalarında olası biçimde ortaya çıkabilecek konu ve görevler hakkında genel bir rehberlik sunar; ancak bazı önemli netleştirmeler gereklidir. Terapi evreleri, bir tiyatro oyunundaki perdeler gibi açık sınırlarla ayrılmaktan ziyade, birbiri içinde geçiş yapma eğilimindedir. Ayrıca, belirli bir evreyle özdeşleştirilen bir konu, sürecin herhangi bir anında ortaya çıkabilir. Örneğin, hastanın terapistten ayrılmasına dair kaygıları son dönem başlığı altında açıklanır; ancak gerçekte bu kaygılar sürecin herhangi bir aşamasında kendini gösterebilir. Ayrıca bazı hastalar, güçlü savunma yapıları veya hayatlarındaki istikrarsızlıklar nedeniyle, çalışmanın büyük bir kısmında ya da tamamında erken evrede takılı kalabilirler ve orta evreye özgü olan ‘derinlemesine çalışma [working through]’ sürecine henüz hazır olmayabilirler.

    Süre sınırlı terapi ile açık-uçlu [open-ended] terapi arasında hem farklar hem de benzerlikler bulunur. Süre sınırlı terapide, özellikle altı aydan kısa süren uygulamalarda, terapistin seans sayısının farkında olarak daha yapılandırılmış ilerlemesi gerekir. Açık uçlu terapilerde ise sürecin organik biçimde gelişmesine izin verecek daha fazla zaman ve alan vardır. Ancak bu, kısa terapide spontaniteye yer olmadığını göstermez -bu fark, yalnızca bir derece meselesidir. Kamu destekli zaman sınırı olmayan terapilerde (yani hastanın ücret ödemediği durumlarda), hasta bazen sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınmak için seansları kaçırabilir. O’Neill’e göre bu durum, hastanın bilinçdışı düzeyde terapinin gerçekten sınırsız mı yoksa zaman ve değerle sınırlı mı olduğunu test etme girişimi olabilir.[1] Terapist bu durumu ele almalı ve Freud’un deyimiyle, terapinin ‘bitmez tükenmez bir sürece [interminable]’ dönüşmesini engellemelidir. Bu özel dinamik, terapide açıkça ifade edilip yeterince çalışıldığında, hasta için dengeleyici olabilir ve ‘tedaviye katılım düzeyinde yeni bir ciddiyet’ ortaya çıkabilir.Bu bölümde esas olarak, genellikle haftalık seanslar halinde 6 ila 18 ay süren süre-sınırlı terapilere odaklanılacaktır. Bu, özellikle kamu hizmetlerinde çalışan veya kariyerinin başındaki terapistler için en yaygın uygulama biçimidir.

    Terapinin genel akışına dair şematik bir görünüm Şekil 1’de sunulmuştur. Gerçekte ise, terapi bu kadar düzenli değildir; örneğin, bazı hastalar terapiyi planlanandan erken bırakabilirler. Leiper & Maltby’ye göre bu tür sadeleştirilmiş bir modeli hayal etmenin amacı, ‘sürecin ortasındayken bütünü görebilmeyi kolaylaştırmak’tır.[2]

    Terapötik değişim süreci Freud tarafından ‘hatırlama [remembering]’, ‘tekrarlama [repeating]’ ve ardından ‘derinlemesine çalışma [working through]’ biçiminde özetlenmiştir. İlk seanslarda terapistin başlıca görevleri, terapötik çerçeveyi [therapeutic frame] oluşturmak (Bkz. Bölüm 5), bir ‘çalışma ittifakı [working alliance]’ geliştirmek ve hastanın yaşamına, iç dünyasına merak ve ilgiyle yaklaşmaktır. Terapötik ittifak (ya da çalışma ittifakı), hasta ve terapist arasında güvene dayalı, iş birliğine açık ve sağlam bir ilişki boyutudur -bu konu aşağıda ‘Terapötik İttifak Geliştirme’ başlığı altında ayrıntılı şekilde ele alınacaktır. Erken evrede bazı hastalar başlangıçta semptomlarının hafiflediğini hissedebilirler (bu durum bazen ‘katarsis [catharsis]’ olarak da adlandırılır); hasta, yaşadığı temel zorlukları kelimelere dökmeye başladığında bir umut duygusu gelişebilir (‘hatırlama’) ve yaşadıklarına dair daha net bir anlayış oluşabilir. Orta evrede -‘tekrarlama’ ve ‘derinlemesine çalışma’ aşamalarıyla karakterize edilen dönemde- terapi canlanabilir. Geçmişteki örüntüler yeniden yüzeye çıkar ve hasta ile terapist, yerleşik savunma düzeneklerine ve ilişki biçimlerine yönelik güçlü bağları birlikte anlamaya ve keşfetmeye çalışırlar. Son evre, orta evrede ortaya çıkan meselelerin daha da netleştiği verimli bir dönem olabilir. Bu aşamada terapistten ayrılma süreci ve bu sürece dair çeşitli görevler -örneğin terapinin sınırlarının kabul edilmesi- ele alınır. Son olarak, terapi sonrasında hastalar, terapi sürecinde değişime uğramış temel zihinsel yapılarının (örneğin kendiliğini ve ötekini deneyimleme biçimlerinin ve bunlara bağlı savunmaların) gündelik yaşamlarına ve ilişkilerine yansıdığını fark edebilirler.

    Figür 8.1: Psikodinamik psikoterapinin idealize edilmiş seyri. Grafiğin altındaki ifadeler, terapinin çeşitli evrelerinde yaygın olarak gözlenen süreçleri ve fenomenleri göstermektedir. Bu süreçler, hasta ile terapist arasındaki özgül etkileşimleri yansıtır (örneğin, derinlemesine çalışma ya da ortaya çıkan aktarımın [transference] ele alınması gibi). Vurgu açısından bakıldığında, bu süreçlerin bazıları daha çok terapistin etkinliğine işaret eder (örneğin, yorumlama [interpretation]), bazıları ise daha çok hastaya ilişkin süreçleri yansıtır (örneğin, terapi sonrasında kendi kendini analiz etme [self-analysis]). Leiper ve ark. 2004[2] ile Wolberg 1977[3] kaynaklarından SAGE ve Elsevier’in izniyle uyarlanmıştır. Telif hakkı © SAGE (2004), Elsevier (1977)

    Erken Dönem

    Erken dönem genellikle ‘hatırlama’ ile ilgilidir. Dinleyen ve alıcı bir terapistle kurulan etkileşimler aracılığıyla, hasta şimdiye dek farkında olmadığı kendisine, geçmişine ve başkalarıyla olan ilişkilerine dair yönlerini zihnine getirebilir ve söze dökebilir. Bu durum, birçok hastanın terapinin erken döneminde bir miktar rahatlama ve iyileşme hissettiği gözlemini açıklayabilir.[2] Terapinin erken dönemine dair bu seksiyon, terapötik çerçevenin oluşturulmasına ilişkin 5. Bölüm ve teknikte kullanılan temel yaklaşımların ve ‘analitik tutum’un [analytic attitude] ele alındığı 7. Bölüm ile birlikte okunabilir. Bu bölümde terapinin erken evresine dair üç önemli noktaya odaklanılacaktır: terapötik ittifakın geliştirilmesi, dikkatli (etkin) dinleme, psikodinamik bir formülasyonun oluşturulması.

    Terapötik İttifakın Geliştirilmesi

    Terapötik ittifak, Zetzel tarafından şöyle tanımlanmıştır: ‘Aktarım nevrozunda yeniden canlanan çatışmalar, rahatsız edici arzular ve fantezileri bilincin yüzeyine yaklaştırdığında bile, hastanın psikanalitik göreve karşı temelde olumlu bir tutumunu sürdürmesini sağlayacak tutarlı, istikrarlı ilişki.’[4] Freud, hastanın kendini başka bir kişiyi gözlemler gibi gözlemlemesi gerektiğini ve bunun terapinin başarılı olması için bir zorunluluk olduğunu savunmuştur. Bu olgu da terapötik ittifakın bir yönü olarak görülebilir. Terapötik ittifakın kalitesi, iyi bir teröpatik sonucun güçlü bir göstergesidir.[4]

    Bazı kişiler terapiye, psişelerindeki istenmeyen yönlerden bir şekilde kurtulabilecekleri ya da onları ‘kesip atabilecekleri’ düşüncesiyle gelirler. Bu, gelişimsel olarak kaygıyla ‘arkaik’ bir başa çıkma biçimidir. Bu hem mümkün değildir hem de bu düşünce sürdürülürse kişinin kendisini daha kötü hissetmesine yol açabilir. Çünkü zihinlerinin istenmeyen yönlerinin altında yatan temel ihtiyaçlar ele alınmamış olur. Dahası, kişinin kendinden bazı parçaları atmaya yönelik içsel dinamiği, kendine yönelik hoşnutsuzluk ve istenmeyen olma hissi yaratabilir. Bu tür hastalarla çalışırken terapist, bu rahatsız edici deneyimleri ortadan kaldırmak yerine kapsayarak [containment] anlamaya çalışır. Terapist, özellikle hastanın gözlemleyen yönüyle bir ittifak kurmaya çalışarak bu zorlayıcı deneyimleri birlikte anlamlandırmayı hedefler.

    Terapist; ulaşılabilirliği, ilgisi, güvenilirliği ve sıcaklığı ile terapötik ittifakı geliştirir. Bu nitelikler her türlü terapötik çalışmanın temelini oluşturur. Ayrıca terapist, empatik ve yargılayıcı olmayan yaklaşımıyla destek hissini iletir. Sağlıklı bir terapötik ittifak, hasta ve terapistin birlikte çalışmasına olanak tanır ve ilişkinin, tedavi sırasında ortaya çıkabilecek yoğun ve çoğu zaman olumsuz duygulara rağmen sürdürülebilmesini sağlar.[6] Yaygın bir görüş, aktarım üzerinde çalışmak gibi daha yorumlayıcı tekniklerin hasta için faydalı olabilmesi için öncelikle iyi bir terapötik ittifakın var olması gerektiğidir.[5] Ancak yakın tarihli bir araştırma, aktarım üzerinde çalışmanın (Bkz. Kutu 3.2, Bölüm 3), hassas ve becerikli bir biçimde yapıldığında, terapötik ittifakta zorluklar olduğunda bile en fazla yararı sağlayabileceğini öne sürmektedir – belki de bu durumlarda olumsuz aktarım, hastaya gerçek gibi gelir ve soyut değildir.[7] (Ayrıca bkz. Høglend 2004[8] ve 7. Bölüm -terapötik ittifak ve aktarımda çalışma üzerine ek tartışmalar.)

    Bazı hastalarla terapötik ittifak kolaylıkla kurulabilir. Ancak, iç dünyasında iyi bir  figür bulunmayan bir kişiyle çalışırken (yani kişinin başkalarının ya da kendisinin iyi yönleri olabileceğine dair bir algısı yoksa) bu süreç daha uzun sürebilir ve çok daha fazla dikkat gerektirebilir. Bu kitabın temel savlarından biri, terapistin her hastaya yaklaşımını bireysel olarak uyarlaması gerektiğidir; ancak bu yapılırken psikodinamik kuramın ve uygulamanın temel ilkeleri korunmalıdır. Özellikle terapist, hastanın işlev gördüğü gelişimsel düzeyi (veya düzeyleri) dikkate almalıdır (Bkz. Bölüm 9, ‘İç Dünyanın Organizasyonu’ başlığı). Daha nevrotik bir gelişimsel organizasyona sahip hastalarla daha sakin, ‘açığa çıkarıcı [uncovering]’ bir stil uygundur.[6] Bu, sınırda (borderline) gelişim düzeyinde işlev gören kişilerle yapılan çalışmalardan farklıdır; bu tür durumlarda duygusal yoğunluk her iki taraf için de yüksek olabilir. Bu tür durumlarda, terapistin hızlı düşünebilmesi, zihinsel durumlara dair iletişiminde şeffaf olması, hastanın duygusal tepkilerine karşı duyarlı yanıtlar verebilmesi ve hastanın zihinsel durumu ile kendi zihinsel durumu arasındaki sınırı net bir şekilde belirlemesi gerekir (bkz. Bölüm 13). Psikotik gelişimsel organizasyona sahip kişilerle psikodinamik çalışmalar, bazı teknik uyarlamalarla ve dış çevreden yeterli destek sağlandığında deneyimli klinisyenler tarafından yürütülebilir. İlgilenen okuyucular McWilliams[6] ve Lucas[9]’a yönlendirilir. (Not: Psikodinamik anlamda ‘psikotik [psychotic]’ terimi, psikiyatrik kullanımından biraz farklıdır -açıklama için bkz. Bölüm 9)

    Seans içi süreci keşfetmek, terapötik ittifakı derinleştirmenin önemli bir yoludur. Bu, terapistin hastanın duygusal durumundaki değişiklikleri doğrudan gözlem ve karşıaktarım deneyimleri yoluyla fark etmesini ve bunlara duyarlı bir şekilde yorum getirmesini içerir. Örneğin:

    – ‘Bir dakika önce duygunun x’ten y’ye nasıl değiştiğinizi fark ettiniz mi? O sırada ne oluyordu?’

    – ‘… hakkında konuşurken gözleriniz doldu gibi görünüyordu.’

    – ‘Gerçekten ciddi şeylerden bahsettiğimizin farkındayım. Ama sanki çok hafif bir şeyden konuşuyormuşuz gibi… Bu sizin için nasıl bir his?’

    Bu durum yalnızca hastanın gerçekten dinlenildiğini hissetmesiyle birlikte terapötik ilişkinin derinleşmesini kolaylaştırmakla kalmaz; aynı zamanda duygulanımdaki bu ince değişimler, çoğu zaman hastanın yüzeyin altında yaşadığı bir sürece işaret eder. Bu tür ince duygusal değişimlere dikkat göstermek, hastanın kendi içsel işleyişine yönelik ilgisini ve farkındalığını artırmaya yardımcı olabilir.

    Terapist ayrıca hastanın terapistle birlikte olduğu anda deneyimlediği ‘burada ve şimdi’ durumuna da ilgi gösterir:

    – ‘Benimle bunları konuşmak nasıl bir his?’

    – ‘Daha önce kendinizi kötü hissettiğiniz şeyleri bana anlatırken endişelendiğinizi söylediniz… Peki aslında nasıl bir deneyim bu?’

    Bu aşamada amaç mutlaka aktarımın yorumlanması değil, hastanın öznel deneyimine ilgi göstermek ve açık ifade ile diyalogu teşvik etmektir.

    Bazı yaklaşımlar terapötik ittifakın gelişimine engel olabilir (Bkz. Kutu 8.1).

    Kutu 8.1’de belirtilen noktalar, ya aşırı soğuk ve katı bir analitik tutum benimsemeyle ya da bunun tam tersi olarak, terapistin yeterince yapı kazandırmaması ve sınır koymaması sorunuyla ilişkilendirilebilir (bkz. ayrıca Kutu 8.2).

    Kutu 8.1 Terapötik ittifakın gelişimini engelleyebilecek terapist yaklaşımları (Ackerman ve ark., 2001[10])

    Esnek olmamak

    Seansı yapılandıramamak

    Seansı aşırı yapılandırmak

    Uygunsuz kendini açma

    Uygunsuz sessizlik kullanımı

    Israrcı aktarım yorumları

    Yüzeysel müdahaleler

    Kutu 8.2 Terapistin tavrı

    İdeal bakım sağlamaya çalışan bir terapist, hastanın deneyiminde er ya da geç karşı kutba düşebilir; çünkü ideal bir pozisyon sürdürülemez ve deneyimler ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak kutuplaşır. Ayrıca, kişisel nedenlerle tamamen ‘iyi’ olarak algılanan bir terapist, hastaların getirdiği ilişkisel dinamikleri (örneğin, başkalarının yokluğu, korkutuculuğu, saldırganlığı gibi beklentiler) tanımalarını, ifade etmelerini ve işlemelerini zorlaştırabilir. Terapist aceleyle ‘Hayır, bu ben değilim’ demeye kalkarsa, burada ve şimdi bu dinamiklerin nasıl canlı olduğunu düşünme [reflect] kapısını kapatır. Aslında, terapist negatif aktarımı ‘Ben iyiyim’ diyerek reddederse, hasta kendini kabul edilmemiş hissedebilir; çünkü terapist deneyimi reddetmektedir. 

