Okuyacağınız metin Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy‘nin [Psikanalitik Psikoterapi Uygulamasına Giriş] 2. bölümünün çevirisidir. Tüm bölümler için şuraya bakınız.
Kuram
Herhangi bir kuramın özgüllüklerini anlayabilmek için, onun geliştirilmiş olduğu dönemde etkili olan sosyokültürel güçlerle ilişkili olarak bir bağlama sahip olmak, başka bir deyişle yön bulmaya yardımcı olacak bazı referans noktalarına sahip olmak yararlıdır; ayrıca bu kuramların hangi soruları yanıtlamaya çalıştıklarını ya da hangi soruları incelemeye açtıklarını da dikkate almak gerekir. Kuramlara yaklaşırken, kuramın, onu ortaya koyan kuramcının arzularıyla iç içe olduğunu da akılda tutmak önemlidir; kuramcı, en azından kısmen, içine gömülü olduğu ve içinde geliştiği karmaşık sosyopolitik matris tarafından yoğrulmaktadır (Colombo, 2023: 259).
Bu nedenle, bazı temel psikanalitik kavramlar ile gelişime ilişkin modellerin genel bir görünümüne geçmeden önce, bu bölüme psikanalitik kuramın evrimine zemin hazırlayan çağdaş ve tarihsel bağlamların ele alınmasıyla başlıyorum.
Bağlam İçinde Psikanalitik Kuram
Psikanaliz, onunla doğrudan ilgilenmeyen kişiler tarafından çoğu zaman eleştirel bir tutumla karşılanır. Bunun bir nedeni, psikanalizin, üyelerinin insan doğasına ve psikoterapi sürecine ilişkin, ortalama psikanalitik olmayan klinisyenin erişemediği doğrulara sahip olduklarını düşündükleri, seçkinci bir kulüp olarak algılanmasıdır. Bu klişeleşmiş algıda bir miktar doğruluk payı vardır; ancak tüm klişelerde olduğu gibi, psikanalitik camianın farklı değer ve tutumlara sahip geniş bir insan yelpazesini içermesi nedeniyle bu algı tam olarak doğru değildir. Bununla birlikte, üyelerinin büyük ölçüde tartışmasız biçimde ayrıcalıklı olduğu da söylenmelidir: Görece az sayıdaki istisna dışında, psikanalitik camia çoğunlukla Beyaz ve uzun ve pahalı bir eğitimi üstlenebilecek ölçüde sosyo-ekonomik açıdan avantajlı kişilerden oluşmaktadır. Üyelik yapısındaki bu çeşitlilik eksikliği, kaçınılmaz olarak kuramın ve uygulamanın gelişimini etkilemektedir. Ön sözde de belirttiğim gibi, son dönemde ırk, cinsellik, toplumsal cinsiyet ve sosyal sınıf meseleleri daha acil bir nitelik kazanmış ve bu konular ele alınmaya başlanmıştır (Chamberlain, 2022; Davids, 2020; Hertzmann & Newbigin, 2023; Holmes, 2021; Lemma & Lynch, 2015; Moss, 2021; Numa, 2023; Ryan, 2017; Saketopoulou & Pellegrini, 2023).
Psikanalizin tarihsel olarak içe dönük doğası ve içsel dünyaya odaklanışı, sosyokültürel olguların bireysel anlamlar taşıdığı gerçeğinin ortaya koyduğu meydan okumayı artık dikkate almak zorundadır. Bu, söz konusu olgulara yapılan vurgunun ‘psikanalitik olmayan’ olarak itibarsızlaştırılmasına yol açmadan gerçekleştirilmelidir. Bireyler olarak bizi bu denli derinden biçimlendiren ve sözde ‘gerçek dünya’ya ait bu deneyim boyutlarına yaklaşmak sarsıcı olabilir; zira her birimiz ‘ötekilik’ üzerine neyi yansıtmış olduğumuzla yüzleşmek durumunda kalırız. Holmes’un örneğin ırk konusunda belirttiği gibi:
Irk, terapi odasında [consulting room] bir fantezi olarak ele alınabilir; ancak aynı zamanda, beyazların kendilerini buna yetkili hissederek Siyahları acımasızca öldürdüğü, korkunç bir tarihsel ve güncel toplumsal gerçekliktir. Siyah bir analistin ve Beyaz bir hastanın bu olgularla ve onların fantezisel temsilleriyle birlikte oturabilmesi oldukça büyük bir meydan okumadır; çünkü ülkemizde ırka ilişkin gerçeklikler hâlâ son derece ham ve şiddet yüklüdür ve psikanaliz alanımız bu meseleleri ciddiyetle ele almaya ancak yakın zamanda başlamıştır.
(2021: 374)
Davids şunu ekler:
Beyaz çoğunluklu bir dünyada Siyah olmak, kümülatif etkisi derinden travmatize edici olabilen güçlü ırkçı yansıtımları [racist projection] üzerine çeker; bu sorun, ana akım psikanalizde hak ettiği ilgiyi görmemiştir.
(2020: 1039)
Holmes, bizi şu noktayı daha da düşünmeye davet eder:
Irksal olguları analiz etmek gereklidir; tıpkı Ödipal çatışmayı ve alışıldık diğer odaklarımızı analiz etmek kadar gereklidir; bunların yerine değil, onlarla birlikte.