    Terapistin aşırı soğuk olması da kolaylıkla diğer uçta bir hata olarak ortaya çıkabilir. Daha 1935 yılında Suttie, Freud’u terapötik ilişkide ‘şefkate karşı bir tabu’ geliştirmekle eleştirmiştir; terapistin kaygılarının, aşırı pasif ve mesafeli bir teknik benimsemesine yol açtığını ileri sürmüştür.[11]

    Bizim görüşümüze ve pratiğimize göre, terapistin tavrı bir uçta ya da diğerinde değil, tutarlı ve görece sıcak bir yaklaşımdır. Tabii ki, aktarım nedeniyle terapist her zaman böyle algılanmayabilir. Terapi ilerledikçe ve yansıtmalar işlendiğinde, hasta bunları ‘geri alabildiğinde’, terapist hakkında daha gerçekçi bir resim oluşabilir -bu klasik olarak ‘aktarım nevrozunun çözülmesi [resolution of the transference neurosis]’ olarak adlandırılır. Terapistin tek bir sabit tavrı yoktur; dışa dönük hareketlilik, şeffaflık ve destek derecesi, her hasta için en faydalı olacak şekilde uyarlanır (bkz. önceki ‘Terapötik İttifakın Geliştirilmesi’ başlığı ve hastanın gelişim düzeyine göre terapist stilindeki uyarlamalar).

    Terapistte umutsuzca bir ideali arayan hastalar için, bu ideale karşılık vermeye çalışmaktansa, uzun vadede daha faydalı olabilecek şey; tümüyle kusursuz değil, nazik [benign] ve tutarlı bir terapisttir. Böyle bir terapist, idealin inkâr edilmeden yasının tutulabileceği ve yeni ama yeterince iyi [good-enough] varoluş biçimlerinin keşfedilebileceği bir ilişki sunar.

    Yakın Dinleme

    Psikodinamik terapide hastalar ne buluyor? Her terapi sürecinin başlangıcı, hasta ve terapisti için bir keşif yolculuğudur. Terapist spontanlık ve şaşırabilme kapasitesini hedeflemeli ve her hastanın bireyselliğini kabul eden saygılı bir duruş geliştirmelidir. Terapist, hastanın söylediklerini derinleştirmesini teşvik eder; altta yatan duygulara karşı meraklıdır; hastaya, hastanın söz ettiği kişiler hakkında ve onlara karşı ne hissettiği konusunda sorular yöneltir; ayrıca hastanın kendisiyle olan ilişkilenme biçimiyle de ilgilenir.

    Bu yaklaşım, hastaya dikkatle dinlenilme deneyimi sunar (Ogden, 1992).[12] Sonuç olarak, hasta daha önce fark edilmeyen ve olağan kabul edilen ilişki kurma kalıplarını, belki de ilk kez, sorgulamaya başlayabilir.

    Terapist, hastanın yalnızca sözlerine değil, bunların nasıl söylendiğine de ilgi gösterir: ortaya çıkan temalara ve hangi içeriklerin bir arada veya ayrık kaldığına; seansın çeşitli ruh hallerine ve tonlarına; hastanın sözleri ile duyguları arasındaki uyuma ya da çelişkiye (örneğin, hasta kendini iyi hissettiğini söylerken ses tonunun hüzünlü ve beden dilinin düşük olması gibi).

    Paralel olarak, terapist, aktarım ilişkisi doğasına ve kendi içinde (karşıaktarımda) hissettiklerine ve tepkilerine de dikkat eder. Michael Parsons, terapistin hem dışa hem de içe yönelik dinleme sürecini, şiir okuma sürecine benzetir.[13] Bu benzetme müziğe de uzanabilir: notaları dinleriz, ancak aynı zamanda onlardan etkileniriz. Bir şarkının anlamını kavrayabilmek için her iki kaynağa da ihtiyaç vardır. Terapist ayrıca şu gözlemlerde bulunabilir:

    – Hakkında konuşulmayanlar. Örneğin, terapist altıncı seansta hastanın babası hakkında tek kelime etmediğini fark edebilir; bu yokluk, ilerleyen süreçte çok anlamlı ve önemli çıkabilir.

    – Hasta için o kadar sıradan ve önemsiz görünen şeyler, terapist açısından olağanüstü ve anlamlı olabilir.

    Bu kulağa çok karmaşık gelebilir ve öyledir! Bu tür bir dinleme gerçekten yoğun bir odaklanma gerektirir; ancak, bir müzisyen ya da sporcunun aşırı gerildiğinde yapamadığı gibi, biz de çok fazla zorlanırsak ‘oynayamayız’ (yani, dinleyip yanıt verip hastaya açık olamayız). Bu nedenle, tıpkı önceden çalışıp pratik yapan ama performans anında pratikten kendini soyutlayarak anda olan bir müzisyen veya sporcu gibi, terapist de hastaya yönlendirilmiş dikkati, sürprizlere açık, alıcı bir zihin haliyle birleştirmeye çalışır.

    Empatik yaklaşım, hastanın deneyimine sürekli ilgi gösterme ve anlama isteğini ortaya koyma sürecidir. Bu süreç, hastanın tekrarlayan duygu ve davranış kalıplarını keşfetmeyi ve bunların nasıl ve neden ortaya çıktığını anlamayı içerir. Günümüzde ‘bozuk’ olarak görünen varoluş biçimleri, bir zamanlar bir tür düzen sağlamış olabilir (bkz. Bölüm 2, ‘Dünyayı Bulduğumuz Gibi Kabul Etmek’ başlığı).

    Bu evrede, farklı derecelerde olmak üzere, hastanın deneyimi sadece konuşmak ve terapist tarafından dinlenilmekten öteye geçer. Psikodinamik alanın sağladığı ortam ve terapistin kapsayıcı yanıtları sayesinde, hasta da giderek kendini dinleme yeteneği geliştirebilir.

    Bir Formülasyonun Ortaya Çıkması

    Hastanın terapistle kurduğu ilişkinin niteliği ve terapistin karşıaktarımı, hastanın içsel dünyası ve ilişki örüntüleri hakkında önemli bilgiler sunar. Bu süreçte, genellikle hastanın problemlerinin temelinde yatan içsel ilişkiler, çatışmalar, ilişkili duygular ve savunmalar hakkında bir tablo (ya da formülasyon) ortaya çıkar. Geçmiş ve şimdiki dinamiklerin anlaşılması, hastaya yön bulmasında yardımcı olabilecek bir harita sunar; kişi nereden geldiğini, nereye gitmek istediğini ve neden tekrar tekrar kaybolduğunu bu sayede keşfedebilir.

    Bölüm 4’te tartışıldığı üzere, nörobilimsel açıdan bakıldığında kişilerarası ilişki örüntüleri kısmen işlemsel (prosedürel) bellekten türemektedir (yani ‘bir şeyin nasıl yapılacağını’ içeren bellek türü). İşlemsel bellekteki anılar ‘öğrenilmesi zor, unutulması da zor’ türdendir.[14] Bu nedenle, psikodinamik yaklaşım, ortaya çıkan formülasyonu fark edebilmek için bol zaman ve tekrarlayan fırsatlar tanımaya büyük önem verir. Ayrıca, işlemsel anılar doğrudan bilinç düzeyine getirilemez; ancak kişilerarası davranışlarımızın dikkatli gözlemlenmesi yoluyla, ilişkilenme biçimlerimize dair çıkarımsal bir farkındalık kazanabiliriz.[15]

    Anlamın ortaya çıkması, terapinin önemli bir görevidir ve değişim için önemli bir yoldur.[2] Acı ve sıkıntı hisleri çok raslantısal görünebilir. Bu duyguların anlamlı olduğu görülürse, daha katlanılabilir olabilirler. Ayrıca motivasyonlarımızı daha iyi anladığımızda, daha fazla kişisel sorumluluk üstlenebiliriz. Bu da durumlar üzerine sadece tepki vermek yerine, düşünerek yaklaşma olanağı verir. Çağdaş terapistler, anlamın hasta ile terapist arasında aktif olarak inşa edildiğini ve sadece nesnel bir gerçekliğin yansıması olmadığını savunurlar. Anlam, yeni bir hikaye inşasıdır.

    Artık, hastanın geçmişini ‘yeniden yapılandırma [reconstructing]’ yoluyla nesnel bir gerçeğe ulaşılabileceği ve bu çabanın başlı başına terapötik olacağı yönündeki kuramdan uzaklaşılmaktadır. Bir kişinin yaşam öyküsünü ve geçmiş deneyimlerini anlamak, hastanın şu anki çıkmazına nasıl geldiğini kavrayabilmesi ve kendisine daha şefkatli bir şekilde yaklaşabilmesi için bir harita oluşturmasına yardımcı olabilir. Ancak bunun yanı sıra, psikoterapistlerin önemli bir odağı, güncel dinamiklere yoğunlaşmak ve hastanın hayatı ile kararlarını sahiplenme duygusunu harekete geçirmektir. Leiper ve Maltby, terapist açısından şu kritik noktaya dikkat çeker: ‘Hastanın varoluş biçimlerini belirleyen koşullanmaları fark etmek kolaydır, ancak bu kalıpları sürdüren hastanın güncel etkinliği ve rolünü göz ardı etmek de bir o kadar kolaydır.’ Bu tür bir terapötik tuzak, ‘hastaya yalnızca eylemlerine dair entelektüel bir gerekçelendirme sunma riski taşır’ ve ‘değişimi teşvik etme kapasitesinden yoksundur’.[2]

    Bu nedenle, birçok çağdaş terapist, terapötik çabalarını hastanın kendisini başkalarıyla şu anki [current] ilişki içinde nasıl temsil ettiğine ve şu anki çatışmalarına dair formülasyon ve yorumlamalara odaklamaktadır.[15]

    En erken seanslarda, geçici bir formülasyon, terapistin seanslarda nelere dikkat edeceğini belirlemesine yardımcı olabilir. Bu, hastanın kendi keşiflerini yapabilmesi için bir alan açar ve terapist bu süreçte kolaylaştırıcı bir rol üstlenir. Bu yolla, hasta terapiyi bitirdiğinde yerinin doldurulamayacağı bir terapötik guru ile çalıştığını hissetmek yerine, yaptığı çalışmanın ve yaşamının daha fazla sahibi olduğunu hissedecektir. Hasta, terapistin zaten sezebildiği yeni bir içgörüye doğru ilerlerken, terapist için ‘kirazları toplamak [steal the cherries]’ -yani bu içgörüyü ilk dile getiren olmak- cazip ve narsistik açıdan tatmin edici olabilir. Ancak, hastanın bu kirazları kendi başına keşfetmesine izin vermek çok daha faydalı olacaktır.

    Uygulamada Erken Dönem

    Terapinin erken döneminin nasıl ilerleyebileceğini göstermek için üç kısa örnek:

    1. İş yaşamında işlevselliği yüksek olan, içe çekilmiş bir kadın hastayla yapılan ilk seanslar, gergin ve sıkışmış bir hava taşımaktaydı. Hasta, konuşmak istediği rahatsız edici meselelere dair ipuçları veriyor, ancak ardından tamamen içe kapanarak sessizleşiyordu. Destekleyici bir terapötik iş birliği içinde, hasta zamanla başkalarına zarar verme korkuları ve kendini bir şekilde ‘kusurlu’ görme eğilimi hakkında konuşmaya başladı. Duygusal olarak zorlayıcı anlarda, terapist hastanın soyutlamalara kayarak konudan uzaklaştığını fark etti. Bu ilk seanslardaki temel terapötik yaklaşımlar, hastanın öyküsünün yavaş yavaş açılmasına alan tanımak, bununla birlikte soyutlamaya yönelen savunmacı (koruyucu) eğilimlerine ilgi göstermekti. Ayrıca, hastanın başkalarına yakın olmaya dair kaygıları terapötik alanda daha görünür hale geldikçe, bu kaygılar hakkında katlanılabilir yollarla konuşmak ve bu sayede onları daha iyi anlamaya çalışmak da sürecin merkezindeydi.

    2. Spor salonuna gider gibi giyinmiş, yapılı genç bir adam seansa geldi. Geçmişi ve şimdiki sıkıntıları hakkında açıkça konuştu, ancak anlatımı yüzeysel kaldı -özellikle de birlikte olduğu her kadına sadakatsizlik göstermesi, ilişkilerden aniden çekilip gitmesi ve insanların ‘zaten muhtemelen [onu] terk edecekleri’ inancı üzerine. Seans boyunca defalarca, işvereninin onu terapiye yönlendirdiğini ancak kendisinin aslında gelmek istemediğini dile getirdi. Terapist, karşıaktarımında, hastanın onun zamanını boşa harcadığı hissine kapıldı ve hatta onu seanslardan çıkarmaya dair bir dürtü hissetti. Ancak bazı anlarda hasta, kötü beden imajından ve bunu telafi etmek için spor salonunda kas geliştirme çabasından söz etti -bu anlar terapist için farklı bir ton taşıyordu; çünkü hastanın kırılganlığı daha hissedilir hâle geliyordu. Bu hasta için, ilk odak noktası terapide olma konusundaki ikircikli (ambivalent) tutumunu kabul etmek ve bunu birlikte keşfetmekti. Terapist, bu tutum göz ardı edilirse, hastanın terapiden aniden ve haber vermeksizin ayrılma ihtimalinin yüksek olacağını düşünüyordu. Terapist, hastayla bir iş birliği ilişkisi kurmanın önemini fark etti; böylece birlikte çalışabilecekleri ve meselelere anlam kazandırabilecekleri bir zemin oluşabilecekti. Çünkü hastanın nesne ilişkilerinin büyük olasılıkla aşırı reddedici ve dışlayıcı bir dinamik tarafından şekillendiği, ayrıca kırılganlık hissetmeye karşı güçlü savunmalar geliştirdiği düşünülüyordu.

    3. Geç 50’lerinde bir kadın seansları art arda endişelerle açtı; konuları birbirine karışık halde aktardı. Terapistin içerikleri takip etmesi zordu. Terapist, hastanın her söylediğini netleştirmeye çalışmanın daha fazla karışıklık ve kaygıya yol açtığını fark etti. Daha ziyade, terapistin temel görevinin duygusal kapsama süreçlerine dikkat etmek ve hastaya bunların onun için ne kadar bunaltıcı olabileceğini hissettirmek olduğunu düşündü. Bu yaklaşım sonucunda hasta ağladı ve üzgünleşti -hem terapist tarafından anlaşıldığını hem de ortaya çıkan deneyimlerle ilgili üzüntü duyduğunu gösteriyordu. İlginç bir şekilde, terapist bazen yoğun malzeme akışı karşısında bunalmış ve dinleyemezken, başka zamanlarda ise oldukça kopuk hissediyordu. Bu karşıaktarım gözlemlerini, henüz ne anlama geldiklerinden emin olmadan korudu.

    Terapinin erken evresinde yürütülen içgörü kazandırma ve formülasyon geliştirme çalışmaları, potansiyel olarak daha deneyimsel değişim süreçlerinin önünü açabilir. Eski ilişki kalıplarının zayıflayabilmesi için, yeni ya da daha ılımlı nesne ilişkilerinin, eski kalıplarla birlikte yavaş yavaş gelişip pekişmesi gerekir. Bu konu, terapinin orta evresi bölümünde ele alınmaktadır.

    Orta Dönem

    Orta dönemde, formülasyon genellikle daha canlı ve daha az soyut hale gelir. Bu gelişen içgörüyle, orta dönemde kişi sıklıkla eski kalıplarını tekrarlar, bazen terapiye başladığından onlara daha güçlü şekilde tutunur (‘Direnç’ – bkz. ayrıca Bölüm 7).

    Kuramla ilgili 2. Bölüm‘de belirtildiği üzere, içgörü ile değişim arasında bir boşluk vardır. Kendimizle ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkilenme biçimleri değiştirilebilir olsa da, yetişkinlikte bu değişimler genellikle hızlı gerçekleşmez. Örtülü bellek sistemleri [implicit memory systems] (bkz. Bölüm 4) -içsel nesnelerimizin ve ‘ötekiyle nasıl olunacağına’ dair içsel işleyişlerimizin nörobilimsel karşılığı- kolaylıkla güncellenemez. Psikolojik dinamikler -savunmalar, direnç ve yas tutmadaki güçlükler dahil- mevcut durumu (statükoyu) koruma işlevi görür. Dahası, tanıdık olan şeye duyulan çekim de söz konusudur: ‘Deneyimimizin özü, içsel bir ötekiyle olan ilişkiye ayrılmaz biçimde bağlıdır‘ (Leiper ve Maltby, 2004; Fairbairn, 1952’ye atıfla).[2] Leiper ve Maltby şöyle devam eder: ‘Kimlik duygumuzda ya da başkalarıyla ilişki kurma biçimlerimizde yaşanan bir değişim, kendilik-öteki ilişkisinin karşıt kutbuna bir tehdit oluşturur.[2] Erken gelişimde, orada kim varsa onunla ilişkiler kurarız; bu kişi korkutucu, tehlikeli ya da ihmal edici bir dış figür olsa bile -eğer elimizdeki tek ilişki seçeneği buysa, onunla bağ kurarız. Bu ilişkisel deneyimler -bireysel yapısal özellikler ve toplumsal etkenlerle etkileşim içinde- içsel nesne dünyamızı biçimlendirir ve ‘norm’ haline gelir. İçsel nesne ilişkilerimizin örüntülerini değiştirme ya da gevşetme olasılığı, ciddi kaygılar yaratabilir. Buna değişim korkusu da dahildir: Orada, bilinmeyende durum daha da kötü olabilir. En azından eski var olma biçimini biliyorum.

    Bu nedenle dirençte artış, yapısal değişimin ilk işaretlerine karşı beklenen ve normal bir savunma tepkisidir (Bkz. Bölüm 6, ‘Yapısal Kişilik Değişimi’ kısmı). Bu, terapötik sürecin birinin iç dünyasını huzursuz ettiğinin göstergesi olabilir. İyi gelişmiş ve güvenilir savunma ve kalıpları olan biri için iç dünyasındaki değişimler çoğunlukla duygusal olarak rahatsız edicidir. İyileşmeden önce daha kötü hissedebilirler. Bu durum, Şekil 1’de orta dönemin başında semptomlarda artış olarak gösterilmiştir.

    Orta dönemdeki bu karmaşa bir fırsattır. Altta yatan bellek izleri ve çağrışımlar daha değişkendir ve bu nedenle gelişen içgörü, yeni ilişki deneyimleri ve yas tutma yoluyla yeniden düzenlenmeye daha açıktır.[16] ‘Zorlu bir çabayı gerektiren bu tekrar eden süreçler, ‘tekrarlama’ ve ‘derinlemesine çalışma’ kavramlarıyla kastedilen şeydir.

    Orta dönem bölümü, direnç, kopma ve onarım, aktarım ve karşıaktarım ile çalışma gibi (Bölüm 7’deki teknik üzerine başlıklar) yakından ilişkili konularla birlikte okunabilir.

    Uygulamada Formülasyon

    Hastanın formülasyonda tanımlanan ana nesne ilişkilerini daha yakından tanıma süreci, bunları birçok kez ve farklı açılardan deneyimlemeyi ve üzerine düşünmeyi içerir. Orta dönemde, ilişkisel dinamiklerin tekrar eden kalıpları, hastanın güncel yaşamında ve terapide yaşananlara bağlı olarak farklı biçimlerde hafta hafta ortaya çıkabilir. Terapist, hastanın kendi özgül dinamiklerini tanımasına ve alışmasına destek olur. Bu süreçte, formülasyon genellikle daha olgunlaşır, daha sağlam ve daha az entelektüel bir hâl alır. Çocukluk deneyimlerine dair anılarla bağlantılar, altında yatan nesne ilişkilerinin nasıl geliştiğine şefkatli bir anlayış kazandırır (Bkz. Bölüm 7’de Malan’ın üçgeni).

    Tam bir formülasyon birkaç önemli nesne ilişkisini tanımlayabilir. Süre-sınırlı terapilerde, pratik nedenlerle terapist genellikle çalışmayı bir veya iki temel nesne ilişkisine odaklar. Kuramla ilgili 2. Bölüm‘de de belirtildiği üzere, bir nesne ilişkisinin farklı yönleri farklı koşullarda yansıtılır [projected]. Bu bölümün bu noktasında artık tek bir nesne ilişkisine odaklanacağız; bu ilişkinin farklı yönleri (yani kendilik ya da nesne temsilleri), yansıtılmakta ya da özdeşim kurulmakta olan unsurlardır. Bu Şekil 8.2’de gösterilmektedir.

    Şekil 8.2’yi klinik uygulamaya taşımak için, Ralph örneğini kullanacağız (Ralph, Bölüm 12’de de tartışılmıştır).

    Klinik Örnek Ralph: Bölüm 1

    Ralph, 50’li yaşlarında bir adam, kendini ‘sürekli mutsuz ve öfkeli’ hissettiği için terapiye başvurdu. Bekârdı, ‘hiç arkadaşı’ yoktu ve uzun yıllar boyunca tren kondüktörü olarak çalışmıştı. Kendini bir ‘pislik mıknatısı’ olarak tanımlıyor ve her zaman ‘düzgün davrandığı’ hâlde insanların ona neden kötü davrandığını anlayamıyordu. Büyürken babasını şiddet eğilimli ve Ralph’a karşı son derece eleştirel biri olarak deneyimlediğini hatırlıyordu. Açılış seansında Ralph, terapist -Bay Richards- hakkında ‘başlangıçta yavaş kaldığı’ gerekçesiyle eleştiride bulundu ve görüştükleri binayı ‘dökük’ olarak nitelendirdi.

    Erken dönem çalışmaları sırasında, Ralph’ın iç dünyasının aşağılanmış, işe yaramaz hisseden bir kendilik parçasıyla ilişkili olarak düşmanca ve küçümseyici bir içsel nesne tarafından karakterize edildiği ortaya çıktı.

    İlk seanslarda Ralph, başkalarından genelde düşmanca muamele beklediğini ve bunun onu nasıl işe yaramaz ve güvensiz hissettirdiğini anlattı (bu, Şekil 8.2’de en üstteki duruma karşılık gelir). Bu deneyimi ‘olduğu gibi’ kabul etmek yerine, bu konuda daha meraklı olmaya başladı. Ralph, terapötik alanı, bu tekrar eden deneyimi, işte, ilişkilerde ve çocukluğunda ortaya çıktığı aile koşullarında nasıl yaşandığını düşünmek için kullandı.

    Orta dönemde Ralph, içsel eleştirel bir ‘ses’in uzun süredir var olan deneyimlerinden ve bu sesin kendisinin başka bir parçasını eleştirip işe yaramaz hissettirmesinden daha fazla bahsetti. Terapide, Ralph kendisinin bir yönünün (nesne temsili) diğer yönlerine (kendilik temsili) düşmanca davrandığını daha iyi fark etmeye başladı -bu, Şekil 8.2’de en alttaki durumu gösterir.

    Terapist ayrıca, Ralph’ın zaman zaman başkalarına, terapiste ve kliniğin binasına yönelik açılış eleştirilerindeki gibi, eleştirel ve aşağılayıcı bir tutum benimsediğini fark etti (bu, Şekil 8.2’de orta durumdur). Terapist, bu durum karşısında zaman zaman incinmiş veya kızgın hissetti ve bu özdeşleşmelerin, Ralph’in çevresindekilerin ona karşı sempatisiz tepki vermesine yol açabileceğini düşünmeye başladı. Terapist, bu son senaryonun Ralph için faydalı olacak şekilde nasıl ifade edilebileceğini düşünmeye başladı -bu klinik örneğin ikinci bölümünde ele alınacaktır.

    Aynı nesne ilişkisine dair bu farklı tezahürler, başlangıçta bir hasta için deneyimlerinin birbirinden kopuk alanları gibi görünebilir. Ancak, üzerine düşündükçe, bu alanlar arasındaki bağlantıları anlamalarına yardımcı olunabilir. Psikodinamik yaklaşım, bir kişinin temel nesne ilişkileriyle, bunların çeşitli biçim ve değişimlerine dair çoklu karşılaşmalara -hem zihinsel hem de deneyimsel olarak- ihtiyaç duyduğu varsayımına dayanır. Bu sayede, kişi bu ilişkileri fark etmeye başlayabilir ve yeni öğrenmelere alan açılabilir

    Anlaşılması kolay olması için, bu içsel nesne ilişkisinin üç ifadesi (Şekil 8.2’ye göre) ayrı ayrı ele alınmıştır; hatta çoğu zaman bu ifadelerden biri belirli bir zamanda sahneyi domine eder. Ancak, başka zamanlarda gerçeklik daha karmaşıktır çünkü altında yatan nesne ilişkisi, mevcut ilişki sahnesini birden çok biçimde renklendirir. Örneğin, Ralph ile çalışırken, terapist bazı seanslarda Ralph’ın, terapisti kendisini aşağılayan eleştirel bir figür olarak deneyimlediğini; aynı zamanda terapistin sunduklarından hayal kırıklığı yaşadığını; ve tüm bunlar yaşanırken içsel bir ‘ses’in kendi ‘eksiklikleri’ için kendisini azarladığını gözlemlemiştir.

    Terapinin burada ve şimdi anında eski öğrenilmiş kalıpların harekete geçmesi, bunların değiştirilmesi ve yeni ilişki biçimlerinin gelişmesi için bir olanak açar. Makul ve gerçekçi bir hedef, hastanın bu ‘eski’ nesnelere ya da varoluş biçimlerine olan bağlarını, onlara karşı şefkatli bir tutum içinde gevşetmeyi düşünmesi olabilir; aynı zamanda kendisi ve başkalarıyla yeni deneyimleri ve yeni ilişki biçimlerini keşfetmesi sağlanabilir.

    Değişim İçin Araç Olarak Terapötik İlişki

    Eskiden yeniyi doğurmak [Something new from something old]

    (Mitchell 1997)[17]

    Terapi bir şeyi harekete geçirmeye başladığında, yeni nesne ilişkileri nasıl gelişir ve eski nesneler nasıl yeniden şekillendirilir? Freud bu durumu çarpıcı bir şekilde ifade eder: ‘Birini ne yokluğunda [in absentia] ne de kuklasında [in effigie] yok etmek mümkündür.’ Burada kastettiği, yeni bir öğrenmenin gerçekleşebilmesi için terapistle odada, burada-ve-şimdi yaşanan bir deneyimin gerekli olduğudur. Terapi ortamı, hastanın terapistin nasıl hissedeceğine ve tepki vereceğine dair öngörülerde bulunmasına olanak tanır -terapist ise bu beklentiler üzerine düşünmeyi teşvik eder. Terapist, ne bu öngörülerle tamamen iş birliği yaparak (bu, nesne ilişkisinin doğrudan sahnelenmesi olurdu ve faydasız olurdu), ne de onları tamamen geçersiz kılarak ilerler -çünkü bu da sorunu hâlâ ‘dışarıda’ ya da ‘kuklada‘ bırakmak anlamına gelir. Gabbard bu önemli teknik noktasını şöyle özetler: ‘Analistin (veya analitik durumun), geçmişteki bir nesneden farklı olması kadar, bazı yönlerden ona benzer olması da çok önemlidir.’[16] Günümüzdeki düşünce biçimi, terapi durumunu -aktarım, ‘gerçek’ ilişki ve çalışma ittifakı gibi örtüşen unsurlarıyla birlikte- geçmişten etkilenen ama onun bir kopyası olmayan yeni bir ilişkisel deneyim olarak görme eğilimindedir.[5]

    Nörobilim perspektifinden, hasta, içsel nesnelerine yeterince benzeyen bir deneyim bulmalıdır ki, altta yatan bellek ağları aktive olup değişime açık hale gelsin; ancak aynı zamanda bunların revize edilmesine izin verecek kadar da farklı olmalıdır.[16] Mitchell bu süreci ‘eskiden yeniyi doğurmak’ olarak adlandırır.[17]

    Psikodinamik terapi, hastanın getirdiği ilişkisel dinamikleri tolere ederek ve kapsayarak kendine özgü bir deneyim sunabilir. Terapistler, psikodinamik eğitimlerini kullanarak terapist ile hasta arasındaki kişilerarası baskıları ve dinamikleri ‘tutar [holding]’ ve söze döker. Hasta, ‘beklediği şekilde tepki vermeyen terapistle tekrar tekrar görüşerek kaygıya alışır.’[5] Bu durum, hastanın bilinçdışı düzeyde, deneyim yoluyla birbirine bağlanmış olan temel duygular, inançlar ve temsiller arasındaki bağlantılarda değişimin gerçekleşmesine olanak sağlayabilir.[16] Örneğin, bir hasta öfke ifadelerinin başkaları tarafından reddedilmeyle sonuçlandığını öğrenmişse, terapistle kurduğu ilişkide bunun tersini yavaş yavaş deneyimlemek, onun için yeni ve etkili bir deneyim olabilir. Bu tür bir öğrenme, hastanın öfkesini ifade etmesi durumunda terapistin onu reddedeceğine dair (katlanılabilir düzeydeki) aktarım beklentilerinden doğarsa, çok daha derin ve güçlü olur. Bu durum, terapistin hastaya öfkesini ifade ederse her şeyin yolunda olacağını söylemesinden çok daha verimlidir. İkinci durumda hasta belki rahatlayabilir (ya da rahatlamayabilir), ancak öğrenme deneyimsel olmayacağından, yeni çağrışımların oluşma olasılığı da daha düşük olur. (Aktarım üzerinde çalışmaya dair daha uzun bir klinik örnek için bkz. Bölüm 12.)

    Klinik Örnek Ralph: parça 2, terapinin altıncı ayında

    Önceki çalışmalara dayanarak, terapist nazikçe Ralph’in bazen kendisiyle (yani Ralph’le) aşağılayıcı ve küçümseyici yönleriyle özdeşleştiğine ve işe yaramazlık ve değersizlik duygularını başkalarına yansıtarak onları küçük düşürdüğüne dikkatini çekmeye başladı. Yani, Ralph’in başkalarını aşağılayabilme haline… Ralph terapistin ne demek istediğini anlamadığını söyledi. (Mecazi anlamda) derin bir nefes alan terapist, ‘Şöyle düşünüyorum: Örneğin ilk seansta bina ile ilgili yaptığınız ‘eski püskü’ yorumunuz ve benim ‘yavaş’ olmam gibi zamanları…’ dedi. Terapist, Ralph’ın duymakta zorlandığı şeylere anlam kazandırmaya ve destekleyici olmaya çalıştı: ‘Sanırım bu anlarda, sizinle konuştuğumuz ve baş etmekte zorlandığınız o kırılgan duyguları ben kucaklıyorum [holding] -bence bu duygular sizin için gerçekten önemli.’

    Bu yorum Ralph için zorlayıcıydı ve biraz üzgün hissetti, ancak terapötik ittifak sayesinde terapide kalabildi ve ortaya çıkan duyguları keşfetmeye devam etti. Ralph çatışmalı görünüyordu -terapisti eleştirirken kendini daha sert tutuyor, ama aynı zamanda daha kırılgan bir yanını da kabul ediyordu.