(2021: 376)
Bunu yaparken Holmes, bu sürecin ne denli acı verici olduğunu göz önünde bulundurmamız ve ırkı kuramda ve uygulamada ele alırken, bakış açımızı Beyaz ırksal kimlikle ilişkisi içinde Beyazlığı inceleyecek şekilde genişletmek yerine, savunmacı bir biçimde ‘Siyah psişe’ye daraltılmış bir odakla çabalarımızı sınırlandırmanın fazlasıyla kolay olduğunu hatırlamamız gerektiği konusunda bizi uyarır.
Hangi kimlik bizi hem kendimize hem de başkalarına anlaşılır kılıyorsa, büyük olasılıkla kuramlarımızda neye odaklanmayı seçtiğimizde ve ardından uygulamada neye önem atfettiğimizde bir rol oynar. Aynı zamanda, hastalarımızın, araştırmayı ihmal ettiğimiz ya da onu patolojikleştirerek denetim altına aldığımız, deneyim boyutlarını da süzer.
Irka ek olarak, toplumsal sınıf ve (küresel ölçekte gözlemlediğimiz) kaygı verici toplumsal eşitsizlikler, bazı dikkat çekici istisnalar dışında, psikanalitik kuramsallaştırmada1 görece ihmal edilmiştir; bu istisnalardan biri olan Ryan’ın (2017) çalışması, şu görüşü savunur:
Sınıf, geçmişin şimdi içinde işleyişinin başat bir örneğidir ve bu nedenle, toplumsal koşullardaki büyük değişimlere rağmen, psişe içinde nasıl kurulduğu ve nasıl süreklilik kazandığı bakımından büyük bir psikanalitik ilgi konusu olabilir.
(2017: 6)
Psikanalitik formülasyonlarımız ve yorumlarımız aracılığıyla normatif şiddet uygulama riskini en aza indirmek için önyargıları ve peşin hükümleri sorgulamak esastır. Kuramcılar bu sorumluluğu taşır. Psikanalizin tarihsel olarak acı verici biçimde eşcinselliği patolojikleştirmesi ve bunun kuram içinde yerleşik hâle gelmesi bu duruma örnek teşkil eder. Günümüzde ayrıca trans kimliklere ilişkin karmaşık sorularla da meşgul olmaktayız. Bu durum, cinsel ve toplumsal cinsiyet gelişimine dair klasik psikanalitik kuramlar için yeni bir meydan okuma oluşturmaktadır ve çağdaş psikanalitik düşünürlerin bu sorulara nasıl yaklaştıklarına dair giderek büyüyen bir literatür bulunmaktadır (örn. D’Angelo, 2020; Gherovici, 2017; Lemma, 2023d; Saketopoulou, 2014, 2023). Cinsiyet ve cinselliğe ilişkin klasik psikanalitik kuramlar çoğu zaman aşırı indirgemeci olup erkek egemen ve heteronormatif önyargılarla doludur; erken dönem bazı psikanalitik kuramcıları tanıtacağım ilerleyen sayfalarda bu durum açıkça görülecektir. En iyi hâlinde, cinsellik ve cinsiyet üzerine düşünmek, psikanalitik kuramın psişe ile kültürün nasıl etkileştiğini ve cinsiyet kimliğimizin, içinde bulunduğu dönemin kolektif kültürel buyruklarını olduğu kadar gelişimsel tarihimizin son derece kendine özgü bilinçdışı izini de kaçınılmaz biçimde nasıl dışavurduğunu dikkate almasını gerektirir. Cinsel ve cinsiyet kimliklerimiz, özdeşimler, bedensel deneyimler ve ailesel ile toplumsal yasaklar gibi etkileşim hâlindeki değişkenlerin ürünüdür. Cinsiyeti ve cinselliği anlayabilmek için, bu alanda psikanalitik düşünceye şimdiye dek hâkim olmuş ikili, dikotomik kategorilerin ötesine geçmemiz gerekir (Glocer Fiorini, 2019; Lemma, 2023c). Erkekliğe ve kadınlığa ilişkin özcü ve ikili görüşlerden uzaklaşma gereğiyle etkin biçimde meşgul olan ve cinsiyetin daha akışkan bir kavranışının önünü açan pek çok yazar bulunmakla birlikte, bu yönelim, cinsel ya da toplumsal cinsiyet kimliğini şekillendiren bedenlenme [embodiment] deneyiminin bireye özgü niteliğine odaklanmayı -ki bu da en az o kadar önemli bir odaktır- gölgede bırakmıştır.
Bedenlenmeye yönelik güncel odaklanma, Freud’un psikoseksüelliğe yaptığı özgün vurguyu yeniden görünür kılmıştır. Son yirmi yıl içinde, psikanalizin “deseksüalizasyon”u olarak adlandırılan bir sürece tanıklık ettik. Bağlanma kuramının cinselliği sevgi ve ilişkisellik ifadesi olarak ele alan vurgusu ile nesne ilişkileri kuramının cinselliği ilkel anksiyetelere karşı bir savunma olarak konumlandıran yaklaşımı, öznelliğin erotik boyutunu gölgede bırakmıştır. Psikoseksüelliğin kurucu önemini yeniden sahiplenebilmek için, cinselliği yalnızca ya da öncelikle nesne-ilişkiselliğinin bir ifadesine indirgemeden düşünmemiz ve bunun yerine cinselliğin hem ilişkisel hem de içorgansal [visceral] boyutlarını akılda tutmamız gerekir.
Devam: Location 1595
Bir yanıt yazın