    Ralph için terapi, başkalarını aşağılayan biri olma dinamiğiyle canlı bir karşılaşma sağladı -ama önemli bir farkla. Terapist bu davranışı ‘kucaklayarak’, yavaşlatarak ve dinamiği yansıtarak, bu ilişki durumunu olağandan farklı şekilde yönetme ve yeni ilişki kalıpları öğrenme potansiyeli yarattı. Bir seansta Ralph, aslında kendini korkmuş hissettiğinde ‘saldırıya geçebildiğini’ fark ettiğini dile getirdi:
    ‘Korktuğumda saldırıya geçebildiğimi biliyorum…’

    Bu yollarla, terapi süreci boyunca hasta, ötekiyle birlikte olma deneyimini, değiştirilmiş bir biçimde yeniden yaşayabilir. Bu da, hastanın mevcut bilinçdışı çağrışım ağlarının zayıflamasına ve günümüz koşullarına daha uyumlu yeni çağrışım ve işleyişlerin oluşmasına olanak tanır (bkz. ayrıca Bölüm 6). Eğer hastanın temel ilişkisel kalıpları değişmişse, terapötik ilişki içinde edinilen bu yeni öğrenmeler, hastanın yaşamındaki diğer ilişkilerde de kendini gösterebilir. Bu tür aktarım çalışması -kimi zaman oldukça ciddi olmakla birlikte- aynı zamanda oyunbaz, mizah içeren ve kişisel keşfe açık bir süreç de olabilir.

    Derinlemesine Çalışma

    Bu bölüm, iyi ilerleme kaydediyor gibi görünen Ralph vakasının devamıyla başlar…

    Klinik Örnek Ralph: Bölüm 3

    Ralph, daha önce başkalarından ve kendisinden hesap sorduğunda ‘yüksek ahlaki standartları’ ile övünürken, terapi süresince kısa dönemlerde bu tutumunun hem içsel hem de dışsal dünyasında zararlar yarattığını düşünmeye başlamıştı. Terapinin sekizinci ayında gerçekleşen bir seansta bu durum bir kriz duygusuna yol açtı. Yıllardır sürdüğü yaşam biçimi tamamen yanlış mıydı? Ralph bir sonraki seansa döndüğünde ise sanki başlangıçta ortaya koyduğu ilişki kalıplarının tam ortasındaydı. İnsanlar aptaldı, ona haksızlık yapılmıştı ve o sadece kötü muameleye çekilen bir mıknatıs gibiydi.

    Bu aşamada, Ralph iç dünyasındaki değişikliklere direnç gösteriyor gibiydi. Ralph’in değişimden çok şey kazanabileceği, örneğin başkalarıyla ve kendisiyle daha iyi ilişkiler kurabileceği ve dolayısıyla daha az depresif hissedebileceği anlaşılıyordu. Ancak, bu tür bir değişim onun için aynı zamanda bir kayıp anlamına da gelebilirdi. İnsanların başkalarıyla yeni ilişki biçimleri geliştirebilmeleri için, eski kalıpların gevşetilmesi gerekir, ancak bu kalıpların tamamen terk edilmesi zorunlu değildir. Leiper ve Maltby’nin de belirttiği gibi, ‘bırakmak, çalışmanın temelinde yer alır’. Pratikte, ilişkilerde alışılmış ve denenmiş olan tutumlardan vazgeçmek kolay değildir; çünkü bunlar önemli bir savunma/koruma işlevi görür ve derinlemesine kökleşmiştir, bu yüzden kişi kolayca ilerlemeye karar veremez. Hem duygular hem de düşünceler sürece dahil olmalıdır.

    Eski bir yaşam biçiminin sorunlara yol açabileceğini ve yeni yolların çözüm sunabileceğini fark etmek birçok kişi için zordur. Yıllar boyunca eski yollar için büyük yatırımlar yapılmış olabilir. Ralph, ‘yüksek ahlaki standartlar’ına büyük bir gururla bağlıydı; ancak artık bu duruşun, günümüzde hem kendisine hem de başkalarına zarar verdiği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyordu. Ralph için, başkalarını ‘aptal’ olarak görme ve onları ‘haklı olarak eleştirme’ tutumunu bırakmak, istemeden başkalarını kendisinden uzaklaştırma rolünü ve kendi zaaflarını kabul etmeyi gerektiren acı verici bir süreçti. Ancak, terapistinin desteğiyle bunu keşfedebilirse, ilişkilerinde yeni ve daha sağlıklı yollar açılabilirdi.

    Dinamik bir perspektiften bakıldığında, bir kişi bu ilişki biçimlerini geliştirir; bunlar sonuçta kısıtlayıcı olsa da, kaygılarını yönetmeye hizmet eder. Kuram bölümünde (Bölüm 2) tartışıldığı gibi, hasta başlangıçta bu ilişki kalıplarını, zorlayıcı ve ‘çözülemez’ deneyimlere karşı bir güvenlik duygusu sağlamak için geliştirmiştir -bunlar ‘tamamlanmamış çözümler [incomplete solutions]’ olsa bile. Terapinin orta evresinde olan bir kişi çatışma içinde hissedebilir -tanıdık yaşam biçimlerine bağlılığı gevşetme riski düşünülmez, hatta tehlikeli görünebilir; aynı zamanda, eski alışkanlıkların hafifçe gevşemesi, yaratıcı, özgürleştirici ve hatta eğlenceli olabilecek bir değişim umudu verebilir. Terapist ve hasta, bu süreçte, nesne ilişkilerinin ve ilgili savunmaların doğasını anlamak için seanslarda birçok kez inceleme yapabilirler. Terapist, hastaya geçmiş ve şimdiki durum arasındaki farkları fark ettirmeye yardım eder. Paralel olarak, terapötik ilişki içinde, alışılmış senaryodan ayrılma ve eski şeylerden yeni bir şeyler deneme riski almak mümkün olabilir.

    Örneğin, Ralph’la sürdürülen terapide zamanla, onun başkalarını (ve kendisini) küçümsemesinin, başkaları tarafından küçümsenme ve saldırıya uğrama deneyimine karşı bir tür koruma işlevi gördüğü daha net hale geldi. Ralph’ın ifadesiyle ‘saldırı düğmesine basma’yı hemen tercih etmemek, kendini açıkta ve kırılgan hissettiren bir riskti. Terapi ortamı, bu fikriyle oynaması ve onu denemesi için bir fırsat sundu.

    Yas Tutma

    Sadece deneyimlenmiş bir kayıp yası tutulabilir bir kayıptır. [Only a loss that is experienced can be mourned.]

    (Raphael-Leff, 2019)[19]

    Yas tutma, bir şeyin kaybıyla başa çıkma sürecidir. Genellikle bu, birinin ölümü ya da ayrılığı yoluyla yaşanan kayıp anlamına gelir, ancak başka tür kayıplar da vardır. Bunlar arasında şunlar bulunur:

    – ilişkilerdeki eski varoluş biçimlerinin sınırlılıklarını kabullenmek ve onlara olan bağlılığımızı gevşetmek[2]

    – hayatta ve terapide yaşanan hayal kırıklıklarıyla başa çıkmak

    – erken yaşantıların değiştirilebileceği hayalini bırakmak; bu, hasretle beklenen deneyimlerin eksikliğini yasını tutmayı içerebilir

    – kaçınma ve savunmacılıkla ‘boşa harcanan’ zamanın kaybı

    – evliliğe ya da ilişkiye dair ideal bir kavramla ilgili arzuyu bırakmak

    – daha ‘başarılı’ ya da bir konuda daha iyi olma isteğini bırakmak

    – son fazda terapistin kaybını kabullenmek

    Tekrarlayan yas süreçleri, bazıları diğerlerinden daha önemli olmak üzere, hayatın ve ilişkilerin sunduğu yeterince iyi gerçekliklerin tadını çıkarmamız ve onlara anlam vermemiz için gereklidir.[20] Yas tutmak, kaybın gerçekliğini deneyimlemek ve kabul etmek, acı verici, üzücü ve çoğunlukla çatışmalı duygularla yüzleşmek anlamına gelir. Yas sürecinin anlaşılması, hasta ve terapistin bu yavaş ve zor yolculukta ilerlemesine yardımcı olabilir.

    Hayatımızdaki önemli bir şeyi ya da birini kaybetmekle barışmak, ilişkinin karmaşık olması ya da olmaması fark etmeksizin, kademeli, döngüsel, tekrarlayan bir süreçtir ve zaman ve çaba gerektirir. Kişi, kaybı kabul etmeye yaklaşabilir, sonra geri çekilebilir. Birisi üzüntü ya da keder yerine öfke yaşayabilir. Kaybın duygusal olarak kabulü ya da hatta bir şeyin kaybedildiğinin kabulü (inkâr [denial]) konusunda çoğunlukla çelişkili duygular vardır. Kayıp, birkaç seansta ‘üstesinden gelinebilecek’ türden değildir -en azından anlamlı bir şekilde değil. Psikodinamik terapi, yas dinamiklerinin anlaşılabileceği, desteklenebileceği ve empati kurulabileceği bir ortam sağlayabilir.

    Bir kişinin kaybettiği şeyle olan ilişkisi asla tamamen kopmaz -bu [yani koptuğunu düşünmek] gerçekçi olmaz ve manik bir inkârı temsil eder. Ancak zamanla bu ilişki gelişebilir ve daha temkinli bir hal alabilir. Leiper ve Malty’nin açıkladığı gibi, ‘Bağların kopması yavaş yavaş olur ve muhtemelen uzun sürer; kayıp deneyimi, yönetilebilir parçalara bölünmüş gibidir ve bu sürecin kesin bir sonu yoktur.’ Eski ilişki biçimlerinin kaybı düşünüldüğünde, yeni ilişki kalıpları ve yeni insanlar için bir alan açılabilir.

    Bir kişinin ölümüyle ilgili yas tutmayı, uzun süredir devam eden yaşam biçimlerine olan bağlılığı gevşetme süreciyle kıyaslamak zor görünebilir; ancak her ikisi de kayıptır ve psikolojik süreçler açısından benzerlikler taşırlar. Pek çok hasta, yas tutmayı zaman alan ve acı verici, çelişkili duyguların deneyimlenmesini gerektiren bir süreç olarak bilir. Bu açıklama hastalar için anlamlı olabilir, yolculuklarını ve deneyimlerini normalleştirir ve kalıcı değişim için gerçekçi bir zaman çerçevesi sunar -hızlı bir çözüm yerine.

    Son Dönem (Ayrılık) – ( Late Phase)

    Bir son, öncesinde olanlar tarafından şekillendirilir. [An ending is perforce shaped by what preceded it.]

    (Holmes, 1997)[21]

    Bir sevgi dolu ilişki [caring relationship] içinde bir ayrılma süreci gerçekleştiğinde, her iki taraf da bu sürece geçmişteki ayrılık ve kayıp deneyimlerinden etkilenen çeşitli önkabuller ve kaygılarla yaklaşır. Derin kayıp geçmişi olan hastalarda, bu dönemde terapiste yönelik kayıp dinamikleri daha yoğun yaşanma eğilimindedir. Eğer hastanın ayrılığa dair kaygıları terapistin desteğiyle dile getirilebilirse, terapinin son evresi hasta için olumlu bir gelişim dönemi olabilir.

    Örneğin, çocuğunun evden ayrılmasını tolere edebilen bir ebeveyn, ayrılığa dayanabileceğini iletir. Bu durum çocuğun kendi yoluna devam etmesine ve gelecekte olacakları keşfetmesine izin verir. Bu, çocuğa gelişebileceğine, hata yapabileceğine ve bunların üstesinden gelebileceğine dair bir güven gösterir. Benzer şekilde, hasta da ayrılıkla ilgili duyguları konuşabilen, ancak bu süreçte sağlam kalabilen bir terapist buldukça bir kapsama ve sağlamlık hissi yaşayabilir (aşağıdaki ‘Paul’ klinik örneğine bakınız). Bu durum, hastaya olduğu gibi kabul edildiğini ve terapistin ona güvendiğini dolaylı olarak iletebilir.

    Klinik Örnek: Paul – Son Dönem Dinamikleri

    Klinik Örnek Paul: son dönem dinamikleri

    Paul, 25 yaşında genç bir adamdı ve Dr. Jones ile 16 aydır terapi sürecindeydi. Çocukken annesini kaybetmişti -ebeveynleri ayrılmış, annesi başka bir ülkeye taşınmıştı ve Paul’ün anlatımına göre o zamandan beri annesiyle hiçbir temasları olmamıştı. Paul, terapiden bir miktar fayda görmüştü ve artık ilişkilerinde, insanların kusursuz olması gerektiği inancına dayanmayan bağlantılar kurmaya başlamıştı (bu, Paul’ün geçmişteki ilişki örüntüsüydü ve kaçınılmaz olarak hayal kırıklığına yol açıyordu). Terapinin planlanan 18 aylık süresinin bitimine iki ay kala, bir seansta Paul, Dr. Jones’a seansların bu sürenin ötesine uzatılıp uzatılamayacağını sordu. O sırada oldukça kaygılı bir ruh hali içerisindeydi ve terapinin hayatındaki tek işe yarayan şey olduğunu, geri kalan her şeyin bir hayal kırıklığı olduğunu ifade etti. Dr. Jones, Paul’e birkaç ay daha ek seans teklif etme yönünde güçlü bir içsel çekim hissetti; ancak bu konuda önce durup süreci değerlendirmesinin daha sağlıklı olacağına karar verdi.

    Dr. Jones’un grup süpervizyon oturumunda, süpervizyon grubu, Paul’ün seansların uzatılması yönündeki kaygılı talebinin, diğerlerinin asla yeterli gelmeyeceği yönündeki derin duygularıyla ilgili önemli bir şeyi Dr. Jones’a iletmekte olup olmadığını sorguladı. Dr. Jones, Paul’e yeterince destek olamadığı yönündeki karşıaktarımsal duygularına dikkat kesildi ve bu duyguların, seansları uzatma arzusunun arkasındaki temel etken olduğunu fark etti. Zamanla, burada eyleme geçmektense (seansları uzatmak gibi), kalan seanslar içerisinde bu dinamikleri keşfetmeye çalışmanın ve Paul’ün pozisyonuna ve duygularına empatiyle yaklaşmanın esas görev olduğunu kavradı. Dr. Jones, Paul’ün terapi sürecinin sonlanmasına dair yaşadığı hayal kırıklığı ve kayıp duygularıyla yüzleşmekten kaçınmakta olduğunu fark etti -oysa bu konu, Paul’ün hayatında merkezi bir öneme sahipti. Dr. Jones, yapmak yerine düşünmeyi tercih ederek, terapi sürecinde edinilen olumlu deneyimlerin, hayal kırıklıkları ile birlikte bütünleştirilebilmesi için bir alan açılabileceğini anladı -bu, eğer başarıyla gerçekleşirse, Paul için ilişkilerde tamamen yeni bir deneyim anlamına gelecekti.

    Terapinin son dönemi oldukça verimli bir dönem olabilir. Bitiş ve ayrılık süreci,bir değişim katalizörü olabilir, yeterince iyi bir figürle özdeşim kurmayı kolaylaştırabilir ya da hastanın kusurları ve hayal kırıklıklarını tolere etme yolculuğunda ona yardımcı olabilir; bu da, gerçek dünyadaki mevcut ilişkilerden daha çok faydalanabilmesini sağlar. Terapötik seansların sona erecek olması gerçeği, aktarım ilişkisi içinde yer alan derin meseleleri daha görünür hale getirebilir ve bu meselelerin daha iyi anlaşılmasına ve ele alınmasına imkân tanır.

    Bazı hastalar, terapinin sonsuza dek süreceği ya da terapistin onları özel bir şekilde iyileştirme kapasitesine sahip olduğu gibi fantezilere sahip olabilirler. Bu inanca göre hasta, yalnızca sıkıntılarını dökerek beklerse iyileşecektir. Bitiş döneminin yarattığı sarsıntı bazen bu fantezileri dağıtıcı bir rol oynayabilir. Bitişin yaklaşmakta olduğu gerçeği, şu farkındalığı yaratabilir: Tamam, demek ki sorunlarım için gerçekten bir şeyler yapmam gerekiyor. Bu farkındalık, sorunların ele alınmasını başlatabilir ve hastanın, terapistten ayrı ve bağımsız bir birey olduğu duygusunu geliştirmesine yardımcı olabilir (Bkz. Bölüm 2: Winnicott’ın, ‘bazen hata yapan’ yeterince iyi bakım verenin sınırlarının keşfinin değeri).

    Bazı çağdaş terapistler, terapinin ‘bitiş evresi [ending phase]’ ya da terapinin ‘sonlandırılması [termination]’ gibi terimlerin çok kesin, nihai ve kalıcı bir kopuş anlamı taşıdığı gerekçesiyle kullanılmasını sorgulamaktadır. Pedder, bunun yerine daha yardımcı bir benzetme olarak evden ayrılan bir ergene işaret eder: Ergen, kalıcı olarak taşınmadan önce birkaç kez evden ayrılıp geri dönebilir.[22] Ayrıca, ‘bitiş [ending]’ gibi terimler, geç dönemde bazı hastaların deneyimlediği duyguları yansıtsa da, terapötik etkinin yüz yüze temas bittikten sonra da sürebileceği gerçeğini yeterince yansıtmaz. Bu tartışmayı dikkate alarak bu bölüm başlığında ‘geç dönem [late hhase]’ terimini kullandık. Ancak zaman zaman ‘bitiş’ sözüne de yer veriyoruz, çünkü bu ifade, terapötik çalışmanın sınırlarını ve sonlanma gerçekliğini güçlü bir şekilde ifade etmektedir.

    Açık uçlu çalışmalarda seansların ne zaman sonlandırılacağına dair derinlemesine bir tartışma bu kitabın kapsamı dışındadır (bkz. Lemma’nın ilgili çalışması).[15] Süre-sınırlı terapilerde ise, terapi süresi değerlendirme aşamasında belirlenir; dolayısıyla bitiş daha en başından sürecin bir parçası olarak vardır.

    Temel Bir İlke – Bitiş Üzerine Konuşmak

    Yaklaşmakta olan ayrılık hakkında konuşmak ve bu durumun ne tür duygular ve anlamlar çağrıştırdığını birlikte keşfetmek önemlidir (Bkz. Kutu 8.3). Eğer bu konu daha önce gündeme gelmemişse, genel olarak bu keşif sürecine terapötik çalışmanın yaklaşık yarısından itibaren ya da üçte ikilik kısmına gelindiğinde başlanması faydalı olur. Ayrılığın duygusal anlamı, genellikle terapi son aylara yaklaştıkça daha da belirginleşir.[15]

    Birçok hastayla, bitişle ilgili çalışmanın büyük bir kısmı, hayatın ya da terapinin ‘mükemmel’ olmadığı ve terapinin her şeyi çözemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmek ve bu durumun yasını tutmak üzerine olur. Seansların sona ermesiyle ilgili konuşmalar terapötik süreçte ele alınmazsa, hastanın altta yatan duyguları gün yüzüne çıkamayabilir ya da tüm bu duygular yalnızca son seansta ifade bulabilir ki bu da işlenmeleri için yetersiz bir zaman demektir.

    Terapist, terapinin son aşamalarında bu konuyu düzenli olarak gündeme getirmelidir. Örneğin: ‘Farkındayım, görüşmek için birkaç ayımız kaldı’ ya da ‘yalnızca üç seansımız kaldı…’ gibi ifadelerle hastanın bu sürece hazırlanmasına yardımcı olabilir.

    Kutu 8.3 Son dönemde temel ilkeler (Lemma’dan uyarlanmıştır)[15]

    – Hastanın terapi sürecinin bitişine yönelik tepkilerini keşfetmek

    – Duyguları ve fantezileri söze dökmek

    – Duygulanımı ifade etmek ve normalleştirmek – üzüntü, öfke, kayıp

    – Daha önce yaşanmış deneyimlerin, terapideki mevcut deneyimi nasıl etkilediğini keşfetmek. Bu dönem, yaklaşan ayrılık tarafından tetiklenen yineleyici örüntülerin terapist ile birlikte düşünülmesi ve anlaşılması için bir fırsattır.

    Aktarım ve Karşıtaktarım Çalışması

    Terapistle yaklaşan ayrılığın gerçekliği, çözülmemiş önemli ilişkisel meseleleri harekete geçirebilir ve bunlar aktarım ilişkisinin dinamiklerinde daha açık bir şekilde görünür hale gelir. Bu durumlar genellikle reddedilme, terk edilme, ihmal edilme dinamiklerini ya da hiç bitmeyecek kusursuz bir terapi idealine tutunmayı içerir. Eğer bu süreç terapötik ittifak tarafından tutulur -yani kapsanır ve anlaşılırsa- psikodinamik terapinin sonlanma evresi, ilişkilerdeki ‘sıkışma’ örüntülerini anlamak ve onlar üzerinde çalışmak için yeni bir fırsat sunar. Bu tür çalışmanın en büyük avantajı, soyut bir şekilde ‘dışarıda’ değil, dönüştürülmüş bir biçimde ‘burada’, terapistle birlikte gerçek seans içinde yaşanıyor olmasıdır.

    Birçok hasta, terapi sürecinin sona ermesine dair duygularını doğrudan sözcüklerle ifade edemeyebilir; bu duygular bilinçdışı yollarla başka biçimlerde ortaya çıkabilir: Seanslara gelmeyerek, hayatlarında onları hayal kırıklığına uğratan bir figür hakkında konuşarak, rüyalar yoluyla, terapiste karşı tutumlarında ince değişimlerle, veya bu duyguların yansıtılmasıyla, terapistin karşıtaktarımında bir değişim olarak hissedilmesiyle.

    Terapistin karşıtaktarımsal duyguları bu dönemde daha yoğun hâle gelebilir. Terapistin kendi içsel dünyasına ve bağlanma tarzına, ayrıca çalışmakta olduğu hastadan gelen yansıtmalara bağlı olarak, çeşitli tepkiler ortaya çıkabilir. Terapist şu duyguları hissedebilir:

    – terapinin hasta için önemli olmadığı ve bu yüzden sonlanmanın da aslında önemli olmadığı duygusu

    -terapinin sonlanmasına dair bir kayıp duygusu

    – ya da bir rahatlama hissi

    – ya da yetersiz ya da kötü bir klinisyen olduğu hissi

    – ya da sanki hastayı terk ediyormuş gibi hissetmek

    Bu karşıtaktarımsal deneyimler, hasta ve durum hakkında hayati bilgiler içerebilir; ancak bu yanıtların anlamını kavrayabilmek için işlenmeleri gerekir. Terapistin, bu sürece ilişkin kendi duygularını süpervizyonda veya bir reflektif uygulama grubunda [reflective practice group] dile getirmesi faydalı olabilir.

    Hastanın alanını ihlal etmeden ve özel olarak, bitişler terapistler için de paralel bir çalışmayı mümkün kılabilir. Terapistler için, terapi bitişleri üzerine düşünmek, sıradan ve yeterince iyi bir terapist olmayı kabul etmeye ve olağanüstü bir terapi sunma arzusunu bırakmaya yardımcı olabilir. ‘Her hastaya kusursuz bir ruh sağlığı sunma’ fantezisi, terapist için baskılayıcı olabilir ve gerçekte sunulabilecek olanın değerini görmeyi zorlaştırabilir.[23]

    Bitiş mi, Ne Bitişi?

    Bazı hastalar, yaklaşan terapinin sonlanmasından tamamen etkilenmemiş gibi görünür. Üzerine konuşulsa bile, bu konuda çok fazla şey hissettiklerinin farkında olmayabilirler. Daha mesafeli bağlanma stillerine sahip hastalar (bkz. Bölüm 2, Kutu 4’teki ‘Bowlby ve Bağlanma Kuramı’) duygularını fark etmemeyi ve hele ki onları ifade etmemeyi öğrenmiş olabilirler. Terapist, hastanın bastırılmış duygularına dair ipuçlarını kendi karşıtaktarımına kulak vererek edinebilir. Bu tür durumlarda terapist için önemli olan, hiçbir şeyin önemli olmadığına dair örtük bir işbirliği içine girmemektir. Böyle yapılırsa, hastanın yüzleşmediği duygular da görünmeden kalır. Bu durum, kendisi de daha mesafeli bir ilişki tarzına sahip terapistlerde daha yaygın olabilir.[21] Bunun yerine, yapılması gereken, olup biteni anlamaya ve dile getirmeye çalışmaktır. Örneğin:

    Terapist: Acaba ‘iyi hissediyorum’ demenizin ardında bir şeyler olabileceğini düşünmek sizin için riskli mi?

    Ya da terapist, çalışmanın erken safhalarında tekrar tekrar ele alınan temel dinamikler üzerine inşa ederek bir yorumda bulunabilir. Hastaya, anlayabildiği kadarıyla doğrudan şöyle seslenebilir:

    Terapist: Bu konuda hiçbir şey hissetmediğinizi söylüyorsunuz. Benim aklımdan geçen şu … [ile ilgili olarak] hiçbir şey hissetmemeniz çok anlaşılır. Çünkü aylardır konuştuğumuz temel konu buydu. Yıllar içinde duygularınızı başkalarına göstermemeyi, hatta kendinize bile göstermemeyi nasıl öğrendiğiniz hakkında konuştuk. Bence burada, benimle birlikte, yine benzer bir şey yaşanıyor.

    Şükran

    Bazı hastalar, terapinin sona ermesinden dolayı bir kayıp hissinin farkındadırlar. Bu durumda terapist ve hasta, birlikte nelerin değerli olduğunu ve bunları kaybetme endişesinin neyle ilgili olduğunu anlamaya çalışabilirler. Kleinci kurama göre, şükran, ötekinin sağladığı doyumdan doğar.[24] Bu duygu pek çoğumuz için sade ve anlaşılır olabilirken, daha yoksun ve zorlayıcı geçmişlere sahip kişiler için, başka birinin kendisine değerli bir şey sunduğunu hissedebilmek, terapide terapiste karşı geliştirilen yeni bir keşif olabilir. Bu da gelecekteki gelişim açısından anlam taşır; çünkü şükran, terapi dışındaki kişilerin sunduğu şeyleri takdir edebilmenin ve bunları içselleştirebilmenin temelini oluşturur. Bu aynı zamanda, kişinin başkaları tarafından takdir edilmesine izin verebilmesinin ve kendini değerli hissetmesinin de yolunu açar. Bu nedenle, bir hasta terapiste karşı şükran duygusu yaşayıp bunu ifade ettiğinde, terapistin bunu içtenlikle kabul etmesi önemlidir.

    Yaklaşan ayrılık, hasta için, terapide faydalı bulduğu şeyleri dış dünyada kendi yaşamına katma çabası için bir itici güç olabilir. Elbette, terapide olan her şey gündelik hayatta birebir yeniden yaratılmaz. Terapistin kaybını inkar etmeden, bazı unsurlar dış dünyada aranmaya ve geliştirilmeye başlanabilir. Bu bağlar, terapinin daha erken evrelerinde kök salmış olabilir ve terapinin sona ermesine dair kaygı bu süreci hızlandırabilir.

    Bazı hastalar gerçekten fayda sağlamış olsalar da, onalrın ilk ortaya çıkan duyguları, terapinin değerini kabul etmek değil, terapiste karşı öfke olabilir. Terapistin hiçbir iyi şey sunmadığı yönünde suçlamalar olabilir. Bu öfkenin ardına geçmek mümkün olursa, hasta kendi öfke ve üzüntüsünün, terapide değer verdiği bir şeyi özleyeceğini gösterdiğini fark edebilir.

    Minnettarlığın yaygın bir ifadesi, hastanın sonlanma evresinde -en sık da son seansta- terapiste bir hediye getirmesiyle ortaya çıkabilir. Bu tür durumlarda, Gabbard’ın insani ve yere basan yaklaşımını izlemeyi öneririz.[5] Genel olarak, maddi değeri düşük hediyeler teşekkür edilerek kabul edilebilir, ardından terapist hediyeye atfedilen anlamları hastayla birlikte keşfetmeye çalışabilir.

    Bu hediye, hastanın minnettarlığını ifade etme veya bir karşılık verme isteği olabileceği gibi, terapiste duyulan öfke gibi daha zorlayıcı duygulardan kaçınma işlevi de görebilir. Bazı durumlarda, hediye -her zaman bilinçli olmayabilir- terapisti hasta için bir şey yapmaya zorlamak gibi bir işlev taşıyabilir. Terapist, hediyeyi kabul edip etmemekte emin değilse, hastaya bu durumu önce süpervizörüyle konuşması veya kurumsal bir politika olup olmadığını kontrol etmesi gerektiğini açıklayabilir.

    Terapi Yardımcı Olmadığında

    Elbette, hiçbir terapi yöntemi herkes için etkili değildir. Bazı hastalar dinamik terapi yaklaşımını faydalı bulmazlar. Ancak bu durumu, yüzeyde benzer görünen bazı durumlardan ayırmak önemlidir. Örneğin, hastanın terapiyi değersizleştirmesi, aslında terapinin bitişine yönelik öfkesinden kaynaklanıyor olabilir; ya da yoksunluk ve kırılganlıkla ilişkili dinamikler, terapiste bağımlı olmuş olmayı kabul etmeyi zorlaştırıyor olabilir.

    Eğer düşünme ve değerlendirme sürecinden sonra ulaşılan sonuç, psikodinamik terapinin o hasta için uygun olmadığı yönündeyse, terapistin temel görevi, bu durumu hastanın en yüksek yararını ve ‘zarar vermeme’ ilkesini gözeterek, açıkça konuşabilmesidir. Bu, söylendiği kadar kolay olmayabilir; çünkü terapötik ‘başarısızlıklar’, terapist açısından narsistik olarak yaralayıcı olabilir. Biz terapistler olarak, hastayı suçlamaktan veya terapiyi kendi ihtiyaçlarımız için uygunsuz şekilde uzatmaktan kaçınmaya özen göstermeliyiz.

    Bu aynı zamanda terapistin, zaman sınırlı terapilerin o hasta için ne kadar etkili olduğunu dürüstçe değerlendirmesi gereken bir dönemdir -terapi süreci bir yıl veya daha uzun olsa bile. Eğer bir hastanın yıllar içinde birden fazla terapi süreci geçirmiş olduğu, ancak durumunun giderek kötüleştiği gözlemleniyorsa, terapistin durup düşünmesi gerekir: Bu hastanın önce ‘iyi bir nesne’ ile mi tanışması gerekiyor? (İyi nesne kavramı için bkz. Bölüm 2: ‘İçsel Dünyanın Gelişimi’). Holmes şöyle yazar: ‘Kişi ancak bağlı hissettiyse güvenli bir şekilde ayrılabilir.’[21] Daha derin yapısal zorlukları olan ve içselleştirilmiş iyi bir nesnesi olmayan hastalar için, profesyonellerle temasın sona ermesi somut bir travma olarak yaşanabilir. Bu durum, hemen başka bir terapist arama davranışına ve kesintili bağlanma döngülerine yol açabilir. Bu gibi durumlarda, hasta için uzun yıllar sürecek tutarlı bir figürle çalışmak daha faydalı olabilir -eğer bu organize edilebilirse. Belirli bir süresi olan formel bir terapi yerine, ‘tedavi’, daha uzun süreli terapötik temas şeklinde düzenlenebilir (bu fikirle ilgili daha fazla bilgi için bkz. Bölüm 17).

    Nadir durumlarda, psikodinamik terapi hasta için uygun bir yaklaşım olmuş ancak sunulan sürenin hastanın yapısal ya da ilişkisel zorluk düzeyi ve ihtiyaçları açısından açıkça yetersiz olduğu fark edildiğinde, kısa süreli bir sözleşmenin uzun vadeli bir çalışmaya dönüştürülmesi düşünülebilir. Ancak bu karar, yalnızca ciddi bir değerlendirme ve süpervizyon sonrası alınmalıdır. Örneğin, Bayan R., ebeveynlerinden biri tarafından cinsel istismara uğramış ve sınır (borderline) düzeyde bir işleyişe sahipti. Gerçekten de kendisine sunulan üç aylık terapi süreci, güvenli bir bağlanmanın oluşması için bile yeterli olmadan sona erecek şekildeydi. Rahatsız edici anılar ve konular ortaya çıkmıştı, ancak işlenmeleri ya da gelişimsel bir değişim için yeterli zaman yoktu. Son birkaç seans yaklaşırken her şey belirsizliğini koruyordu. Bu durumda terapist, ekibiyle yaptığı değerlendirmelerin ardından, durumu Bayan R ile açık bir şekilde konuştu. Terapist ve Bayan R, üç aylık terapinin ardından Bayan R’nin, ilk değerlendirmeyi yapan klinisyenle bir gözden geçirme seansı yapmasının faydalı olacağı konusunda ortak bir karara vardılar. Bu görüşmenin ardından Bayan R, kendisi için faydalı olduğunu düşündüğü 18 aylık bir terapi sürecine başladı. Bu terapi sürecinin sonlanması da yine zorlayıcıydı ve sürecin uzatılması yönünde bir baskı hissedildi. Ancak, daha sağlam bir terapötik ittifak ve daha uzun bir süreç sayesinde, sınırlar daha kapsayıcı şekilde deneyimlendi ve terapi planlandığı gibi sona erdi.

    Terapi Sonları ve Sınır Durumları

    Terapi sona yaklaşırken, bazıhastalar ‘arkaik’ ama tanıdık bir zihinsel duruma geçerler; burada kendilerini ve başkalarını tamamen iyi ya da tamamen kötü niteliklere sahip olarak deneyimlerler. Terapinin ‘hiçbir şey’ olduğunu hissederler çünkü terapi ‘her şey’ olmamıştır. Bu zihinsel durumda ‘-mış gibi’ (as if) bir nitelik yoktur ve hasta, iyi ve kötü yönleri aynı anda tutamaz (bölme). Terapi, anın sıcaklığı içinde işlevsiz hale gelebilir ve hasta, karşısında yetersiz, işe yaramaz ya da terk eden bir figür varmış gibi hissedebilir; yani başka bir deyişle, (umarız geçici olarak) terapistini ‘kaybetmiş’ hissedebilir ve bu durum hastada korku ve öfke yaratabilir. Bu ilişkisel dinamik, çoğu zaman hastayı terapiye getiren temel çıkmaz olabilir. Bazı durumlarda hastalar, hiçbir şeyin idealle örtüşmemesi nedeniyle terapiler, hizmetler ve ilişkiler arasında tekrar tekrar dolanabilirler.

    Bu tür bir durum terapinin erken aşamalarında da ortaya çıkmış olabilir; ancak çoğunlukla, terapinin sonlanma gerçeği, hastanın kayıp, sevilmeme ya da terk edilme ile ilgili içsel sorunlarıyla yankılanır. Sonuç olarak, bu sorunlar daha canlı hale gelir. Karşıaktarımda, terapist kendisini ya da hastayı yeterince iyi değil olarak hissedebilir ya da bu dinamik hizmete ya da terapistin süpervizörüne yansıtılabilir. Alternatif olarak, terapist ve terapi işi idealleştirilebilir. İdealleştirme, terapinin tamamen işe yaramaz olarak deneyimlenmesine göre çok farklı hissettirse de, bölme savunmasının aynı temel yansımasıdır.

    Sonlanma evresinde harekete geçen rahatsız edici kişilerarası dinamiklere tepki olarak sınırları değiştirme eğilimi olabilir. McWilliams, terapistin hastanın yaşadığı zorlukları telafi etmek amacıyla üzerinde anlaşılan sınırların dışına çıktığında, borderline kişilerin daha fazla rahatsızlık yaşayabileceğini, gerileyebileceğini ve sınırlar bulunana kadar sorunlu davranışlarını artırabileceğini belirtir.[6] Terapist, hastanın deneyimlerini karşılayıp sınırlandırarak bu süreçte dayanıklılık gösterdiğinde, hasta olan bitene ilişkin zamanla bir perspektif geliştirebilir.

    Böylece hasta, uç noktalardan (paranoid-şizoid konum) uzaklaşarak, belirsizliği ve sıradanlığı tolere edebildiği (depresif konum) daha bütünleşmiş bir duruma geçebilir. Bu son konuma geçiş, üzüntü ve yas duygularının yanı sıra, başkalarının kusurlarını eleştirerek onlara verdiği zarar için suçluluk duygusunu da getirebilir. Ancak bununla birlikte, daha özgün, stabil ve sıradan ilişkiler kurma potansiyeli ortaya çıkar. İnsanlar, terapi ve terapistin (yani hem iyi hem kötü yönlerin) sıradan karışıklığı karşısında hayal kırıklığını tolere edebildiklerinde ve ideali bırakabildiklerinde, başkalarını gerçek halleriyle, hem iyi yanları hem de kusurlarıyla deneyimleme özgürlüğü kazanırlar. Bu aynı zamanda, başkalarının sunduğu yeterince iyi bakımın kullanılmasına ve kendi iç dünyasında iyi niyetli bir nesnenin oluşmasına da yardımcı olur.

    İdealden vazgeçme ve sıradanı tolere etme temaları, sadece psikolojik işleyişi sınır düzeyinde olan hastalarda değil, birçok hastanın terapi sonu aşamasında da sıkça karşılaşılan temalardır.

    Terapi-Sonrası Dönem

    Terapistin ayrılma süreci, hasta için terapinin ve terapistin faydalı yönlerini içselleştirme sürecini başlatabilir. Gerçek seanslar sona erdikten sonra, hasta terapötik yolculuğunda oynadığı rolü daha iyi fark edebilir ve bundan sonra oynayacağı rolü sahiplenebilir -terapiste yöneltilmiş yansıtmaların geri alınması. Gerçek hayatta, hasta terapide gelişen içsel kapasitelerini keşfedebilir. Hastalar ayrıca hangi durumların kendileri için hala zorlayıcı olduğunu fark ederler ve eğer bu durumlar önemli sorunlar yaratıyorsa, gelecekte terapiye geri dönme yolunu bulabilirler ya da belki terapistle tek seferlik ya da bir dizi görüşme için tekrar iletişime geçebilirler.

    Kamu sektöründe çalışan terapistler, genellikle terapinin sonunda hastayı sevk eden kişiye özet bir mektup yazmak zorundadırlar. Seanslarda edinilen özel ve kişisel bilgileri fazla açıklamadan, bu mektup terapinin genel süreci, hastanın fayda sağladığı ya da sağlamadığı yöntemler ve gelecekte hasta için yararlı olabilecek düşünceler hakkında bilgi içerebilir.

    Daha önce belirtildiği gibi, terapi bitimine yaklaşırken düşünmeden terapiyi uzatmak ya da hemen başka bir terapiye sevk etmek, iyi niyetle yapılsa bile, sonlanma sürecini kesintiye uğratabilir ve hastanın terapi sonrası dönemi deneyimlemesini engelleyebilir. Son gerçek seansın ardından geçen aylar, hatta bazen yıllar, sürecin bir parçasıdır -hastanın terapide edindiği yararlı bilgileri günlük yaşamında uygulaması için bir alan ve fırsattır. Eğer birinin temel ilişkisel dünyası ve bu dünyanın organizasyonu değiştiyse, kişinin ilişkilerinde bu değişimin etkileri daha uzun bir zaman diliminde ortaya çıkabilir. Terapinin sona erme süreci, kişilerin şu anda hangi noktada olduklarını ve terapinin neleri başarabileceğini ya da neleri başaramayacağını kabullenmelerine de yardımcı olur. Özetle, terapi seanslarının sona ermesiyle birlikte çalışma devam eder, çünkü hastanın yolculuğu sürmektedir. Bitişin içinde bir başlangıç vardır.

    Sonuç Bölümü

    Bu bölüm, psikodinamik psikoterapinin nasıl bir seyir izleyebileceğini genel hatlarıyla tanımlamaya çalıştı.Her terapinin farklı biçimlerde ilerleyebileceğini ve her bireyle yapılan çalışmanın kendine özgü niteliğini tam anlamıyla yansıtmak mümkün olmasa da, bu bölüm genel bir çerçeve sunmaktadır.Aynı zamanda bu bölüm, kitabın 3. Kısmı için bir yönlendirme niteliği taşımaktadır. Söz konusu bölüm, terapilerin başından sonuna kadar izlenen hastalara dair daha fazla klinik örnek sunacaktır.

  • İç Dünyanın Kökenleri (3. Bölüm)

    Okuyacağınız metin Introduction to Psychoanalysis: Contemporary Theory and Practice‘in [Psikanalize Giriş: Çağdaş Kuram ve Uygulama] 3. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.

    Şaşkınlıkla fark ederiz ki çocuk, dürtüleriyle birlikte hâlâ yaşamaktadır…

    (Freud, 1900, s. 191)

    Freud bir Darwinciydi. Yetişkin zihninde evrimsel ve gelişimsel tarihin izlerini gördü ve psikolojik rahatsızlıkların, en iyi şekilde, nevrotik belirtilerin çocukluk kökenlerine kadar izlenerek açıklanabileceğine inanıyordu. Bu inançtan hareketle, ünlü aforizmasını dile getirmiştir: “Histerikler, çoğunlukla anılardan muzdariptir.” (Freud, 1895b, s. 7). Freud ayrıca, hastalık durumunda sinir sisteminin daha ilkel işleyiş biçimlerine gerilediğini savunan İngiliz nörolog Hughlings-Jackson’ın görüşlerinden de etkilenmiştir (Sulloway, 1979’da tartışıldığı üzere).

    Freud için de, Wordsworth için olduğu gibi, “çocuk yetişkinin babasıdır [the child is father [sic] to the man].” Bunun klinik açıdan iki önemli sonucu vardır. Birincisi, korkularımızın ve fantezilerimizin, kuşku ve zorluklarımızın çoğunun daha önceki yaşam dönemlerinden kalmış, yetişkin dünyasında anakronik (zaman dışı) kalıntılar olduğunu öne sürer. İkincisi, bilinçdışında varlığını sürdüren ve yetişkinin düşünce ve davranışlarını etkilemeye devam eden “içimizdeki çocuk [child within]” (Sandler, 1992) konusunda daha bilinçli ve hoşgörülü olmamıza yardımcı olur.

    Bu bölümde, sağlıklı yetişkin psikolojisinin kanıksadığımız özelliklerinin – güvenli bir kendilik algısı, istikrarlı kendilik-nesne ayrımı, hem yakınlık hem de yalnız kalabilme kapasitesi, düzenlenmiş ve modüle edilmiş bir duygusal yaşam, kendinin ve ötekinin farkında olma ve yeterince iyi bir öz-değer duygusu – bebeklik dönemindeki farklılaşmamış durumlardan nasıl ortaya çıktığını ele alan psikanalitik kuramları inceleyeceğiz. Ayrıca, yetişkinlikte bu alanlarda yaşanan güçlüklerin kökenlerinin, erken dönem zihinsel gelişim süreçlerinde nasıl yer aldığını da ele alacağız. Bunu yapmadan önce, önceki bölümde tartışılan kuramsal yaklaşımlarla ilgili bazı genel temaları gözden geçirmemiz gerekiyor.

    “Evreler” [stages] ve [versus] dönemler (phases)

    Freud (1905) erken dönem yazılarında, psikolojik gelişimi bireylerin olgunluğa doğru ilerlerken içinden geçtikleri bir dizi “evre [stage]” olarak görmüş (oral, anal, fallik ve genital evreler) ve patolojinin, bu evrelerden herhangi birinde yaşanan bir “tutukluluk”tan [arrest] kaynaklandığını ileri sürmüştür.

    Modern psikanaliz bu modeli birçok önemli yönden değiştirmiştir. İlk olarak, her bir evre, başlangıçta öne sürüldüğü gibi, basitçe belirli bir organla ya da “erotojenik bölgeyle [erotogenic zone]” eşleştirilemez. Anne ile yenidoğan bebek arasındaki dokunsal temas ve karşılıklı bakışın gözlemlenmesi bile, yenidoğanın dünyasının sadece “oral [oral]” değil, aynı zamanda dokunsal, kokuya dayalı ve görsel bir deneyim olduğunu anlamaya yeterlidir. “Fallik [phallic]” dönemdeki 3 yaşındaki bir çocuğun zihinsel meşguliyetleri, arzuları ve korkuları, ancak çok dolaylı bir biçimde, cinsel organlara sahip olmanın verdiği haz ve gurur ya da onları kaybetme korkusu etrafında dönen temalarla ilişkilendirilebilir. Bu nedenle Freud’un sözünü ettiği “bölgeler [zones]”, çocuğun gelişiminin farklı evrelerinde zihnini meşgul eden çeşitli varoluşsal temaların [existential themes] birer kısa ifadesi ya da metaforu olarak görülmelidir. Erikson’un (1963) evreleri -güvene karşı güvensizlik, özerkliğe karşı utanç, girişimciliğe karşı suçluluk- her biri, çocuğun dünyaya karşı geliştirdiği temel tutumu yansıtan önemli bir meseleyi temsil eder ve belirli bir beden bölgesinin ön planda olmasından çok daha fazlasını anlatır.

    Üçüncüsü, belirli “evreler”in kesin yaş aralıklarıyla sınırlı olduğu fikri tartışmalıdır. Örneğin, “anal [anal]” dönem genellikle yaşamın ikinci yılına denk gelir ve çocuğun kontrol becerilerinin gelişmesini ve ebeveyn dayatmalarına karşı koyabilme yetisinin artmasını yansıttığı düşünülür. Ancak Stern’in (1985) belirttiği gibi, bir çocuk “Hayır!”ı 4 aylıkken bakışını kaçırarak, 7 aylıkken jestlerle, 14 aylıkken kaçarak ve 2 yaşında ise sözel olarak ifade edebilir.

    Psikolojik ontogenezi [Ontogenez: Birey oluş. Organizmanın varoluşundaki genetik kodlarına dayanan gelişimi.] düşünmek için çağdaş bir çerçeve şunları içerir:

    1. Gelişim önceden belirlenmiş değildir; çocuk ile onun kişilerarası dünyası arasındaki etkileşimler tarafından şekillendirilir.

    2. Farklı gelişimsel yollar mümkündür ve bunlardan yalnızca bazıları belirli bir çevrede ortaya çıkacaktır.

    3. Freud’un “evreleri” yaşam boyunca potansiyel olarak etkin kalan gelişimsel hatlar olarak varlıklarını sürdürür ve stres zamanlarında yeniden harekete geçebilirler.

    4. Çevresel travmaların etkisi, yaşam döngüsünün herhangi bir aşamasında gelişim sürecini rayından çıkarabilirken, erken yaşamda yaşanan olumlu deneyimlerin koruyucu bir etkisi vardır (Westen, 1990).

    5. Olgunlaşma süreçleri [maturational processes] yaşam döngüsü boyunca devam eder. Ergenin ruhsal yapısı [psyche] (ve beyni [brain]) erken gelişimsel temaları yeniden işler ve Jung’un (1916) inandığı gibi, hayatın ikinci yarısı da önemli yeni meydan okumaları beraberinde getirir.

    Örnek: Güvenemeyen kadın

    Martha, kocasının -kendi ifadesiyle- “takıntılı bir yalancı” olduğunu fark ettiğinde derin bir sıkıntıya kapıldı ve terapiye başladı. Kocası yalnızca ilişkileri hakkında değil, geçmişi ve şimdiki yaşamına dair birçok konuda da baştan sona bir yalan ağı örmüştü. Martha, tutumlarında resmî ve düzgün, aynı zamanda hafifçe mesafeli biriydi; çocukluğunu savaşta olan babasının dönmesini bekleyerek geçirdiğini hatırlıyordu. “Yakında dönecek,” denmişti ona, o ise pencere kenarında oturmuş, bekliyor ve gözlüyordu -ama babası asla geri dönmedi. Çünkü ölmüştü. Onu büyüten annesi ve dedesi bunu biliyorlardı. Martha bu konuyu, annesiyle, annesinin hayatının son döneminde bile hiç konuşmamıştı. Martha’nın ilişkileri -analistiyle olan ilişkisi de dahil- saf bir güven ile duygusal geri çekilmenin iç içe geçtiği bir örüntü sergiliyordu.

    Burada bir “ilişki teması”nın [relationship theme] -güvenin ihanete uğramasının- bir kişinin yaşamına nasıl bir gelişim hattı olarak nüfuz edebileceğini ve analitik çalışmanın odak noktası haline gelebileceğini görüyoruz. Martha için bu tema, eve hiç dönmeyen “güvenilmez” babadan sadakatsiz kocaya; ve çıkarımsal olarak, en erken ilişkisine -yasını inkâr ettiği ve bu nedenle yasını tutamadığı dul haliyle keder içinde olan, bebeğinin ihtiyaçlarına duyarlı ve güvenilir bir şekilde karşılık veremeyen annesine- kadar uzanıyordu. Tüm bunlar, analistin öngörüsüne göre, aktarımda yeniden sahnelenecek ve Martha’nın güvenmeyen dikkatli bakışlarından süzülerek görülecekti.

    İçsel nesnelerin kökeni

    Freud (1915), bebeğin “ilksel fanteziler”e [primal phantasies] sahip olduğunu varsaymıştır -yani, ebeveynler arası cinsel ilişkiye (ilksel sahne [the primal scene]), hadım edilme [castration] ve ödipal baştan çıkarma [oedipal seduction] gibi durumlara dair filogenetik olarak yerleşik bir bilgiye sahip olduğunu öne sürmüştür. Klein (1952) ve Isaacs (1943) bu fikri genişleterek, bebeklerin “meme [breast]”, “penis [penis]”, “üretra [urethra]” vb. gibi öğelere dair önceden oluşmuş bilgileri olduğunu, bu bilgilerin erken ve sonraki deneyimlerini şekillendirdiğini savunmuşlardır. Bu görüşe göre, “içsel nesne”ye [internal object] dair fantezi -örneğin “ağızdaki meme” -beslenme, cinsellik ya da bilgiyi içselleştirme gibi tüm inkorporatif [incorporative]) etkinliklerinin bir prototipi haline gelir. Bu yaklaşıma göre, “içsel nesne”nin doğası -çocuğun onların özgün “öteki”nin temsili- öncelikle intrapsişiktir [intrapsychic] ve zamanla ilgili gerçek nesnenin davranışlarıyla kademeli olarak değişikliğe uğrar. Fanteziler, yalnızca çocuklarda değil yetişkinlerde de ruhsal yaşamı etkilemeye devam eder; her düşüncenin bilinçdışı olduğu kadar bilinçli çağrışımları ve yankıları da vardır.

    Ancak Freud, içsel nesnelerin yalnızca doğuştan gelmediğini, aynı zamanda özdeşim [identification] ve içselleştirme [internalisation] yoluyla, bireyin erken yaşamını kuşatan özgül ilişkileri de yansıttığını fark etmiştir. Bu nedenle şöyle yazar: “Nesnenin gölgesi benliğin üzerine düşer” (Freud, 1917, s. 249) ve “Benliğin [ego] karakteri, terk edilen nesne yatırımlarının bir çökeltisidir ve bu nesne seçimlerinin tarihini sürdürür” (Freud, 1923, s. 63). Süperegonun, ebeveyn yasağının içsel bir temsili olarak kavramsallaştırılması, bunun en çarpıcı örneğidir. İlksel fanteziye dayalı intrapsişik modele karşılık olarak, Fairbairn (1952b), Bowlby (1988) ve ilişkisel psikanalistler (Mitchell & Aron, 1999), içsel dünyanın nesnenin gerçek davranışı tarafından şekillendirildiğini savunan interpsişik [interpsychic] bir yaklaşım benimsemişlerdir -örneğin, memenin ne kadar sevgi dolu (ya da yoksun bırakıcı) olduğu, babasal yasağın ne kadar tehditkâr olduğu gibi. Padel (1991), içselleştirilen şeyin bir “nesne [object]” (örneğin bir “anne” ya da bir “penis”) değil, bir ilişki [relationship] olduğunu ve bireyin rol değişimi yoluyla bu ilişkinin her iki “ucuyla” da özdeşim kurabileceğini belirtir -bu da, aile içi kuşaklar arası istismarın aktarımında, bir kuşakta istismar edilen çocuğun bir sonraki kuşakta istismarcıya dönüşmesi biçiminde ortaya çıkabilir.

    Bion (1962) daha orta bir pozisyon benimseyerek hem intrapsişik hem de interpsişik etkenlere önem verir ve bakımverenin davranışını, içsel zihinsel yapıların etolojik anlamda bir “uyandırıcısı [releaser]” olarak görür. Ona göre “meme”nin besleyici işlevi, her zaman gerçekleşmese de, bebekteki potansiyel bir düşünceyi (onun terimiyle bir “ön-kavramlaştırma”yı [pre-conception]) aktüel bir fanteziye ya da içsel nesneye (Bion’un terimiyle bir “kavrayış”a [conception]) dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bu model, Chomsky’nin (1965) dil gelişimine dair görüşüyle karşılaştırılabilir: Chomsky’ye göre, “derin yapı”ya [deep structure] veya konuşma potansiyeline sahip bir mekanizma (Dil Edinim Aygıtı [the Language Acquisition Device]), çocuğun içine doğduğu dilsel çevreye bağlı olarak belli bir lehçeye dönüşür. Benzer şekilde, psikanalitik anlamda çocuk da bir “Fantezi Edinim Aygıtı”na [Phantasy Acquisition Device] sahip olarak görülebilir. Bu modelin klinik önemi ise, terapistin kendi “meme-zihin”ini [breast-mind] kullanarak hastanın zihninde daha önce keşfedilmemiş gelişimsel yolları harekete geçirmesiyle ilgilidir.

    Belleğin doğası

    Bu tartışmayla ilişkili bir diğer konu ise belleğin nasıl kavramsallaştırıldığıdır. Freud’un “anımsamalar”ı [reminiscences], psikanalitik çalışmanın hammaddesini oluşturan unsurlardır ve farklı şekillerde ele alınabilirler. Tulving (1985), belleği şu üç türde sınıflandırır:
    (a) “İşlemsel bellek [procedural memory]”: Bebekken nasıl tutulduğumuza, nasıl ele alındığımıza dair sözel olmayan bir temsildir ve Klein’ın (1946) “duygu halinde anılar [memories in feeling]” kavramına benzer.
    (b) “Anlamsal bellek [semantic memory]”: İçinde yetiştiğimiz çocuk yetiştirme kalıplarını ve aile kültürünü yansıtan etkileşim örüntüleri ya da “senaryolar”dır [scripts] (Byng-Hall, 1991).
    (c) “Episodik bellek [episodic memory]”: Gerçekte hatırlanabilir anılar ya da olaylara ilişkin bellektir.

    Her ne kadar çok az kişi 2 yaşından öncesine dair epizodik anılara sahip olsa da, erken dönem ilişki örüntüleri dünyayı nasıl deneyimlediğimizi ve ilişki kurduğumuzu etkilemeye devam eder (“anlamsal bellek”). Psikanalitik bakış açısından, bu örüntülerin izleri aktarımda kendini gösterir. Tıpkı cinsel sevginin [love] davranışsal tezahürlerinde bebeklik döneminden kalma davranış izlerinin -karşılıklı bakışma, dokunma, emme, yoğun ayrılık kaygısı ya da üzüntü gibi- bulunması gibi, fantezi de özellikle duygusal yoğunluk anlarında yetişkin zihinsel yaşamını şekillendirmeye devam eder. Sağlıklı durumda bu, duyguları zenginleştirir ve derinleştirir: müzisyenlerin en yüce anlarda çalarken dudaklarıyla ilkel emme hareketleri yaptıkları gözlemlenebilir. Ancak psikolojik rahatsızlıklarda, kişideki “ilkel [primitive]” duygular kolayca tetiklenebilir ve bilişsel değerlendirme tarafından düzenlenemez. Bu tür duygusal tepkiler, aktarım yoluyla ve anakronistik [anachronistic] biçimde ortaya çıkabilir. Bir terapist, sakin bir şekilde, zorunlu olarak bir seansı kaçırmak zorunda kalacağını açıklayabilir. Çocukluğu boyunca birden fazla bakıcı tarafından yetiştirilmiş biri, buna anında öfkeli ya da sarkastik bir şekilde şöyle tepki verebilir: “Ah, benden kurtulmak için sabırsızlandığınızı görüyorum.”

    Burada ilgili olan, Freud’un “nachträglichkeit” kavramıdır; bu terim çeşitli şekillerde “sonradan etki [deferred action]”, “sonradanlık [afterwardness]” ya da Fransızcada “après-coup” olarak çevrilmiştir (Perelberg, 2006). Nachträglichkeit, Kierkegaard’ın ünlü aforizması olan “Hayat ileriye doğru yaşanır, ama geriye doğru anlaşılır” sözünün bir ifadesi olarak görülebilir. Psikanalitik açıdan asıl mesele, hatırlanan bir olayın anlamı ve önemi kadar, bu anlamın kişinin şimdiki zihin durumu tarafından da -olayın gerçekleştiği zamandaki kadar- şekillendirilmesidir. Freud, bilinçdışının kronolojik zamanla sınırlı olmadığını öne sürer; dolayısıyla zaman akışı çift yönlü olabilir: “Çocukluk travmaları, sanki taze yaşanmış deneyimlermiş gibi ertelenmiş bir tarzda etkide bulunurlar; ancak bunu bilinçdışı düzeyde yaparlar” (Freud, 1896, s. 354). Bu nedenle, çocuklukta yaşanan cinsel istismar, o an için belirsiz bir teselli unsuru barındırsa bile, geriye dönük olarak utanç verici ve istismarcı bir deneyim olarak yaşanabilir. Belleklerin bu akışkanlığı artık nörobilimsel destek de bulmuştur (Gorman & Roose, 2011); çünkü bir olay ve ona eşlik eden duygusal yaşantı hatırlandığında, bu anı ya yeniden pekişebilir [reconsolidation] ya da geçersiz kılınarak çözülmeye [deconsolidation] uğrayabilir.

    Bu durum, aktarım paradoksuyla doğrudan ilişkilidir; aktarımda geçmiş “tekrarlanır” ama aynı zamanda yeni bir deneyim olarak sorgulanır. Örneğin, terapistten gelen şefkatli bir duyarlılık, ihmal ya da istismara dayalı belleğe dayalı beklentileri geçersiz kılabilir. Buradaki “sonradan etki”, geçmiş anıların şimdiki koşullar ışığında yeniden gözden geçirilebildiği bir tür ters aktarım [reverse transference] işlevi görür. Olumlu biçimleriyle bu “güncelleme [updating]” süreci, psikanalizi mümkün ve etkili kılan temel unsurdur.

    Nachträglichkeit’in uç biçimleri, görünen epizodik anılar bile yaratabilir ve bu durum, terapist ile danışanın birlikte hareket ederek (ödipal “üçgenleşmeyi” [oedipal “triangulation”] atlayarak ve/veya fantezi-gerçeklik sınırını zihinselleştirmeksizin), aslında doğrulanabilir kanıttan yoksun olan sözde istismar anılarını gerçekmiş gibi kabul ettiği “sahte anı/bellek sendromu”na [false memory syndrome] katkıda bulunabilir (Pope, 1996; Birksted-Breen, 2003). Stern’in (1985, s. 46) ifadesiyle: “Gelişim, tarihte geride bırakılmış olayların bir sıralanışı değildir. O, sürekli güncellenen bir süreçtir.”

    “Klinik” bebek ve “gözlemlenen” bebek

    Son olarak, bebeklik dönemi yakın zamana kadar adeta bir tabula rasa -yani teorisyenlerin, psikanalistler de dahil, kendi meşguliyetlerini ve ideolojilerini yansıttıkları boş bir ekran- olarak görülmekteydi. Ancak erken bebek-ebeveyn etkileşimine dair ayrıntılı gözlemsel çalışmaların ortaya çıkmasıyla birlikte, “klinik [clinical]” bebeğin karşısına “gözlemlenen [observed]” bebek (Music, 2017; Stern, 1985) çıkmış ve kuramcılarına adeta “karşılık verebilmiş [speak back]”, ona atfedilmiş yanlış anlamaların bir kısmını düzeltme imkânı doğmuştur.

    Bu önbilgileri akılda tutarak, şimdi doğumdan başlayarak kronolojik bir sırayla psikolojik gelişimin psikanalitik açıklamasına geçeceğiz.

    İki kişilik dönem [phase]: savunma mı yoksa yoksunluk mu?

    Freud’a (1916–1917) göre, üç kişilik Ödipal kompleks “nevrozların çekirdeği”ydi [kernel of the neuroses]. Psikanalitik hareketin erken dönemlerinde, Ödipus’un merkeziliğine duyulan inanç, psikanalizin ayırt edici özelliğiydi; adeta sorgulanamaz bir dogmaydı. Bu nedenle, kendi analisti Abraham’ın gelişim şemasından yola çıkan Melanie Klein, yaşamın ilk aylarına yöneldiğinde bu dönemi “ödipal öncesi [pre-ödipal]” olarak adlandırması doğaldı. Ancak Balint (1952), Rickman’ı (1950) takip ederek daha nötr terimler olan “iki kişilik [two-person] ve “üç kişilik [three-person]” evreleri tanıttı.

    Bu tartışma, yalnızca terimsel bir anlaşmazlığın ötesinde önemli sonuçlar doğurur. 2. Bölüm’de gördüğümüz üzere, Freud’un modeli esasen çatışma [conflict] temelliydi. Ona göre nevrozlar, bir yandan uygarlığın talepleriyle, diğer yandan içgüdülerin talepleri arasındaki uyuşmazlıktan ve ebeveynlerden ayrıcalıklı bir sevgi istemi ile bunun doğuracağı rekabet korkusu arasındaki gerilimden kaynaklanır. Freud, bilinçdışı ensest arzularının her yerde bulunduğunu vurgular ve bu arzuların bilinç düzeyine ulaşmasının her ne pahasına olursa olsun engellenmesi gerektiğini, bunun da ilksel bastırma yoluyla mümkün olduğunu savunur.

    Kernberg (1984) ve Segal (1986) gibi Klein’cılar, çatışma–savunma modelini [conflict-defence model] bebeklik dönemine kadar genişletirler; bu dönemde, bebeklerin bakımverenlerine duydukları sevgi ile, onların yokluklarına ve taleplerine anında yanıt vermemelerine karşı duydukları nefret arasında bir mücadele vardır. Diğer bazı kuramcılar -özellikle Kohut (1977) ve Winnicott (1965)- ise sorunları bir yoksunluk [deficiency] temeline dayandırırlar: Sağlıklı gelişim için gerekli olan yaşamsal bileşenlerin, özellikle annesel empati ve duyarlılığın eksikliği. Hem savunma hem de yoksunluk modelleri, psikolojik rahatsızlıkların ve bunların psikanalitik olarak nasıl iyileştirilebileceğinin anlaşılmasına katkı sağlayabilir (ayrıca bkz. Bölüm 11).

    Yaşamın ilk haftaları: “otizm” ya da simbiyoz

    Freud, yenidoğanın ruhsal durumunu çatlamamış bir civcivin durumu ile karşılaştırmıştır: “Dış dünyanın uyaranlarına kapalı bir ruhsal sistem; hatta beslenme gereksinimlerini bile otistik biçimde karşılayabilen bir yapı…” (Freud, 1911, s. 218; Hamilton, 1982). Bu görüş, Mahler, Pine ve Bergman’ı (1975) “normal otizm [normal autism]” evresini tanımlamaya, Freud’u ise (1914) tartışmalı “birincil narsisizm [primary narcissism]” kavramını ortaya atmaya yönlendirmiştir. Birincil narsisizm, diğerlerini sevebilme kapasitesinden önce gelen, çatışmasız bir kendini sevme hâlidir ve yenidoğanın kendine dönük, haz dolu, sadece kendisiyle ilgilenme haline dayanır.

    Devam ediyor… (67. sayfa)

  • Psikanalitik Vaka Formülasyonu (Kitap)

    Bu sayfada Psychoanalytic Case Formulation‘ın [Psikanalitik Vaka Formülasyonu] bölümlerinin çevirilerinin linkleri yer almaktadır.

    Giriş

    Burada ortaya koyduğum düşünceler, ilk olarak James Barron’un Making Diagnosis Meaningful: Enhancing Evaluation and Treatment of Psychological Disorders (1998) adlı derlemesine bir makale yazmam yönündeki daveti üzerine şekillenmişti. Aslında bu kitap, o bölümün çok daha kapsamlı biçimde genişletilmiş hâlidir; farklı bir okur kitlesi düşünülerek yazılmış ve ilerleyen sayfalarda ifade etmeye çalışacağım daha karmaşık bir amaçlar bütününe sahiptir. Barron, önerilen kitap hakkında gönderdiği mektubunda, tanı sürecini klinik çalışmanın gerçekliğiyle daha anlamlı bir şekilde ilişkilendirme, tanı ile prognoz arasındaki karmaşık ilişkiler, tanının tedavi sürecine ne ölçüde yön verdiği, tanının gelişimsel süreçlerle ilişkilendirilmesi ve hastaların karmaşıklığını göz ardı etmeden açıklayıcı özgüllüğü hedefleyen tanılar ile karmaşıklığı yakalayabilen ama özgüllükten ödün veren tanılar arasındaki gerilim gibi konuları gündeme getirmişti.

    Ben bu tür sorular üzerine yıllardır kafa yoruyorum. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın (DSM) ardışık baskıları (1968, 1980, 1987, 1994) giderek daha nesnel, betimleyici ve sözde kuramsız hâle geldikçe, klinisyenlerin aslında en çok dayandığı tanının öznel ve çıkarımsal yönlerini kaçınılmaz olarak geri plana itmiştir. DSM’nin ampirik olarak türetilmiş kategorilerinin yanında, daha çok görünmez bir biçimde işleyen başka bir bilgi derlemesi vardır: sözlü olarak ve uygulama odaklı dergiler aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılan klinik bilgi, karmaşık biçimde belirlenmiş çıkarımlar ve terapistlerin süpervizyon altındaki öznellikleri üzerinde oluşmuş tutarlı izlenimler. Her bir vakada, bu veriler, hastaya verilmiş olan resmî tanı etiketiyle bir ölçüde zorlama [uneasily] bir biçimde yan yana var olur. Buradaki amaçlarımdan biri, işte o görünmez ve ortaklaşa paylaşılan uygulama ve düşünme biçimlerini temsil etmektir.

    ÖZNELLİK / EMPATİ GELENEĞİ ÜZERİNE

    Ampirik bir bilim insanının bakış açısından, insan öznelliği [subjectivity] genellikle doğru gözlemin önünde bir engel olarak görülür. Ancak bir klinisyenin bakış açısından öznellik, başka hiçbir konuda sahip olunamayacak türden bir insan bilgisine erişim sağlar (fizikçilerin parçacıklarla “empati [empathy] kurduğu” pek sık görülmez). Günümüzün birçok çağdaş psikanalitik yazarı (örneğin, Kohut, 1977; Mitchell, 1993; Orange, Atwood ve Stolorow, 1997), psikanalizi esasen bir öznellik bilimi [science of subjectivity] olarak tanımlar; bu anlayışta analistin empatisi birincil araştırma aracıdır. Bu kitapta ele aldığım konuların büyük bir kısmı bu öznel/empatik yönelimi yansıtmaktadır. Bu bakış açısından klinik gözlemler önemli bir yere sahiptir -özellikle de bu gözlemler titizlikle toplanmış ve meslektaşların gözlemleriyle tekrar tekrar karşılaştırılmışsa.

    Birkaç yıl önce, psikanalitik ve bilişsel-davranışçı terapistlerin tanısal tercihleri arasındaki farkları araştıran bir doktora tezi kapsamında araştırma deneği olmayı kabul ettim. Bana video kaydıyla sunulacak belirli bir materyali “alışılagelmiş şekilde tanı koyarak” değerlendirmem istenmişti. Kayıtta, belirli problemleri anlatan bir hasta olduğu varsayılıyordu. Ben de bu videoyu izleyip ardından bir anket dolduracaktım. Videoyu izlediğimde duyduğum ilk ve kalıcı tepkim, semptomlarını anlatan kadının bir hasta olmadığı yönündeydi; kamerayla kurduğu ilişkide, yardım isteyen, acı çeken bir kişinin varlığında hissedilen o duygusal atmosferin tamamen yokluğu vardı. Bu nedenle, danışanların yaşantılarına empatik olarak nüfuz ederek ve kendi öznelliğimde uyananları disiplinli bir biçimde inceleyerek yaptığım alışıldık klinik değerlendirme biçimiyle onu “teşhis edemeyeceğimin” hemen farkına vardım. Anketin ilk sorusu “Danışana verdiğiniz ilk tepki neydi?” idi. Cevabım, “Gerçek bir hasta değil, bir oyuncuydu,” oldu. Takip eden sorular ise videodaki kadının gerçekten bir hasta olduğu varsayımına dayanıyordu ve bu nedenle yanıtlanmaları benim için imkânsızdı.

    Öğrenciyi içeri çağırdım ve yaşadığım sorunu ona açıkladım. Benden “alışılagelmiş şekilde” tanı koymam istenmişti, fakat benim alışıldık yöntemim, gerçekten yardım isteyen bir kişinin varlığını hissetmemi gerektiriyordu. Zorluk çıkarmaya çalışmadığımı, ancak tanı koyma tarzımı deneyin taleplerine uyduramadığımı söyledim. Araştırmacı, videodaki kadının gerçekten bir oyuncu olduğunu doğruladı, ancak yine de onu gerçek bir hasta olarak hayal etmemi istedi. Bunu yapamayacağımı söyledim: Benim için tanı koymak yalnızca tanımlanan semptomlara dayalı, bütünüyle entelektüel bir egzersiz değildir. Araştırmacı, sonunda benden umudu keserek beni çalışmasından çıkardıı; çünkü araştırmanın kendi koşulları içinde onunla iş birliği yapmam mümkün olmamıştı. Daha sonra yayımladığı bulgular, benim gibi başka bir insanı anlamaya yönelik daha bütüncül, öznel ve etkileşimsel bir duyarlılıkla yaklaşan terapistlerin değerlendirme uygulamalarını tamamen dışarıda bıraktı.

    Benzer dışlamalar psikanalitik verilerde sürekli olarak meydana gelir. Bilgiler “düzenli”, nesnel olarak tanımlanabilir, açıkça gözlemlenebilir davranış birimlerinden oluşmadığı için göz ardı edilir (bkz. Messer, 1994). Bu nedenle, bilişsel-davranışçı terapilere dair çok sayıda ampirik veriye sahip olmamız, ancak psikanalitik terapiler hakkında çok daha az veriye sahip olmamız şaşırtıcı değildir. Bu duruma bakarak, bilişsel-davranışçı tedavilerin etkili olduğu ve psikanalitik terapilerin etkili olmadığı sonucunu dürüstçe çıkarabilecek biri, ancak bilişsel açıdan yetersiz biri olabilir. Eksik verilerimiz var, fakat psikanalitik terapilerin etkili olmadığına dair veriler elimizde yok. George Strieker’ın (1996) belirttiği gibi, kanıt yokluğunu, yokluğun kanıtı ile karıştırmamalıyız. Sonuç olarak çıkarılabilecek şey, psikanalizin ampirik statüsünü ortaya koymak için gerekli olan, son derece pahalı, karmaşık ve yaratıcı araştırmalara yatırım yapılması gerektiğidir. Bu arada, psikanalitik çalışmanın etkililiğine zaten ikna olmuş olan bizler, en azından düşünme biçimimize dair bir açıklama borçluyuz.

    Geleneksel terapinin eleştirmenlerine haksızlık etmemek adına, psikanalitik varsayımların çoğu zaman hatalı olduğuna dair bol miktarda kanıt vardır (örneğin, Freud’un kadın cinselliğiyle ilgili bazı tuhaf fikirleri düşünülebilir); bu varsayımlar, artık en iyi ihtimalle demode, en kötü ihtimalle ise zararlı görünen, kendinden emin ve kültürel olarak sınırlı inançları yansıtmaktadır. Geleneksel bilginin [lore] sınırlılıkları nedeniyle, öznel yönelimli sözlü gelenek ile nesnel yönelimli sendrom temelli yaklaşım arasında muhtemelen her zaman sağlıklı bir gerilim olacaktır. Bu gerilimin bir başka kaynağı da uygulamanın çoğu zaman araştırmanın önünde gitmesidir; bunun basit bir nedeni, terapistlerin bir meslektaşlarından yeni bir tekniğin danışanlara yardımcı olabileceğini duyduklarında, tam ampirik geçerlilik sağlanmasını beklemeden bu yöntemi denemeleridir (burada göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme [eye movement desensitization and reprocessing] [Shapiro, 1989] ya da düşünce alanı terapisi [thought-field therapy] [Callahan & Callahan, 1996; Gallo, 1998] gibi yöntemler akla gelmektedir).

    Geleneksel, uzun süreli terapi üzerine nitelikli araştırmalar yapmak oldukça zordur ve terapist olma çağrısını hisseden çoğumuz, aynı zamanda tutkulu olmayan (tarafsız) bir bilim insanının mizacına da sahip değiliz (psikolojideki romantik geleneğe dair bkz. Schneider, 1998). Ancak bu, bilime kayıtsız olduğumuz anlamına gelmez. En azından Spitz’in (1945) zamanından beri, analitik uygulayıcılar uygulamalarında ve kuram geliştirmelerinde kontrollü araştırmalardan, özellikle gelişim psikolojisi alanındaki araştırmalardan derinlemesine etkilenmişlerdir. Bu kitabın bir diğer amacı da, deneyimli analitik uygulayıcıların olgu formülasyonu yaparken ilgili araştırma bulgularını nasıl uyguladıklarını göstermektir.

    YÜZYIL DÖNÜMÜNDE TERAPİST OLMAK VE PSİKOTERAPİ ÖĞRETMEK

    Zamanımızın bir ironisidir ki, psikoterapi artık özellikle orta sınıflarda neredeyse tamamen damgalanma etkisini yitirmişken ve etkililiğine dair saygın bir literatür birikmişken (Luborsky, Singer ve Luborsky, 1975; Smith, Glass ve Miller, 1980; Lambert, Shapiro ve Bergin, 1986; VandenBos, 1986, 1996; Lipsey ve Wilson, 1993; Lambert ve Bergin, 1994; Messer ve Warren, 1995; Roth ve Fonagy, 1995; Seligman, 1995, 1996; Howard, Moras, Brill, Martinovich ve Lutz, 1996; Strupp, 1996), bizler, uygulayıcıları yılgınlığa sürükleyen, danışanları yardım aramaktan caydıran, danışanların kalıcı bir değişim elde edecek kadar uzun süre tedavide kalma isteğini uyandırabilen klinisyenleri cezalandıran ve “terapi”yi, herhangi bir anda ansızın sona erdirilebilecek gizlilikten uzak bir ilişki biçimi olarak yeniden tanımlayan politik ve ekonomik baskılarla karşı karşıyayız (bkz. Barron & Sands, 1996).

    İyi bir terapist olmak doğası gereği zahmetlidir ve zaman alan bir süreçtir. Ancak son zamanlarda bu görev, klinisyen adaylarının, ustalaşmak için büyük fedakârlıklar yaptıkları bu zor sanatı icra edemeyeceklerine dair duydukları kaygılar nedeniyle daha da karmaşık hâle gelmiştir. Terapist yetiştiren bir eğitmen olarak, bu kaygıların son yıllarda giderek arttığına dair birçok kanıt gördüm. Örneğin, Rutgers Üniversitesi’nde verdiğim psikanalitik kuramlara giriş dersinde, genellikle öğrencilerden, klasik Freudcu tarzda kendi rüyalarından birini analiz etmelerini istediğim bir yazılı ödev veririm. Bazen ödevlerde bir tür “sınıf teması” ortaya çıkar; bu genellikle ayrılık (öğrenciler bu dersi genellikle yüksek lisansın ilk döneminde alırlar) ya da öz-değer (yüksek lisans döneminde sürdürülmesi zor olabilir) gibi temaları içerir. Yakın geçmişteki bir dönemde, analiz edilen rüyaların neredeyse yarısında, müdahaleci, keyfi, empatik olmayan bir otorite figürüne dair imgeler vardı -öfkeli polis memurları, kızgın okul müdürleri, otokratik rahibeler vb. Bu örüntüyü sınıfa aktardığımda ve ne anlama gelebileceğini sorduğumda, öğrenciler hemen, “yönetilen bakım dünyasında [sağlık sigortası odaklı sistemde] [managed care world]” klinik yargılarını aniden geçersiz kılabilecek bürokratik bir emre dair duydukları endişelerle bağlantı kurdular.

    Eğer bu kitabı on beş yıl önce yazıyor olsaydım, bugün sahip olduğu polemik tonu muhtemelen olmazdı. Şu anda, sağlık hizmetleri genelinde ve özellikle psikoterapi alanında acı verici bir kriz dönemindeyiz. Sağlık hizmeti sunum sisteminde esasen kurumsal bir hâkimiyet söz konusu ve diğer pek çok sağlık profesyoneli gibi, yardım mesleklerine şirket temelli ve ticari modellerin uygulanabilirliğine dair son derece şüpheliyim. İnsanların sorunları hakkında iyi eğitim almış kişilerle konuşmak istemeyecekleri bir zamanın geleceğini hayal etmek benim için zor olsa da, eğer yüzeysel, samimiyetsiz ve hayal kırıklığı yaratan müdahaleler psikoterapi olarak sunulursa, çok geçmeden hatırı sayılır sayıda insan ‘terapiyi denediğini’ ve onun işe yaramadığını düşünecektir. Bu kişiler büyük olasılıkla terapiyi bir daha denemeyi düşünmeyeceklerdir.

    Bu gerçeklikler, terapistlerin işlerini bilinçli ve etkili bir şekilde yapmalarını her zamankinden daha önemli hâle getirmektedir. Bir danışanın terapi süresi kısa vadeli bir ilişkiyle sınırlandırılmışsa, sağlam bir tanısal temelden hareket etmek daha az değil, daha çok önem taşır. Danışanın çözülmesini istediği sorun, ödeme yapan üçüncü tarafın dayattığı koşullar altında çözülemeyecekse, terapistin bu konuda dürüst olması gerekir. Ayrıca, danışanın özgül psikolojisini ve bu psikolojinin gerektirdiği terapötik ihtiyaçları ona aktarabilmesi gerekir -bu da, dinamik bir formülasyonu sade ve anlaşılır bir dille ifade etmeyi gerektirir (bkz. Welch, 1998). Bu türden iletişimlerin kendisi dahi, terapistin danışanın genel psikolojisini ne derece ustalıkla kavradığına bağlı olarak doğru ya da yanlış anlaşılabilir.